Dini Yayınlara Sansür Yetkisi ve Özgürlük: Anayasa, Epistemoloji ve Ahlak Açısından Eleştirel Bir İnceleme

0
sansur-insanlarin-bilgi-edinme-ve-haber-alma-hakkinin-onune-barikat-kurulmasidir

Giriş

 Türkiye’de kısa süre önce kabul edilen bir yasa değişikliği, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki Din İşleri Yüksek Kurulu’na eşi benzeri görülmemiş bir sansür yetkisi tanımıştır. Bu düzenleme, Kur’an-ı Kerim meallerini (tercümelerini) ve diğer dini yayınları inceleyerek “İslam dininin temel niteliklerine aykırı” bulunduğunda toplatma, internetten kaldırma ve imha etme yetkisini kurula vermektedir. Artık devlet destekli bu dini otorite, resmî ideolojiye uymayan eserleri mahkeme kararıyla yasaklatıp yok edebilecektir. Böylesi bir adım, ifade özgürlüğü, din ve vicdan hürriyeti ve anayasal laiklik ilkeleriyle çatıştığı gibi, bilgi felsefesi, İslam düşünce geleneği ve etik açısından da derin kaygılar uyandırmaktadır. Bir yandan “resmî” doğrular dışında hiçbir yoruma hayat hakkı tanımayan otoriter bir eğilimin işareti belirirken, öte yandan bu toprakların kadim tartışma kültürü ve çok sesli ilim mirası tehdit altına girmektedir. Türkiye özelinde filizlenen bu sansürcü refleksi, tarihsel ve küresel örneklerle karşılaştırmalı biçimde ele almak; anayasal demokrasi, laiklik, insan hakları ve özgür düşünce bağlamında kapsamlı bir eleştiri geliştirmek bugün acil ve elzemdir.

Yeni Yasal Düzenleme: İktidarın Din Üzerindeki Tekeli

2025 yılı Mayıs ayında TBMM’den geçen torba kanun ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanununda önemli değişiklikler yapıldı. Özellikle Din İşleri Yüksek Kurulu’na dini yayınlara müdahale yetkisi verilmesi, düzenlemenin en tartışmalı yönüdür. Kanuna eklenen hükme göre Kurul, resen veya talep üzerine Kur’an meallerini ve diğer dini içerikleri inceleyebilecek; “İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı” bulursa Başkanlığın mahkemeye başvurusu üzerine söz konusu yayının basım ve yayımını durdurabilecek, dağıtılmış nüshaları toplatıp imha ettirebilecek, internette yayımlanmışsa erişimini engelletebilecektir. Üstelik mahkeme kararına itiraz edilse dahi, iki hafta içinde sonuçlanacak itiraz süreci beklenmeden karar derhal icra edilebilecektir. Yani itiraz yargılaması sürerken bile kitaplar toplatılıp yakılabilecek ve dijital içerikler silinebilecektir.

Düzenlemenin Meclis’te komisyonda görüşülmesi sırasında ve kamuoyunda ciddi uyarılar dile getirilmiştir. İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, bu teklifin Diyanet’i bir “sansür kuruluna” dönüştürdüğünü belirtmiş; “Kur’an’ı resmî bir ideolojiye göre ‘sakıncalı’ ve ‘makbul’ diye tasnif etmeye kimsenin hakkı yok” diyerek tepki göstermiştir. Yeneroğlu ayrıca “İslam’ın temel niteliklerine aykırılık” ifadesinin muğlaklığına dikkat çekerek bunun hukuk devletinin öngörülebilirlik ve belirlilik ilkelerini ihlal ettiğini, aynı zamanda teklifin din ve vicdan hürriyetini açıkça ihlal ettiğini vurgulamıştır. Önde gelen gazeteci-yazar Taha Akyol da “Diyanet’in istediği zaman bir meal kitabını ‘sakıncalı’ damgası vurdurarak toplattırıp imha ettirebileceğine” dikkat çekmiş; böyle bir yasağın fikir ve ifade hürriyetine yeni bir kısıtlama getireceğini belirtmiştir. Bu eleştiriler, yasanın getirdiği sansür mekanizmasının sadece güncel bir politika tercihi değil, Türkiye’nin anayasal düzeni ve entelektüel iklimi üzerinde uzun vadeli tesirler yaratacak bir kırılma olduğunu göstermektedir.

Anayasal ve Hukukî Boyut: Laiklik ve Özgür İfade Üzerine Bir Tehdit

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, laiklik ilkesini ve düşünce, ifade ile din özgürlüğünü güvence altına alır. Yeni düzenleme ise Anayasa’nın bu güvencelerini zedeleme potansiyeli taşımaktadır. Zira, bir devlet kurumu olarak Diyanet’in, dini literatür üzerinde tekelci bir denetim kurması laiklik ilkesinin özüne aykırıdır. Laiklik, devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasını ve resmî bir dogma dayatmamasını gerektirir. Oysa söz konusu kanunla bir dinî kurum, dinî metinlerin yorumlanmasında tek otorite olarak kendini konumlandırmakta ve kendi yorumuna aykırı bulunan yayınları yasaklatma gücüne kavuşmaktadır. Bu, fiilen devlet eliyle resmî bir inancın dayatılması anlamına gelir ki laiklik prensibinin tam tersidir.

