images

IŞIĞIN BİRİNCİ FORMU

Aydınlanmış Madde

Madde, varlığı duyular yoluyla algılanmaya bağlı olan her şeyi kapsar. Her durumda uzunluk, genişlik ve derinlik gibi özelliklere sahiptir. Bu nitelikler, maddenin doğası hakkında bir karışıklık oluşmaması için dikkatle göz önünde bulundurulmalıdır. Görünmeyen zihin ve ruh, algılanabilir bir biçimde ortaya çıkmak için maddeye bağlıdır. Zihin ve ruh tarafından aydınlatılmış madde, kendi özüne işaret edebilir.

Biz duyular âleminde yaşarız; varlığımız bu duyularla ilişkilidir. Maddi benliğimiz bu âlemdendir. Duyular âlemi, Allah’ın mânevî krallığı olan Melekût âleminin—yani görünmeyenlerin, ruhsal varlıkların ve soyut gerçekliklerin—karşıtıdır. İçsel hikmetin anahtarı, maddî dünya ile ruhsal dünya arasındaki farkı anlayıp ayırt edebilme bilgisi ve yetisindedir.

Maddî şeyleri birleştiren ve aralarında ortaklık kuran şey, onların madde olmalarıdır. Ancak, iki şeyin bir ortak özelliğe sahip olması, onların diğer tüm yönlerden de aynı olduğu anlamına gelmez. Maddî varlıklar söz konusu olduğunda, onları birbirinden ayıran nitelikler görsel formlarında ortaya çıkar. Yoksa, mutlak Gerçek’in bir parçası olan bir şey, Gerçek’in dışında bir şey olamaz.

Örneğin, “dört” sayısı çift bir sayıdır ve bu özelliği onu diğer tüm çift sayılarla ilişkilendirir. Aynı şekilde maddî beden, insanı tanımlar ve onu diğer insanlarla ilişkilendirir. Bu özellikler, maddî şeylerin varlığı için zorunlu görünen niteliklerdir. Bu ortak özellikler, zorunlu (wājib), mümkün (mumkin) ya da imkânsız (mumtani‘) olabilir. Örneğin, bir insanın maddî bir bedene sahip olması zorunludur; bir insanın ayakta durması veya oturması mümkündür; bir insanın at olması ise imkânsızdır.

Vâcib, mümkin ve mumtani‘, içsel anlam ilmine ait terimlerdir.

  • Vâcib (wājib), varlığı zorunlu olanı ifade eder.
  • Mümkin (mumkin), varlığı da yokluğu da eşit ölçüde mümkün olanı belirtir.
  • Mumtani‘ (mumtani‘) ise varlığı imkânsız, yokluğu zorunlu olanı tanımlar.

Tamamen bölünemez bir şeyin belirli bir mekânda var olabileceğini varsaymak doğru değildir. Teorik ya da fiilî olarak bölünemeyen en küçük madde, yani atom, belirli bir yere atfedilemez. Böyle bölünemez bir birim—daha büyük, bölünebilir bir formun parçası olsa dahi—bir mekâna yerleştirildiğinde, kendisine karşıt başka bir birime zıt konumda bulunmak zorunda kalır. Bu da her iki birimi ve onların dayandığı varsayımları geçersiz kılar.

Bölünemez atom, maddî şeylerin özüdür ve bir yere izafe edilemez. “Ruh”, “yüce akıl” ve o atomun özüne dair diğer tüm isimler ve nitelikler, bir beden, form ya da şekle bağlanamaz. Ancak onların varlığı, maddî varlıklar aracılığıyla tezahür edebilir.

 

IŞIĞIN İKİNCİ FORMU

Üç Bölümden Oluşur

BİRİNCİ BÖLÜM

İnsan, hiçbir zaman kendi özünü unutamaz. Bu öz, tüm hayal ve vehimlerden arınmış olup mükemmel akıldır. Ancak insandaki hayvansal yön, özünü tahayyül eder. Bu nedenle, hayvanın özü maddîdir; ruhsal değildir. Eğer insanın özü birleşik (terkibî) ve çok parçalı olsaydı, bazen unutulabilir, bazen de hatırlanabilirdi. Oysa ki insan özünü hiçbir zaman unutmaz.

İnsan bedenini unutur; bedeninin tüm parçalarının farkında olduğu zamanlar olduğu gibi, farkında olmadığı zamanlar da olur. Ama bilinçaltında, özüne dair sürekli bir farkındalık mevcuttur. Bu da gösterir ki, insanın özü maddî bedene ait değildir. “Ben” dediğinizde kastettiğiniz kimlik, maddî bedenin herhangi bir parçasından ya da tümünden çok daha yüksek ve farklıdır.

