Aslında “düşünmek” ifadesi, Yunan felsefesiyle başlatılan bir sürece verilen addır. Önceki toplumlarda “düşünmek” diye bir kavram yoktu; düşünmek, aslında yoktu. Felsefenin başlangıcı kabul edilen Antik Yunan’da insan düşüncesinde bir kırılma noktası ortaya çıktı. René Guénon’a göre bu kırılma, insanın bütüncül evren tasavvurunu parçalayarak onu ikili bir dünya anlayışına mahkûm etti. İnsanın madde ile mana, idea ile gerçek, din ile bilim gibi ikilemleri hep bu anlayışın uzantısı olarak Batı dünyasının asla kurtulamadığı ayrımlar haline geldi.
İnsan doğası açısından meseleye bakıldığında, insanın idrak yetisinin —idrak etmesinin— salt zihinle ilişkili bir mesele olarak Yunan düşüncesiyle ortaya çıktığı varsayılsa bile, bunun o topluma özgü bir özellik olarak kaldığı söylenebilir. Hatta insanın anlama kapasitesinin sezgisel olandan zihinsel olana sıçrayışı olarak da değerlendirdiler Yunan felsefesini. Elbette böyle bir şey aslında yoktu; fakat bu düşünme biçiminin ürettiği sonuçlar, insanı bütüncül olandan parçalı olana savurdu..
O halde bilmek ya da anlamak aristotelesin episteme dediği şey salt zihinsel bir çaba değildir.. Bu yüzden anlamak, idrak etmek hem sezgisel hem duygusal hem zihinsel boyutlarıyla ele alınmalıdır..
İdrak etmenin objeyi aşan Bir yönü olmasına rağmen düşünmek salt obje ile ilişkilidir Bu yüzden Batı düşüncesinde modern dönemde bilgi suje obje ilişkisi olarak tarif edilmiştir. Tanrısal olanın bir objeye ihtiyacı olamayacağı için onun bilgisinin düşünceye de ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla yüce Allah’ın sıfatları olan görür (görmez değildir), işitir özellikleri idrak ile alakalıdır…. Bunların yanında ayrıca düşünür denmesinin de gereği yoktur.. çünkü Tanrı külli bir idraktır ve külli bir akıldır. .
GAZALİ’NİN YANLIŞ ANLAMASININ YANLIŞ ANLAŞILMASI
İşte burada “Tanrı neden düşünceden bahsetmiyor kendini düşünür olarak ortaya koymuyor” iddiası Gazali ile filozoflar arasındaki Tanrının ilmi tartışmasının uzantısı gibi geliyor bana..
Gazali filozofları “Allah cüzileri bilmez küllileri bilir” iddiasında bulunduklarını varsayarak Onları din dışına çıkmakla suçlamaktadır… Oysa filozoflar “Allah cüzileri bilmez” demez. Onlara göre Allah’ın bütün ilmi küllidir; “Onun ilmi objelere tabi değildir” demek isterler..Öyleyse cüzi bilgi bize aittir ve objelere tabi bilgidir. .. Yüce Allah’ın bilgisi ise mutlaktır ve küllidir..Dikkat ederseniz bizim de obje dışındaki bütün bilgilerimiz metafiziktir; aşkındır ve tanrısaldır.. Örneğin ahlaki yönelimler..
O halde düşünmek idrak ile özdeşleştirilemez.. İdrakin yanında düşünce çok alt bir basamaktır… Kainattaki akıl ise idrakleri yaratan ilk akıldan yansıyan bir akıldır. İlk akıldan faal akla, faal akıldan bizlerdeki akla ulaşan bir silsile ile idrak ortaya çıkar. Bu bağlamda ilk akıl düşüncenin de yaratıcısıdır. Düşüncenin üzerinde çalışacağım malzemeyi de O yaratmıştir.
Bu yüzden düşünmek bir eksikliktir…Kur’an’da hiçbir zaman akletmek düşünmek olarak ele alınmamıştır.
DÜŞÜNMEK SALT BAŞINA BİR DEĞER DEĞİLDİR
Düşünmek hiçbir zaman salt başına bir değer değildir. Çünkü bütün her şeyi yöneten bir temel ilke olduğu gibi düşüncenin de zemininde bir ilke olmak durumundadır. Bu konuda Descartes düşünmekten değil “ilkeli düşünmekten” söz eder. O düşünmeyi ontolojik bir zemin olarak insan varlığının kanıtı olarak öne sürer, yoksa düşünmeyi bir zihin jimnastiği gibi sunmaz. “Düşünüyorum o halde varım”ın anlamı düşünmekle alakalı değildir. O, düşünen ben varsa eğer şüphe diye bir şey olamaz; çünkü şüphe ettiğim zaman da düşünmekten ari değilim diyerek şüphe etmediği temel zemine işaret eder. Yani “şüphe ediyor muyum etmiyor muyum” gibi bir soru anlamsızdır. O halde, şüphe etmeyeceğimiz bir zemin varsa ancak felsefe yapma imkanımız da var demektir. Hakikate ulaşma hamlesinin garantisi de şüphe etmediğimiz bu zemindir..
İnsanın hayat karşısındaki düşünme eylemine gelince; Descartes bunun ahlaki zeminine vurgu yapar .
O bu konuda avukat ve hakim örneğini verir. Yani “düşünce salt başına neden bir değer değildir” çünkü avukat da düşünür hakim de düşünür düşünmeyi yönlendiren şey nedir? sorusu burada önemlidir. Elbette düşünceyi yönlendiren daha üst, aşkın, daha ontolojik yani düşünme ile elde etmediğim bir zemin vardır.. Avukat haklı çıkmak isterken düşüncesini bu yönde kullanır, Hakim ise hakikati bulmak ister..
Aynı şeyi Kant da başka bir formda sunar.. Kant insanı üç boyutlu ele alır.. animal, human ve person… İnsanın hayvanlık, insanlık ve kişilik yönü vardır.. Hayvansal yön haz (beslenme ve büyüme ekseninde) ile ilgili iken insansal yön düşünmek taşınmak ile ilgilidir. Personal yani kişlikle ilgili yön ise “en üstünü iyi” ekseninde düşünmektir; ki aklın bu şekilde kullanımı ile insaniyet gerçekleşir.. Çünkü her şeyde olduğu gibi insan eylemlerinin zemininde bir ilke olmak durumundadır.. Emek içinde bu söylenebilir, bilim için de bu söylenebilir.. Örneğin insan hırsızlık yaparken başkası üzerinde baskı kurarken bir emek harcıyor diye bu emek kutsal olamaz. Teorik ve pratik yönüme anlam katan da düşünceyle elde etmediğimiz en üstün iyi ilkesidir.
Bu yüzden Tanrı ilkelerin ilkesi olduğu için “O neden düşünmüyor” gibi bir soru çok absürt olur. Çünkü düşünmek salt başına bir değer değildir.