Ayrıca, düşünce ve ifadeyi koruyan anayasal ilkeler açısından da durum sakıncalıdır. Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, sadece popüler veya resmî görüşleri değil, aykırı düşünceleri de kapsar. Bir Kur’an tercümesinin sırf resmî makamın “sakıncalı” bulduğu yorumlar içeriyor diye yasaklanması, ifade özgürlüğünün doğrudan ihlalidir. Üstelik kanundaki “İslam dininin temel nitelikleri” gibi muğlak bir ölçüt, her türlü keyfî yoruma açıktır. Hukukta belirlilik ilkesi, yaptırımların ve yasakların öngörülebilir olmasını şart koşar; oysa burada hangi mealin neye göre sakıncalı sayılacağı belirsizdir. Bu belirsizlik, hukuk güvenliği ilkesini zedelemekte ve yargısal denetimi işlevsiz kılmaktadır. Son tahlilde, anayasal demokrasi ilkeleri bakımından, çoğulcu toplum yapısını korumak için devletin bir inanç veya yorum üzerindeki tahakkümünden kaçınması gerekir. Aksi halde, yasal zorlamayla inanç birliği yaratma girişimleri, Anayasa’nın ruhuna da insan haklarına dair uluslararası taahhütlere de meydan okumuş olacaktır.

Nitekim bu durum, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin din ve ifade özgürlüğü maddelerine de aykırıdır. Bir din kitabının çevirisini şiddet, nefret veya suç işlemeye tahrik gibi meşru nedenler olmaksızın sadece dinsel otoriteye ters düştüğü gerekçesiyle yasaklamak, demokratik toplum düzeninde kabul görmez. Yargı erkinin de pratikte Diyanet’in telkini dışına çıkamayacağı düşünüldüğünde, etkili yargısal denetim mekanizması da ortadan kalkmaktadır. Bu tablo, hukukun üstünlüğü ilkesini zayıflatır ve yargıyı da ideolojik denetimin aracı haline getirir. Yeneroğlu’nun dediği gibi “bu düzenleme Diyanet’i bir sansür kurumu yapıyor” ve anayasal teminat altındaki din özgürlüğünü ihlal ediyor. Öyle ki, yakın geçmişte Diyanet’in talebiyle bazı ilahiyatçıların kitaplarının yasaklandığı örnekler yaşanmış; Diyanet, “kendi dışında hazırlanan mealleri yasaklatma yetkisi tek bende” diyerek yargıya başvurmuştur. Bütün bunlar hukuk devletinin kılcal damarlarına sirayet eden bir otoriterleşme emaresidir.

Bilgi Felsefesi ve Epistemolojik Perspektif: Hakikatin Tekeli Mümkün mü?

Bu sansür yetkisini daha derinden sorguladığımızda, mesele sadece hukuki değildir; aynı zamanda epistemolojik bir sorunla karşı karşıyayız. Devlet destekli bir kurulun, dini metinlerin “doğru” anlaşılmasına dair tek hakikat otoritesi ilan edilmesi, bilginin doğasına ve hakikatin aranmasına dair felsefi ilkelere aykırıdır. Bilgi felsefesi bize hakikatin genellikle çoklu perspektiflerin özgürce tartışılmasıyla ortaya çıktığını, yanılgıların ancak serbest eleştiri ortamında düzeltilebileceğini öğretir. Bir dogmayı mutlaklaştırıp farklı yorumları susturmak, epistemolojik açıdan hakikati dondurmak anlamına gelir. Oysa hakikat, hele de ilahî bir metnin anlaşılması söz konusuysa, statik değil dinamiktir; her çağın idrakine yeniden hitap etmeyi gerektirir. Mehmet Âkif Ersoy’un ifadesiyle “Asrın idrakine İslam’ı söyletmek” için, Kur’an’ın yeni şartlarda yeniden yorumlanabilmesi şarttır. Muhammed İkbal’in dile getirdiği gibi “İslam’da dini düşüncenin yeniden inşası” ancak özgür bir tefekkür ortamında mümkündür. Dolayısıyla sansür, İslami ilimlerin doğal seyrine ve gelişimine ket vuracak, dini düşünceyi tek bir kalıba hapsetmeye çalışacaktır.

Diyanet’in ortaya koyduğu yaklaşım, tekeline aldığı bilgi dışında kalan yorumları yok sayma veya yasaklama üzerine kurulu. Kısa Dalga’nın haberinde belirtildiği üzere bu düzenlemeyle dini bilgi üretimi ve yayımı üzerinde tek bir kurumun kontrolü olacak, farklı dinî bilgilerin serbestçe dolaşımı engellenecek. Böylece dinî alanda tek bir otoritenin mutlakiyeti ortaya çıkacaktır. Epistemolojik açıdan, bir inanç alanında monopol oluşturmak, bilgi ekosistemini çoraklaştırır. Tek seslilik, zamanla fikri atrofiyi beraberinde getirir; zira rekabet etmeyen bir görüş gelişemez, eleştiri görmeyen bir doktrin körelir. Tarih boyunca düşünce yasakları tam da bu nedenle medeniyetlerin ilerlemesini engellemiştir. Nitekim Taha Akyol, “Yasak ve sansür düşünceyi öldürür. Bunun en kesin ispatı bizzat İslam tarihidir” diyerek bu gerçeği hatırlatmaktadır. İslam medeniyeti, farklı zaman ve coğrafyalarda ortaya çıkan yeni sorunlara verilen farklı cevaplarla zenginleşmiştir; eğer erken dönemlerden itibaren tek yorum tekeline izin verilseydi, ne kelam ilmi gelişir ne de fıkıh çeşitlenebilirdi.