İKİNCİ BÖLÜM

(Sürekli değişen madde ve daima sabit kalan öz üzerine kurulu iki önermeye dayanır)

İnsan bedeni sürekli olarak akar, çözülür ve yok olur. Eğer yediğiniz gıdalar sindirilmemiş ve bedeni terk etmemiş olsaydı—ve bu maddeler sürekli olarak bedene eklenmiş olsaydı—vücudunuz devasa bir hâl alırdı. Gerçekte bedeniniz sürekli bir çözülme ve yeniden doğum hâlindedir. Eğer bu çözülme olmasaydı, bedeniniz dev bir yaratığa dönüşürdü.

Değişmeyen, sürekli yaşayan, bölünmez olan şey; değişen, bölünen ve çözülen şeye tamamen zıttır. “Ben” derken kastettiğiniz öz, tek, bölünmez ve ebedîdir. Dolayısıyla bu öz, maddî olamaz ve maddî bir varlığın parçası da olamaz.

Özünüz sizde sürekli bir şekilde tezahür ettiği sürece, siz hep sizsinizdir. Ancak bedeniniz böyle değildir: Sürekli değişir, çözülür ve ölür; fakat siz bunu fark etmezsiniz. O hâlde, nasıl olur da siz beden olabilirsiniz? Siz çok daha fazlasısınız. Kur’an’da Allah şöyle buyurur:

“Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır.”
(el-Burûc, 20)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

(Üç önermeye dayanır)

  1. İnsan, zaten bilmediği bir şeyi bilemez.
  2. Akıl, ölçüye bağlı değildir: Örneğin hayvanlar âlemi üzerine düşünürken, filin büyüklüğü ile sineğin küçüklüğü arasında rasyonel bir fark yoktur.
  3. Soyut (maddî olmayan) olan şey, ölçüyle anlaşılamaz.

Bir şeyin zihninizde bir formunu inşa edemiyorsanız, onu bilemezsiniz; çünkü bir şeyi idrak etmek, zihninizde onunla ilgili bir örneğe sahip olmayı gerektirir. Bir formu anlamanın başka bir yolu da, onun başka formlarla paylaştığı ortak nitelikleri kıyaslamaktır. Örneğin birçok hayvana ait bazı ortak nitelikleri düşünerek, fil ile sineği eşit kabul edebilirsiniz.

Bu tür soyutlama sürecinde, bu iki hayvanın büyüklükleri kıyaslanmaz. Hayvanlar açısından geçerli olan bu durum, insanın özü açısından daha da önemlidir. Çünkü insan özü, hiçbir şeye kıyaslanamaz. Ölçülebilir olmayan bir şey, ölçülebilir olan maddede var olamaz.

İnsanın özü, yani aklî ruhu, maddî değildir ve maddeyle ilişkili değildir. Zaman ve mekândan bağımsızdır; dolayısıyla duyularla algılanamaz. O, Allah’ın el-Ahad (Biricik) ve es-Samed (Her şeyin Kendisine muhtaç olduğu, ama Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan) isimlerinden yayılan bir ışıktır.

İnsanın ruhu, yani kozmosun Aklı, bölünemez bir ışıktır; insan tahayyülünün çözümleyemeyeceği kutsal bir ışıktır ve doğrudan Allah’tan gelir.

Bir duvarın görüp görmediğini bilemezsiniz çünkü görmek ve görmemek, yalnızca göze sahip olan varlıklara verilen özelliklerdir. İnsanın aklî ruhu, ne maddedir ne de maddeye bağlıdır. Ne bu dünyaya aittir ne de tamamen dışındadır. Bağımlı olmak ya da olmamak, ancak maddî varlıklar için geçerli kavramlardır.

İnsanın aklî ruhu, kendi varlığına ait birtakım idrak güçlerine sahiptir. Bu idrak güçlerinin bazıları açık, bazıları ise gizlidir.

Açık olan güçler, beş duyudur:

  • Dokunma
  • Tat alma
  • Koku alma
  • İşitme
  • Görme

Gizli olan güçler ise daha derindir. Bunlardan biri, kolektif bilinç gibi işlev gören, duyuların verilerini bir havuzda toplayan esrarlı bir güçtür. Bu, aslında hayal gücünden değil, bizzat bu merkezi bilinçten doğan rüya deneyimini yaşayan güçtür.