Epistemolojik bir perspektiften bakarsak, “yanlış” kabul edilen fikirlerle mücadele etmenin yolu, onları yasaklamak değil çürütmektir. John Milton’ın yüzyıllar önce savunduğu gibi, hakikat ve yanlışlık serbestçe çarpışsın ki hakikat galip gelsin – çünkü hakikat, serbest bir tartışmada yenilmezdir. Bir çeviri veya tefsir hatalıysa, bunu ortaya koymanın yolu eleştirel analiz ve ilmi tartışma olmalıdır, toplatma ve yakma değil. Resmî bir kurul eliyle fikirleri filtrelemek, en hafif tabirle, akılları infantilize etmektir – sanki halkın neyi okuyup neyi anlayacağına karar veremeyecek çocuklar topluluğu olduğu varsayılmaktadır. Bu ise hem bireylerin entelektüel özerkliğine saygısızlık hem de hakikate güven eksikliği anlamına gelir. Eğer gerçekten inanılan şey doğru ise, yanlış addedilen görüşlerden korkmaya gerek olmamalıdır; doğru, ikna gücüyle yanlış olanı alt edecektir. O halde sorulmalıdır: Hakikatin, devlet sansürünün kalkanına ihtiyacı var mıdır? Yoksa hakikat, özgür tefekkür meydanında kendi nuruyla parlamayı mı tercih eder? Bu soru, sansür düzenlemesinin arka planındaki zihniyeti deşifre etmek açısından kritiktir. Görünen o ki, resmî otorite kendi yorumunun tek doğru olduğuna dair dogmatik bir özgüven taşıyor, ancak ironik biçimde bu özgüven eksikliğiyle malul; zira farklı bir meale kitap mezarlığını reva görmek, kendi hakikat iddiasının kırılganlığını ele veriyor.

İslam Düşüncesi ve Tarihsel Bakış: Çoğulcu Bir Mirasın İnkârı

İslam geleneği, ilk asırlardan itibaren zengin bir yorum farklılığı mirası üretmiştir. Peygamber döneminde sorulmamış pek çok soru, O’nun vefatından sonra ortaya çıkmış; farklı coğrafyalar ve kültürel koşullarda yeni meseleler gündeme gelmiştir. Bu durum, Kur’an ve hadislerin anlaşılmasında çeşitli içtihatlar ve mezhepler doğurmuştur. Bir yanda Mutezile gibi akılcı tefsir ekolleri, öte yanda Eş’arilik gibi daha nakilci yaklaşımlar, tarihte bir arada var olmuş; Şia’nın ve Haricîlerin farklı yorumları ortaya çıkmıştır. Büyük müfessirler birbirinden çok farklı tefsirler kaleme almış, hatta felsefî tefsirlerden tasavvufî tefsirlere, fıkhî tefsirlerden ilmî tefsirlere kadar geniş bir yelpaze oluşmuştur. Prof. İsmail Cerrahoğlu’nun Diyanet yayınlarından çıkmış Tefsir Tarihi eserinde belirttiği üzere, Kader ve irade hürriyeti, akıl-nakil dengesi gibi konular en tartışmalı meseleler olmuş; bu alanlarda birbirine zıt görüşler serdedilebilmiştir. Örneğin Mutezile âlimi Zemahşeri’nin tefsiri, Ehl-i Sünnetçe eleştirilmesine rağmen İslam düşüncesi tarihinde değerli bir yer tutmuştur. Tarihteki bunca farklı ekol ve meşrebi düşünürsek, bugünün Diyanet’i acaba geçmişte yazılmış tefsirlerden hangisini “makbul”, hangisini “sakıncalı” ilan edecektir? Tarihsel birikim, tek sesli değil çok sesli bir senfoni gibidir – bir otoritenin düdüğüyle susturulamayacak kadar zengindir.

Kur’an’ın bizzat kendi içinde de düşünmeye, akletmeye, farklı görüşleri ibretle mukayeseye yönelik teşvik edici öğütler vardır. “Dinde zorlama yoktur” (Bakara 2:256) ayeti, imanın ancak özgür iradeyle anlamlı olabileceğini telkin eder. Farklı anlayışlara tahammül, İslam tarihinde bazen sekteye uğramış olsa da, genel olarak ümmet içinde görüş farklılığının rahmet olduğuna dair bir bilinç de mevcuttu. İmam Şafii’nin, gittiği beldelerde kendi içtihadına uymayan önceki imamın uygulamalarını tamamen kaldırmaması, yerel farklılıklara saygının bir örneğidir. Oysa şimdi getirilen düzenleme, tek doğrunun devletçe tescili mantığıyla, bu kadim çoğulculuk geleneğini reddediyor. Dini alanda ihtilafın şeytanîleştirilmesi, aslında İslam’ı tarih boyunca canlı tutan iç dinamizmin inkârıdır. İslam, tartışmalarla gelişmiş bir medeniyettir; tartışmanın olmadığı yerde ise sığ bir tekrar ve taklit kalır.

Unutulmamalıdır ki Diyanet İşleri Başkanlığı, din hizmetleri sunmak üzere kurulmuş en yüksek mercidir, fakat en yüksek ilmî otorite değildir. Dini ilimlerin doğası, sürekli sorgulama ve yenilenmeye dayanır. İctihad kapısı teorik olarak kapanmamıştır; her asır kendi müçtehitlerini çıkarabilir. Ne var ki bir kurul, “temel niteliklere aykırı” diyerek yeni içtihadları daha filizlenmeden boğarsa, bu pratikte ictihadı da yasaklamak anlamına gelir. Nitekim Taha Akyol haklı olarak soruyor: “İster dinî olsun ister siyasî veya felsefî, düşüncelerin resmî bir kurulun sansürüne tâbi tutulması düşünce hayatını dondurur”. İslam dünyasının son asırlarda yaşadığı entelektüel durgunluk ile baskıcı yönetimlerin tek seslilik dayatması arasında paralellikler bulmak zor değildir. Dolayısıyla bu yasa, İslam düşüncesinin geleceğini de ilgilendirir: 21. yüzyılda yeni ihtiyaçlara cevap verecek şekilde Kur’an’ı tefsir etmek gerektiğini söyleyen çağdaş ilahiyatçılar vardır. Bu ihtiyaç, kapısı kılıçla kilitlenmiş bir odada karşılanamaz. Bilâkis, fikir özgürlüğü İslami gelişimin motorudur; susturmak değil konuşmak, yakmak değil yazmak medeniyetimizi ileriye taşır. Dini metinleri tek yoruma hapsetmek, aslında o metinlere yapılacak en büyük haksızlıktır.

Etik ve Ahlaki Değerlendirme: Kitap Yakmak ve Ahlâki Mesuliyet

Meseleyi bir de etik açıdan ele almak gerekir. Bir devletin, vatandaşlarının manevî hayatına müdahale ederek hangi dini bilginin “zararlı” olduğuna karar vermesi, ahlaki olarak sorunlu bir paternalizm örneğidir. Devletin, yetişkin bireyleri yanlış inanç veya yorumlardan koruyacağı iddiasıyla kitapları toplatıp imha etmesi, onların ahlâki ve zihinsel özerkliğini yok saymaktır. Oysa ahlâk felsefesi açısından bireylerin özerk seçimleri ve vicdani muhakemeleri kutsaldır; ahlaki değer, ancak özgür bir tercihle benimsendiğinde bir anlam taşır. Kant’ın deyişiyle, insan bir amaç olarak görülmeli, bir vasıta olarak değil – yani bireylerin zihinlerini şekillendirilecek birer nesne gibi görmek, onlara saygısızlıktır. Burada devlet, “Ben senin yerine düşünürüm, tehlikeli bulduklarımı sana okutmam” demektedir. Bu tavır, ahlaki özne olan insanı nesneleştirmektir. Üstelik dine dair bir konuda böyle yapıldığında, imanın samimiyeti de sorgulanır hale gelir: Zorla veya hile ile sağlanan itaatin ahlaki bir değeri olabilir mi?

Kitapları imha etmek, sembolik olarak da dehşet verici bir eylemdir. Kitap yakmak, insanlığın hafızasında her zaman zorbalığın ve cehaletin simgesi olmuştur. Ortaçağ’da Engizisyon, yeni çağda totaliter rejimler, Nazi Almanyası’nda kitap yakma törenleri – tüm bu örnekler, farklı gerekçelerle de olsa, düşünceden korkmanın ve fikre şiddetle cevap vermenin utanç vesikalarıdır. Diyanet’in “sakıncalı” bulduğu mealleri yaktırması veya imha ettirmesi fikri, bu karanlık mirası çağrıştırmaktadır. İnanç adına yapılıyor oluşu, eylemin ahlaki yükünü hafifletmez; tam tersine, kutsal kitabın ismini anarak kitap imha etmek ayrı bir çelişki yaratır. Zira Kur’an’ın ilk emri “Oku!” iken, biz “yak!” mı diyeceğiz? İslam’ın ilme ve kaleme yemin eden (Kalem suresi) bir din olduğu düşünülürse, bilgiyi yok etmek İslam’ın ruhuna da aykırıdır. Kötü olduğunu düşündüğümüz fikirlerle mücadele etmenin ahlaken meşru yolu, onlarla daha iyi fikirler ortaya koymak, gerekirse uyarmak ve öğüt vermek (Nahl 125) olmalıdır. “Emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l münker” (iyiliği emredip kötülükten sakındırmak) ilkesi de, muhatabı ikna etmeyi, öğüt vermeyi içerir – zor kullanarak susturmayı değil.