Başka bir gizli güç ise hayal gücüdür. Bu güç, duyularla elde edilen deneyimlerin korunmasını sağlar. Gördüklerini, duyduklarını, tattıklarını ve hissettiklerini yeniden çağırabilmene olanak tanır.

Bir diğer gizli güç ise akıl potansiyelidir, yani düşünme yetisidir.

  • Bütünü parçalara ayırma,
  • Parçaları birleştirerek bir bütün oluşturma,
  • Tikelden tümel bilgiye ulaşma,
  • Olumlu sonuçlara varma

gibi işlemler bu güç sayesinde gerçekleşir.

Bir başka gizli güç ise vehim (zan, kuruntu) gücüdür. Bu güç, zihnin onayladığı hükümleri geçersiz sayan aldatıcı ve sapkın bir kuvvettir. İnsanları doğruluktan saptıran, yalan, cimrilik, adaletsizlik, korkaklık ve bencillik gibi eğilimlere sürükleyen budur.

Akıl, menşeinin sadece bu duyusal dünyadan olmadığını; ruhlar âlemine ve özün bulunduğu yüksek âleme ait olduğunu bilir. Akıl, manevî yükseliş ve ruhsal coşkunlukla bedenin etkisinden sıyrılır ve ruhlar âlemine dönmek ister.

Ancak vehim gücü, kendisini akılla aynı maddeden yapılmış ve aynı seviyede sanır; bu nedenle akılla tartışmaya girişir. Örneğin:

  • Akıl: “Aklın ötesinde ne hiçbir şey vardır ne de bir mutlak boşluk.” der.
  • Vehim: “Hayır, aklın ötesinde ya sonsuz bir boşluk ya da her şey vardır.” diye itiraz eder.

Geceleyin bir cesetle yalnız kaldığında, akıl seni temin eder, vehim ise içine korku salar. Bu tür yanılsamalar, özellikle duyularla net bir şekilde algılanamayan durumlarda ortaya çıkar. Hatta bu güç, algılanamayan şeyleri tamamen inkâr eder. Oysa akıl ve ruh, bir şeyi doğrudan algılamıyor gibi görünse de bu, yalnızca maddenin çok kaba olması sebebiyledir. Vehim gücü ise, maddî olmayan şeylere karşı doğuştan kördür.

Madde, yalnızca suyun yüzeyini bilir; derinliğini bilemez.

Bir başka gizli gözlem gücü de hafızadır. Bu güç, yaşanan tüm olayları saklar ve hatırlama işlevini görür.

Tüm bu gizli güçler birer enerjidir ve her biri beyinde belirli bir bölgeye aittir. Eğer bu bölgelerden biri hasar görürse, ilgili güç de bozulur; ancak diğer güçler kendi bölgelerinde sağlam kalır. Bu gözlem, her bir gücün ayrı ve belirli bir merkezle ilişkili olduğunu ispatlamıştır.

İnsanda (ve hayvanda) hayvanî ruha ait, çift çatallı ilksel bir dürtü bulunur. Bu dürtünün iki yönü vardır:

  1. Cinsî güç – hoş olana yönelmek ve onu kendine çekmek ister.
  2. Öfke/gazap gücü – hoş olmayanı iter, uzaklaştırmak ister.

Ayrıca hayvanda bir mücadele/çaba (self-preservation) enerjisi de vardır. Gerek hayvanda, gerekse insanın aşağı benliğinde (nefs-i emmâre), bu enerjileri içeren şey, hayvanî ruhtur.

Hayvanî ruh, safra (öd), şehvet, kan ve balgamdan oluşan buharlı (gazsal) bir maddeden meydana gelmiştir. Bu ruh, kalbin sol boşluğunda üretilir ve insan ruhundan gelen nurdan (ışık) bir miktar enerji alır.

Hayvanî ruh, bedenle ve nefs (ego) ile birlikte maddî bir varlıktır; yaratılmışlar âlemine aittir.
İnsan ruhu ise İlâhî âleme aittir ve doğrudan Allah’ın emri altındadır.

Hayvanî ruh, insan ruhundan aldığı o nur sayesinde zihinde görünür hâle gelebilir. Aksi hâlde, bu bilinçsel faaliyetleri gerçekleştirmesi mümkün olmaz.

Kur’an’da şöyle buyrulur:

“Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir.”
(el-İsrâ, 85)

İnsanda en yüceden en aşağıya doğru çeşitli merkezler (makamlar) bulunur:

  1. İlâhî Merkez
  2. Akıl Merkezi
  3. Ego (nefs) Merkezi
  4. Enerji Merkezi
  5. Madde Merkezi

Hayvanî ruhun gazsal/buharımsı bir doğaya sahip olduğu, bedenin ince yollarından geçmek zorunda olduğundan anlaşılır. Gerçekten de bu yollar tıkanırsa, bedenin o bölgesi işlevini yitirir, hatta ölür. Bu, hayvanî ruhun ince ve geçirgen bir yapıda olduğunu gösterir.

Hayvanî ruh, insan ruhu için bir taşıyıcı hayvan (binit) gibidir. Akıl yetisiyle eğitildiğinde, daha yüce ve incelikli bir hâle gelir. Ancak akıldan gelen eğitimi reddedip bağımsızlık kazandığında kendi başına bir benlik kurar.

Bu hayvanî ruh, Kutsal Ruh ile zıttır. (Kutsal Ruh’un tanımı, ileride peygamberlerin ruhlarıyla ilgili bölümde açıklanacaktır.)

İnsan ruhu, Allah’ın kutsal nurlarından biridir.

  • Boyutsuzdur,
  • Mekânsızdır,
  • Allah’tan doğar ve
  • Yine Allah’a döner.

Bu ruh, şu kutsî hadisle ifade edilen sırrın çözülmesidir:

“Gizli bir hazineydim; bilinmeyi sevdim, bu yüzden mahlûkatı yarattım.”

Bazı kimseler, insan ruhunun maddî olmadığını fark ettiklerinde, bu ruhun Allah’ın kendisi olduğunu zannetmiş ve böylece küfre (ilâhlık iddiasına) düşmüşlerdir. Hâlbuki Allah Bir’dir, Eşsiz’dir.

Eğer Zeyd’in ve Amr’ın ruhları aynı ruh olsaydı, Zeyd’in bildiğini Amr da bilirdi. Birinin bir şeyi öğrenmesi, diğerinin de aynı anda öğrenmesi anlamına gelirdi. Oysa böyle değildir. Ayrıca maddî bedenin Allah’ı kuşatması veya etkilemesi düşünülemez.

Bazıları da insan ruhunun Allah’ın bir parçası olduğunu sanmıştır. Ama Allah maddî değildir ki, bölünebilsin. Dahası, Allah’ı kim parçalara ayırabilir? Böyle bir şey mümkün değildir.

Yine bazıları, insan ruhunun tıpkı Allah gibi kadîm ve ezelî olduğunu ve bağımsız bulunduğunu söylemiştir. Ama eğer gerçekten öyle olsaydı, o zaman:

  • Kimdir onu yüce âlemden ayıran?
  • Kimdir onu bu dünyaya getiren?
  • Kimdir onu ölümden sonra başka bir âleme götüren?
  • Hangi güç, yeni doğmuş bir bebeğin zayıf varlığıyla onu bu dünyaya çekmektedir?

Ruhlar, yüce âlemde birbirinden farklı mıdır?
— Evet, ama bu fark mekânla ilgili değildir; çünkü onlar mekânsızdır.
— Onlar henüz bedenle birleşmeden önce eylemleri veya kazanılmış sıfatları da yoktur.
O hâlde nasıl farklılaşırlar?

Gerçekte bir tek ruhun tüm bedenlere dağılması mümkün değildir. Çünkü maddî olmayan bir şey, bölünüp parçalanamaz.

Ruh, yalnızca kendisini almaya hazır olan bedenlere in’ikas eder, o bedene “doğrudan verilmiş” olur. Aynı kibrit alevinin başka bir nesneyi tutuşturması gibi. Bu, ruhu verene hiçbir şey kaybettirmez.

Bu ruhu yaratan, her şeyin yaratıcısı olan,

el-Rahmân (Rahmeti Sonsuz),

el-Kadîr (Her Şeye Gücü Yeten) ve

el-Kuddûs (Mutlak Temiz ve Kutsal) olan Allah’tır.

IŞIĞIN ÜÇÜNCÜ FORMU

Düşünmeye Değer Bazı Sorular

Zihnin, varoluş kavramı karşısında üç düzlemi vardır:

  1. Vâcib (zorunlu varlık),
  2. Mümkin (mümkün varlık),
  3. Mümtani‘ (imkânsız varlık).

Vâcib, varlığı zorunlu olandır.

Mümkin, varlığı da yokluğu da eşit derecede mümkün olandır.

Mümtani‘, varlığı imkânsız olandır.

Bir “mümkin” (mümkün varlık), başka bir “mümkin”e eklendiğinde, bu bileşim bazen ya vâcib (zorunlu varlık) hâline gelir ya da mümtani‘ (imkânsız varlık) olur.