Diğer taraftan, ahlaki sorumluluk sadece yöneticilere değil bireylere de aittir. Bir kişi, bir meali okuyup yanlış bir sonuca varacaksa, bu onun kendi tercihidir ve hatası da kendisini bağlar. Devletin veya Diyanet’in “onları korumak” adına ahlaki seçimi ortadan kaldırması, bireyleri ahlaki çocuklar yerine koyar. Gerçekten erdemli bir toplum, üyelerine hata yapma ve hatadan dönme özgürlüğünü tanır. Özgür irade olmadan ne gerçek bir inanç ne de gerçek bir ahlakî erdem tezahür edebilir. Bundan mahrum bırakılan birey, belki zahirde otoriteye uyacaktır ama bu uyum ne kadar içselleşmiş, ne kadar vicdanî olacaktır? İkiyüzlülük ve korku, sansürlenmiş toplumların karakteristik ahlaki zaaflarıdır. İnsanlar, okumalarına izin verilen sınırlı çerçevede düşünüyormuş gibi yapar, fakat içten içe farklı fikirlere kayabilirler – sadece bunları dile getiremez hale gelirler. Bu durumda toplum, erdemli değil münafık (ikiyüzlü) bir yapı kazanabilir. Ahlaki cesaret, yanlış bulduğumuz fikirlere karşı doğru bildiklerimizi özgürce savunmakla gösterilir; rakibi ringe çıkmadan galip ilan etmekle değil.

Son olarak, adalet duygusu açısından da bu düzenlemeyi ele alalım: Hangi fikirlerin “temel İslam’a aykırı” olduğuna Diyanet karar verecek. Peki Diyanet yanılabilir mi? Tarihte dini otoritelerin yanlış kararlar verdiği, sonradan pişman oldukları olmadı mı? Bir eseri “sapık” diyerek yaktırdınız, ama belki de o eser başka bir bakış açısıyla hayırlı bir içtihadın tohumuydu. Bu vebalin sorumluluğu kimin boynunda olacak? Ahlaken, bir eseri yok etmek telafisi mümkün olmayan bir fiildir; yanıldığınızı anlarsanız geriye dönüş yoktur. Bu bakımdan, hata payı olan beşerlerin böylesi geri dönüşsüz bir yola tevessül etmesi, büyük bir cürettir. Ahlaki açıdan erdemli tavır, tevazu içinde kendi yorumunu da eleştiriye açmak, ikna ile rekabet etmektir. Zorbalık, ahlaki acziyetin kılığıdır – güçlü ahlaki iddiası olan fikirler, kendini gerçekleştirmek için kılıca değil kaleme güvenir.

Siyaset Felsefesi ve Otoriterleşme Eğilimi: İdeoloji ve İktidar Kıskacında Din

Siyaset felsefesi perspektifinden bakıldığında, Diyanet’e verilen bu sansür yetkisi, otoriterleşme süreçlerinin din üzerinden tezahür eden bir örneği olarak yorumlanabilir. İktidar ideolojisi (bugün İslam’ın resmi yorumu olarak sunulan ideoloji), toplumsal hayatın her alanına nüfuz ettikçe, özgürlük alanları daralır. Klasik liberal düşünce, devletin “fikir hakemi” olmaması gerektiğini söyler; zira devlet hakem koltuğuna oturup bazı düşünceleri yasaklarsa, çoğunluğun tiranlığı veya bir zümrenin tahakkümü kaçınılmazlaşır. John Locke, daha 17. yüzyılda “ruhların bakımı devletin görevi değildir” diyerek din işlerinde devletin tarafsız kalması gerektiğini savunmuştur. Çünkü devlet, cebir kullanma tekeline sahiptir ve bu tekeli inanç dayatmakta kullandığında, mecburi bir tebaa imal eder, gönüllü vatandaşlar değil.

Türkiye’de son yıllarda yaşanan gelişmeler, siyasi iktidarın dini söylem ve kurumları kendi meşruiyeti için kullanma eğilimini artırdığını gösteriyor. 2016’daki darbe girişiminin ardından, on binlerce kitap kütüphanelerden toplatıldı; özellikle iktidarın “terör örgütü” ilan ettiği Gülen hareketine ait dini eserler kütüphanelerden çıkarıldı, yok edildi. O dönemde belki terörle mücadele bahanesiyle destek bulan bu uygulama, bugün genelleşerek tüm “sakıncalı” görülen yorumlara yöneliyor. Bu gidişat, her otoriter rejimin ortak özelliği olan tek seslilik ısrarının bir parçasıdır. Farklı olana tahammülsüzlük, siyasi alandan kültürel alana, oradan dini alana sirayet eder. İfade hürriyeti bir bütündür; gazetecileri susturmakla, ilahiyatçıları susturmak arasında derece farkı olabilir ama mahiyet aynıdır. Nihayetinde, iktidarın hoşuna gitmeyen fikirleri sindirmek amaçlanır. Dini alandaki bu sansür de, ifade özgürlüğü cephesindeki genel gerilemenin bir cephesi olarak okunmalıdır. İktidar, resmi ideolojisini tahkim etmek için Diyanet’i kullanmakta; dinî otorite ile siyasi otoriteyi birbiriyle ittifak halinde toplumu dizayn etmenin aracı haline getirmektedir.