Sebep, bir şeyin varlığını zorunlu hâle getiren şeydir.
“Mümkin” olan bir şey kendi başına var olamaz.
Çünkü kendi varlığı, var olması için yeterli olsaydı, zaten vâcib (zorunlu) olurdu.
Dolayısıyla, mümkün olanın var olabilmesi için bir sebebe ihtiyaç vardır.

Bir neden (sebep) tam anlamıyla gerçekleştiğinde, onun etkisi (müsebbep) de ortaya çıkar. Bir şeyin var olması, irade, zaman, mekân, bağlam, potansiyel gibi şeylere bağlıysa, bu unsurlar onun var olması için neden konumundadır. Eğer neden tam olarak mevcut değilse, etkisi de tam gerçekleşemez.

Ancak, bir şeyin varlığı için gerekli olan tüm sebepler mevcutsa ve onun varlığına aykırı olan sebepler de ortadan kaldırılmışsa, artık o şeyin varlığı vâcib (zorunlu) hâline gelir.

Bir neden apaçık olduğunda ve mümkün olan bazı varsayımlar da olumluysa, etki de açıklık kazanır.

Varlığın başlangıcına dair tefekkürde, ilk nedenin oluşturduğu açık gerçeklik, bazen ondan doğan etkiye benzemeyebilir. Yani, bir sebebin açık ve belirgin olmasına rağmen, onun sonucu başka bir biçimde tezahür edebilir.

Bu düşünceyi kabul edenler, Allah’ın Zâtını şu kudsî hadisle açıklarlar:

“Allah vardı; O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu.” (kāna Allāhu wa lam yakun ma‘ahu shay’)

Yani:

  • Allah, yaratılmışların nedenidir,
  • Ama O, var olmak için hiçbir şeye muhtaç değildir.

Bu nedenle, Allah hem yaratılmışlardan farklıdır, hem de onlardan ayrılmaz bir hakikattir.

IŞIĞIN DÖRDÜNCÜ FORMU

Beş Bölümde Ele Alınır

Birinci Bölüm

a-İki şey aynı anda zorunlu varlık (vâcib) olamaz.
Eğer iki şeyin varlığı aynı anda ve birlikte zorunluysa, bu onların varlıklarının birbirine bağlı olduğunu gösterir.
O hâlde, birini diğerinden ayıracak bir farklılık (ayrım noktası) olmalıdır.

Ama eğer bu ayrımı meydana getiren şeylerden biri (veya her ikisi) kendi başına zorunlu değilse, o zaman bu iki varlık da vâcib değil, sadece mümkin (mümkün varlık) olur.

b-Hiçbir farkı olmayan iki şey tasavvur edilemez.
Çünkü aralarında fark yoksa, o zaman zaten aynı şeydirler. Maddî varlıklar çoktur ve birçok farklı yönleri vardır. Ama “zorunlu varlık” (vâcib), yalnızca bir tanedir. Diğer her şeyin varlığı, ancak var olmayı seçen bir iradeyle mümkün hâle gelir.

İşte bu seçici kudret, varlığı kendi zâtından gelen, başka hiçbir şeye bağlı olmayan, tek zorunlu varlık olan Yaratıcı’dır.

Zorunlu varlık (Allah), bileşik (terkibî) olamaz.
Eğer parçaları varmış gibi düşünülse bile, bu parçalar sadece soyut bir çözümlemenin ürünüdür ve gerçek anlamda zorunlu varlık olamazlar.

Çünkü mutlak zorunlu varlık ancak bir tane olabilir ve o da bütün var olanların dayanağıdır.

Allah’ın sıfatları (güzel isimleri) kendi başlarına ayrı birer varlık değil, O’nun zâtıyla özdeştir. Bu nedenle, O’nun isim ve sıfatları, O’ndan bağımsız bir varlık kazanmazlar.
Eğer bu sıfatlar başlı başına zorunlu varlıklar olsaydı, o zaman bunların da başka bir sebebe ihtiyaç duyması gerekirdi—oysa Allah, hiçbir şeye muhtaç olmayandır.

Kendi kendine var olan bir şey, başka bir şeyin etkisine veya belirlenimine açık değildir—kendi zâtının bile.

Eğer bedenimizin (veya onun bir kısmının) üzerinde bilinçli bir kontrolümüz olsaydı, onun yaptığı eylemler dışında başka neler yapabileceğini de bilebilirdik.

Ama Allah, her durumda ve her hâlükârda hep aynı kalandır. O, her zaman bilinçlidir, Tek’tir, Çoklukla lekelenmemiştir, ve her türlü eksiklikten münezzehtir.

İnsan, bir küçük âlem (mikrokozmos), âlem ise bir büyük insandır (makrokozmos).
İkisi de aynı kaynaktan, yani ilk akıldan (el-ʿAqlü’l-Evvel) var olur.
Bu akıl da Allah’ın ilk yarattığıdır ve tüm yaratılmışların ruhu gibidir.

İki varlık arasında üstün olan, varlığı başka bir şey için değil, yalnızca kendisi için olandır.

Nitekim, bir hadiste şöyle buyrulur:

“Allah evreni insan için, insanı da Kendisi için yarattı.”

Kendi içinde mükemmelliğe ulaşmamış biri, başkasına mükemmellik kazandıramaz.
Her türlü bileşiklik (çokluk) taşıyan varlık, Zorunlu Varlık karşısında ancak mümkün varlık olabilir.

Allah Teâlâ, eşsizdir, benzeri yoktur. Herhangi bir mekâna veya boyuta ilişkin değildir.
Kendine yeterlidir, Kusursuzdur, ve nurludur.

O, bir yansıma (tezahür) değildir ki, başka bir şeyin onda yansıması söz konusu olsun.
O, başka zâtlarla karşılaştırılabilecek bir zât da değildir.

Diğer her şey, O’na benzemeyerek, O’nun zorunlu varlık olduğunu kanıtlar.
Çünkü her şey O’na bağlı olarak var olur.

Maddî oluş, her varlık türünün nedeni değildir.
Varlıkların sahip olduğu özellikler, şekiller, ölçüler, tezahür biçimleri, hareketleri ve eylemleri—bütün bu çeşitlilikler—ancak madde dışı bir kudretin varlığını ispat eder.

Eğer bütün bu özellikler sadece maddeye dayanıyor olsaydı, o zaman bu kadar farklılıklar ve zıtlıklar asla ortaya çıkmazdı.

İkinci Bölüm

a-Işığın Formunun Belirlenmesi

Maddî varlıkların ortak noktası, maddî oluşlarıdır. Ancak, her bir maddî varlıkta ortaya çıkan ışığın tezahürü, diğerlerinden farklıdır.

Bu ışık, maddeye ait değildir. Aksine, dışarıdan alınmış ve maddeye yansımış bir ışıktır.

Madde üzerinde görülen bu ışık, ışığın mümkün olan tek biçimidir.
Çünkü bu ışık, maddeye ait olmadığı gibi, kendi kendisine de ait değildir. Onun varlığı başka bir kaynağa bağımlıdır. Eğer kendi başına var olabilseydi, “gerçek ışık” olurdu.

İnsanın ruhu, kendi içinde aşikârdır, çünkü o özgün bir ışıktır.
Ama daha önce belirttiğimiz gibi, bu ruhun bedene inişi söz konusudur.
Ve ruh, bedenden daha üstün bir kuvvet tarafından yönlendirilir.
Ayrıca maddî bedenler de ruhun varlığının nedeni değildir.

Bir maddî varlık, başka bir maddî varlığın var olmasına neden olamaz.
Çünkü bir şey, kendisinden daha üstün bir varlığın nedeni olamaz.

Öyleyse, tek bir ışık kaynağı, maddî şeylere aydınlanma verebilir
ve onların varlığını daha yüksek bir düzleme taşıyabilir.

Bu ışık, el-Hayy (Diri olan) ve el-Kayyûm (Kendi kendine var olan) olan Allah’tır.
O, Zorunlu Varlıktır, İlk Nedendir, Gerçek Işık’tır.

Benlik, yani sınırlı “ben” duygusu, bu Kutsal ve Zorunlu Varlık’ın varlığını tanır ve ona şahitlik eder.

O, nurların Nurudur. Kendisini kendisiyle görür. Görünene ve görünene bağlı değildir.
Maddeden ve duyular âleminden tamamen bağımsızdır.

Ancak biz insanlar, bu ışığı çoğu zaman göremeyiz. Çünkü onun ışığı o kadar yoğundur ki, görüşümüzü perdeleyerek bize görünmez hâle gelir.

Üçüncü Bölüm

a-Tekliğin Işığında Çoğulluk ve Sebepler

Varoluşun mutlak zorunlusu olan Allah, kendisinden başka herhangi bir şeyin zorunlu olması mümkün değildir.
O, tek ve biriciktir; çoğuluktan uzaktır.

Fakat var olan her şeyin nedeni odur. Ve onun varlığı için bir sebep veya önkoşul yoktur.