Bu durumun küresel benzerleri de mevcuttur. Otoriter rejimler, hangi ideolojiye dayanırlarsa dayansınlar, genellikle özgür düşünceden korkar ve kontrol mekanizmaları kurarlar. Örneğin Suudi Arabistan ve İran gibi teokratik yönetimlerde, dini literatür devlet denetimindedir; resmî mezhebin çizgisine aykırı görülen yayınlar rahatlıkla yasaklanır, toplatılır. Suudi Arabistan’da uzun yıllar dini polis (Mutavva) marifetiyle “sakıncalı” kitaplar dükkânlardan kaldırılmış; İran’da Şeytan Ayetleri gibi rejime ters gelen eserler Ayetullah fetvasıyla yasaklanmış, yazarları ölümle tehdit edilmiştir. Geçmişe baktığımızda, Ortaçağ Katolik Kilisesi’nin Index Librorum Prohibitorum (Yasak Kitaplar Listesi) oluşturarak yüzlerce kitabı yasaklaması, benzer bir zihniyet örneğidir. Kilise bu listede kendi dogmasına aykırı bulduğu eserleri yüzyıllarca Katolik dünyaya yasaklamıştı; bu uygulama 1965’e dek sürdü. Bugün Türkiye’de Diyanet’in pozisyonu da adeta modern bir “Yasaklı Kitaplar Listesi” hazırlayıcılığıdır. Devlet destekli dinî sansür, şeklen farklı olsa da özü itibariyle bu tarihsel örneklerle akraba görünüyor.

Öte yandan, liberal demokratik toplumlar dini konularda farklı görüşlerin barış içinde bir arada bulunabileceğini, bunun kamusal düzeni bozmadığını kanıtlamış durumdadır. Avrupa ülkelerinde veya ABD’de, birbirine taban tabana zıt İncil yorumları, ateist literatürler, Kuran mealleri rahatlıkla yayımlanır; Vatandaşlar istediğini okur, istemediğini eleştirir, sonuçta toplum çökmez, aksine inanç ve inançsızlık barış içinde yaşama kültürü gelişir. Bu, çoğulculuğun ve hoşgörünün ürünüdür. Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası insan hakları rejimi, “her fikre katılmak zorunda değilsiniz ama katılmadığınız fikri susturma hakkınız yok” prensibine dayanır. Otoriter zihniyet ise bunun tam tersini savunur: “Tek doğru bizde, öteki sesleri kısmalıyız.” Siyaset felsefesi açısından bu yaklaşım, kapalı toplum anlayışıdır. Karl Popper’ın “Açık Toplum ve Düşmanları” eserinde anlattığı gibi, kendinden menkul hakikat tekelcileri, açık toplumun düşmanıdır. Bugün Diyanet’in yeni yetkileri, Türkiye’de açık toplum idealinden uzaklaşıldığını, yerine millet için neyin doğru neyin zararlı olduğuna merkezî bir aklın karar verdiği kapalı bir düzenin tohumlarının atıldığını gösteriyor. Bu da demokrasinin kalitesini düşürmekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal barışı da riske atar. Çünkü baskı gören fikir yeraltına iner ve daha radikal formlarda patlak verebilir; sözün susturulduğu yerde, iş şiddete dökülebilir.

Kısacası, Diyanet’e sansür yetkisi vermek, Türkiye’yi otoriterleşme patikasında bir adım daha ilerletmektedir. Bu adım, “dinî hassasiyetleri koruma” söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılsa da, uzun vadede dinî alanın siyasal kontrolünü artırarak hem devleti teokratik bir yola sokar hem de vatandaşları fikrî olarak kula kulluk eder hale getirir. Anayasal demokrasilerde, bırakınız dini, dünyevi alanlarda bile böyle bir fikir tekelciliği kabul edilemez. Bugün “sakıncalı meal” yasaklayanlar, yarın belki “sakıncalı makale” yasaklamaya da cüret edeceklerdir. Üstelik iktidar sahipleri değiştiğinde, bu sansür yetkisi onların eline geçtiğinde, bugünün sansürcülerinin eserleri de “sakıncalı” ilan edilebilecektir. Otoriter araçlar, döner dolaşır herkesi vurur. Bu nedenle, demokrasiyi önemseyen herkesin bu gidişata dur demesi, fikrin kılıçla değil başka bir fikirle yenileceği ilkesine sahip çıkması gerekir.

Din-Devlet İlişkileri ve Laiklik İlkesi: Türkiye İçin Bir Yol Ayrımı

Türkiye’nin laik düzeni, başından beri kendine özgü bir denge üzerine kurulmuştur: Diyanet’in varlığı, din işlerini devlete bağlayarak dinî otoriteyi kontrol altında tutma amacı güden laiklik anlayışının ürünüdür. Yani Türkiye tipi laiklik, Fransa’dakinden farklı olarak, dini tamamen kamusal alandan dışlamak yerine, devlet çatısı altında birleştirmeyi seçmiştir. Bu politikanın belki olumlu yanı, din adına hareket eden bağımsız güç odaklarını engellemekti; ancak olumsuz yanı, tek bir yorumun devlet eliyle hakim kılınması ve diğer inanç topluluklarının (Aleviler, gayrimüslimler vs.) görmezden gelinmesiydi. Bugün gelinen noktada ise, Diyanet’in yetkileri öylesine genişletilmektedir ki, bu kurum devlet içinde devlet misali, toplumsal yaşamın hemen her alanında nüfuz sahibidir. Yeni düzenleme ile öğrenci yurtlarından hastanelere, cezaevlerinden sosyal hizmet kurumlarına kadar pek çok yerde Diyanet personeli manevi danışmanlık adı altında görev alacaktır. Kamusal alanda din hizmetlerinin yaygınlaştırılması, farklı inançtan veya inançsız vatandaşların mahrem alanına devlet aracılığıyla dinin girmesi demektir. Laiklik ilkesi açısından bu son derece problemlidir; zira devlet, tüm vatandaşların ortak çatısı iken, belli bir dinin telkinlerini kamu hizmeti kisvesiyle dayatır hale gelmektedir. Bu, dinde tarafsızlığın fiilen terk edilmesidir.