Eğer bir varlık, başka bir varlığa sebep oluyorsa, kendisi de bu sebebin etkisiyle ortaya çıkmıştır demektir.

Dolayısıyla, varoluşun sebebi olan Yaratıcı, kendisi sebebe muhtaç olmayan, tek zorunlu varlıktır.

Bu sebeple, farklı varlıkların ortaya çıkmasının nedeni, tek zorunlu varlığın farklı tezahürleri ya da nurlarının yansımalarıdır.

Bu tezahürler, birçok farklı varlık biçimini oluşturur ama bunların tümü, tek varlığın çeşitli yüzleridir.

Teklik, çokluğun temelidir; çokluk, ancak teklik sayesinde var olabilir.

Bir varlık, tek ise kendisinden başka varlıklar da olamaz. Ama varlık çoksa, temelinde bir teklik bulunması zorunludur.

Bu yüzden, Allah’ın birliği, evrendeki çoklukların var olmasının en temel sebebidir.

Dördüncü Bölüm

a-Işığın Dördüncü Formu’nun Dördüncü Bölümü

(Bu bölümde, birliği ve çokluğu birbirinden ayıran ve her birinin farklı gerekliliklerini ortaya koyan daha derin bir analiz yer alır. Suhrawardî, varlıkların neden tek ve aynı zamanda çok olabileceği sorusuna cevap arar.)

Teklik, zorunlu varlığın temel niteliğidir.
Çünkü zorunlu varlık, herhangi bir karşıt ve benzeri olmayan, mükemmel bir birliktir.

Çokluk ise, zorunlu varlığın farklı tezahürlerinden doğar;
her çokluk aslında bir tekliğin farklı yüzleridir.

Ancak, çokluğun ortaya çıkması için zorunlu varlığın kendisinden bağımsız yeni varlıklar yaratması gerekmez.

Çünkü zorunlu varlık, kendisi dışındaki varlıkları yaratırken, onları kendi zâtından ayrı, bağımsız varlıklar olarak değil, kendi nurlarının farklı seviyeleri ve dereceleri olarak var eder.

Böylece, varlık alanında çokluk var olsa da, ontolojik olarak birlik bozulmaz.

Bu durum, ışığın camdan geçerken farklı açılarda yansıması ve kırılması gibi düşünülebilir;
Işık bir ve birdir, ancak kırıldığı ve yansıdığı her yüzeyde farklı bir görüntü oluşturur.

Bu nedenle, evrende görülen çokluk aslında mutlak birliğin farklı tezahürlerinden başka bir şey değildir.

Beşinci Bölüm

a-Işığın Dördüncü Formu’nun Beşinci Bölümü

Bu bölüm, önceki kısımlarda ortaya konan ontolojik temeller üzerine daha detaylı açıklamalar getirir. Özellikle zorunlu varlık, mümkün varlık ve imkânsız varlık arasındaki ilişki, neden-sonuç bağlantıları ve varlık derecelerinin nasıl belirlendiği üzerinde durulur.

Zorunlu varlık (Allah), varlıkların kaynağıdır ve ondan başka varlıkların var olması mümkün değildir. Ancak mümkün varlıklar, zorunlu varlığın varlığının bir sonucu olarak, olma ihtimali bulunan varlıklardır.

Bu mümkün varlıkların varlığı, zorunlu varlığa bağlıdır; çünkü onlar kendi başlarına var olamazlar.

Bir varlığın var olması için gerekli olan koşullar (sebep, zaman, yer, potansiyel, irade vb.) tamamlandığında, varlık zorunlu hale gelir.

Eğer bu koşullar tam değilse, varlık tam olarak gerçekleşmez.

Böylece varlık, ancak gerekli koşullar tamamlandığında gerçekleşir ve bu durum zorunlu varlığın emir ve iradesiyle olur.

Bu bağlamda, zorunlu varlık varlığı ortaya çıkarır ve bu varlıklar, zorunlu varlığın kudret ve iradesiyle şekillenir.

Zorunlu varlığın dışında var olan her şey, bir potansiyel olarak mümkündür ve bu potansiyelin gerçekleşmesi onun iradesine bağlıdır.

Bu nedenle varlıklar arasında sebep-sonuç ilişkisi bulunur ve bu ilişki, ontolojik bir zorunluluktur.

b-Varlıkların Hiyerarşisi ve Dereceleri

Varlık, farklı derecelerde ortaya çıkar. Bazıları zorunlu varlığa daha yakın ve dolayısıyla daha mükemmel, bazıları ise ondan daha uzak ve daha eksik olur.