Dini yayınlara sansür yetkisi de bu tablonun parçasıdır: Devlet, Diyanet aracılığıyla dini tebliğ etmekle kalmıyor, aynı zamanda istenmeyen dini yorumları da ezmeye girişiyor. Böylece, din-devlet ilişkilerinde yeni bir faza geçilmiş oluyor. Artık devlet, hakem değil oyuncu konumunda; toplum içindeki bir dini görüşün (Sünni-Ortodoks yorumun) hamisi ve diğer yorumların hasmı olarak davranıyor. Bu durum çoğulcu toplum yapısına zarar verir. Türkiye’de Sünni çoğunluğun yanı sıra Alevî, Caferî, Şafii, Nurcu, Süleymancı, modernist, mealci vb. pek çok inanç ve yorum grupları vardır. Devlet, Diyanet eliyle birini resmi çizgi ilan edip diğerlerini “sakıncalı” diye damgaladığında, bu grupların vatandaşlık statüsü eşitliği zedelenir. Laik devlet, vatandaşlarının inanç tercihleri karşısında nötr kalandır; onları dönüştürmeye veya tek tipleştirmeye çalışmaz. Oysa şimdi yapılan, mühendisliktir – inanç mühendisliği. Devlet aygıtı, toplumu homojen bir inanç kalıbına sokmaya uğraştıkça, sosyal gerilimler artacaktır. Alevî vatandaş zaten Diyanet’i kendi inancına hizmet etmeyen, sadece Sünni kesime çalışan bir organ olarak görüp eleştiriyordu. Bu düzenlemeyle Sünni çoğunluk içinde de bölünmeler derinleşecektir: Örneğin ilahiyat camiasında farklı yaklaşımlar var; kimisi daha akılcı tefsir peşinde, kimisi geleneksel… Şimdi geleneksel çizgideki Diyanet, daha farklı yorumlar geliştiren ilahiyatçıları kolaylıkla “İslam’ın temel niteliklerine aykırı” damgasıyla dışlayabilir. Bu da ilim özgürlüğüne müdahaledir. Yarın herhangi bir ilahiyat profesörü yeni bir yorum getirse, Diyanet onaylamazsa kitabını toplattırabilir. Böyle bir ortamda kimse yenilikçi fikir beyan etmeye cesaret edebilir mi? Otokontrol ve otosansür, akademiyi ve dini söylemi esir alır. Laikliğin kaybedeni aslında sadece gayrimüslimler veya farklı mezhepler olmayacak; tam aksine, bizzat Sünni İslam’ın kendi iç çeşitliliği de zarar görecektir.

Anayasal demokrasi çerçevesinde laiklik, özgürlükçü bir laiklik olarak yeniden yorumlanmaya muhtaçtır. Bu yorum, devletin dini tek elde toplamasına değil, dini çoğulluğa alan açmasına dayanmalıdır. Diyanet’in mevcut yapısı belki tarihseldir ve bir anda kaldırılması gerçekçi olmayabilir; ancak Diyanet, tüm inançlara eşit mesafede hizmet sunan veya farklı yorumlara da yer veren bir dönüşüme zorlanabilir. Aksi halde, devletin dini tekeline karşı kaçınılmaz olarak sivil alternatifler gelişecektir. Tarih gösteriyor ki, merkezî dayatmalar merkezkaç tepkileri doğurur. Osmanlı’da yasaklanan bir fikrin risalesi, Avrupa’da basılıp gizlice ülkeye sokulurdu. Bugün de internet çağında bir meali yasaklamak, belki basılı nüshaları yok edebilir ama PDF’ler, dijital ortamdaki kopyalar tamamen silinebilir mi? Teknoloji, sansürü her zaman birkaç adım geriden izler; bir yolunu bulup fikirler dolaşıma girer. Bu durumda yasaklayan otorite, yenilgiye uğramış ve saygınlığını yitirmiş olur.

Devlet ile dinin sağlıklı ilişkisi, mesafe ile ölçülür. Çok yakın olduklarında din devletleşir, devlet de dinîleşir; her ikisi de asıl hüviyetini kaybeder. Türkiye, anayasasındaki laiklik ilkesini yalnızca kağıt üzerinde bırakmakla kalmayıp, böylesi aktif bir dinî sansür mekanizmasıyla çiğnerse, aslında kendi kurucu ilkelerine de ihanet etmiş olacaktır. Laiklik, otoriter veya elitist reflekslerle kötüye kullanıldığında da (örneğin geçmişte başörtüsü yasakları gibi uygulamalar) eleştirilmişti; şimdi de muhafazakâr bir iktidar eliyle laiklik zedeleniyor ve yine eleştirilmelidir. Tutarlı bir demokrasi savunusu, dün dindarların haklarını korumak için laikçilikle mücadele ederken bugün de farklı düşünen dindarların haklarını korumak için dinî tekebbüre karşı durmayı gerektirir. Türkiye bu yol ayrımında ya çoğulcu laik demokrasiyi seçecek ya da tek sesli yarı-teokratik bir düzene savrulacaktır.