Bu dereceler, ışığın şiddeti gibi düşünülebilir: En yüksek derece, en parlak ve en saf ışıktır;
daha alttaki dereceler ise giderek sönükleşir ve zayıflar.

Bu hiyerarşi içinde:

En üstte Zorunlu Varlık (Allah) bulunur,

Ardından ilk yaratılan varlıklar,

Sonra diğer yaratıklar gelir.

Her varlık, kendi derecesine göre, kendisinden önce gelen varlıklara bağlıdır ve onlardan etkilenir.

Bir varlık, ancak onun var olmasına neden olan başka bir varlık sayesinde var olabilir.

Bu nedenle varlıklar birbirine zincirleme bağlıdır ve bu bağlantı zorunlu varlığa kadar gider.

IŞIĞIN BEŞİNCİ FORMU

Bu form, insan ruhunun varoluşsal katmanlarını ifade eder. Her insan ruhu, Allah’ın yarattığı ışığın farklı bir yansımasıdır ve ruhun bu formları onun manevi ilerleyişini gösterir.

İnsanın ruhu, maddeye bağlı olan hayvani ruhun ötesinde, ilahi bir nurdur. Bu nur, insanın potansiyelini ortaya çıkarır ve onu kutsal varlıklar düzeyine ulaştırır.

Beşinci form, ruhun “aydınlanmış madde” ile birleştiği ve bu sayede maddi varlıkla ruhsal varlık arasındaki köprüyü kurduğu aşamadır.

Bu aşamada insan, hem maddi dünyanın sınırları içinde var olur, hem de manevi alemde ilerler.

Bu bölümde, yaratılmış varlıkların daha özel nitelikleri ve onların ruhsal boyutları ele alınır. Işık metaforu, insan ruhunun farklı katmanlarını ve seviyelerini açıklamak için kullanılır.

İnsanın ruhu, yaratılışının farklı aşamalarında çeşitli ışık formlarıyla donatılmıştır. Her bir form, insanın ruhsal ve varoluşsal gelişiminde bir adımı temsil eder.

IŞIĞIN ALTINCI FORMU

Altıncı form, insanın ahlaki ve entelektüel gelişimiyle ilgilidir. Bu bölümde, insanın erdemleri ve bilgeliği nasıl kazanabileceği üzerinde durulur.

İnsan, manevi disiplin ve bilgi aracılığıyla içindeki ışığı artırabilir ve böylece Allah’a daha yakın bir varlık haline gelir. Altıncı form, insanın ahlaki ve zihinsel gelişimini kapsar. Bu form, insanın bilgelik, erdem ve ilahi bilgeliğe ulaşması için gerekli disiplinleri ve uygulamaları temsil eder. İnsanın ruhu, bu aşamada nefsin kötü arzularından arınır ve hakikat bilgisine yönelir.

Altıncı form, insanın içsel ışığının güçlenmesini ve genişlemesini sağlar, böylece Allah’a yakınlık artar.

IŞIĞIN YEDİNCİ FORMU

Yedinci form, peygamberlik ve ilahi rehberlik ile ilişkilidir. Bu form, insanın en yüksek ruhsal mertebesi olan peygamberlik düzeyini simgeler.

Peygamberler, yaratılışın en saf ışıklarıdır ve insanlığa Allah’ın mesajını ileten en yüce rehberlerdir. Bu aşamada, ruh ilahi mesajı doğrudan alır ve insanları aydınlatmak için görevlendirilir. Yedinci form, insanın en üst ruhsal mertebesidir ve tüm yaratılışın merkezini oluşturur.

ingilizceden, posttruthdergi

_______________________________________________________________________________________________

Şehâbeddin Sühreverdî

 (27 Ocak 1154 – 26 Eylül 1191), İranlı İslam filozofu ve işrakilik isimli fikrî akımın kurucusu. Asıl adı Yahya bin Habeş bin Emîrek . Birçok konudaki bilgisi nedeniyle Şihâb yıldızından esinlenerek Şahabeddin veya Şihâbeddin olarak anılmış, Sühreverd’de doğduğu için de Sühreverdî olarak anılmıştır. İdam ettirilerek öldürüldüğü için daha sonra künyesine Sühreverdî’nin ardından Maktûl de eklenmiştir. Ebu’l-Fütûh diye anılması ruhani hayatının derinliği ve bu konudaki çalışmaları nedeniyle olmuştur. Çağdaşı ve akrabası olan bir diğer önemli isim Şihabeddin Ömer Sühreverdî’dir, bu iki şahsın ayrıştırılabilmesi Maktûl künyesi ile anılmasına özen gösterilir.

Bir yanıt yazın