Küresel Perspektif: Otoriter Dini Kontrol ve Özgürlük Arasındaki Çatışma

Diyanet’e verilen sansür yetkisi, dünya ölçeğinde de otorite – özgürlük mücadelesinin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Dini otoritenin genişlemesi olgusu, sadece Türkiye’ye mahsus değildir; farklı coğrafyalarda benzer gerilimler gözlemlenir. Örneğin Hindistan’da Hindu milliyetçisi iktidar, okul müfredatından hoşuna gitmeyen tarih ve din içeriklerini çıkarmakta; Rusya’da Ortodoks Kilisesi, devlet desteğiyle toplum üzerinde artan nüfuz kurmaktadır ve muhalif dini gruplar (Jehovah’s Witnesses gibi) yasaklanmaktadır. Çin’de Komünist Partisi ideolojisi gereği doğrudan ateist bir duruş sergilese de, dine dair her şeyi (Papaz atamalarından Kur’an meallerine kadar) sansürler ve kontrol eder. Görülüyor ki, ister din adına ister seküler ideoloji adına olsun, tek doğru iddiası taşıyan iktidarlar, farklı bilgi kaynaklarını düşman görürler. Orta Doğu’da pek çok ülke, “din birliği” vurgusuyla devlet-din kaynaşması yaşamıştır. İran’da mollalar devleti yönetirken aynı zamanda fikir muhaliflerini susturmuş; Humeyni’nin Salman Rüşdi hakkındaki ölüm fetvası, bir romancıyı uluslararası hedef haline getirmiştir. Suudi Arabistan’da Vehhabi yorum dışındaki İslami eserler uzun süre yasak listelerinde kalmış; mesela bir dönem İhvan-ı Müslimin yazınını bile komünizm kadar tehlikeli addedip dağıtımını engellemişlerdir. Bu örnekler, din kisvesi altında otoriter kontrolün tezahürleridir.

Diğer yandan, çoğulcu ve özgürlükçü toplumlar, dini çoğulculuğun barış içinde idaresinin mümkün olduğunu kanıtlamıştır. Örneğin Endonezya, geniş bir İslam ülkesi olarak, farklı İslami yorumların (Nakşilikten modern reformist akımlara kadar) bir arada tartışılabildiği bir kamusal alan yaratmaya çalışmaktadır – her ne kadar orada da gerilimler olsa da, resmi olarak bir “tek doğru İslam” dayatılmamaktadır. Batı Avrupa’da kilise ve devlet ayrılığı sayesinde, teolojik tartışmalar tamamen sivil topluma bırakılmıştır; sonuçta ne din yok olmuş ne de devlet çökmüştür. Aksine, inananlar inançlarını özgürce yaşarken, inanmayıp eleştirenler de görüşlerini açıklayabilmektedir. İfade özgürlüğü ile din özgürlüğü bir arada gelişebilmektedir.

Tarihsel olarak da, fikir sansürünün galip geldiği bir örnek bulmak zordur. Katolik Kilisesi’nin yasaklı kitaplar listesi, reformasyon dalgasını durduramamış; protestanlık ve aydınlanma fikirleri engellere rağmen yayılmıştır. Engizisyon’un susturduğu kimi bilimsel gerçekler (Dünya’nın Güneş etrafında dönmesi gibi) er ya da geç ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, küresel tecrübe, bilginin baskı altına alınamayacağı yönündedir. Bugün belki Türkiye’de “sakıncalı” diye yasaklanacak bir meal, yarın bir başka ülkede milyonlara ulaşabilir; veya tam tersi, başka yerde baskılanan bir fikir, burada filizlenebilir. Dijital çağ, bilgi akışını ulusal duvarların ötesine taşıyor. VPN kullanan bir genç, Diyanet’in erişime kapattığı bir metni anında okuyabilir. Küresel gerçeklik bu iken, yerel sansür tedbirleri anlamsız ve anakronik kalmaya mahkûmdur.

Dolayısıyla Türkiye’deki bu sansür hamlesini, küresel otoriterlik dalgasının yerel bir yansıması olarak görmek mümkündür. Dünyada yükselen popülist-otoriter liderler, kendi toplumlarında tek sesli “doğru”yu hâkim kılma peşindeler. Kimisi bunu “milli değerler” adı altında, kimisi “dini değerler” adı altında yapıyor. Ortak payda, çoğulcu liberal düzene meydan okumaktır. Türkiye de bu trendden azade değil. Ancak unutmamak gerekir ki, küresel özgürlük mücadelesi de devam ediyor. Avrupa’da sivil toplum kuruluşları Türkiye’de bu yasayı kaygıyla izlemekte; AİHM ve diğer uluslararası organlar, ifade özgürlüğünü kısıtlayan uygulamalara karşı pozisyon almaktadır. Eninde sonunda, insanlığın ortak vicdanı, kitap yakmayı ve fikir sansürünü mahkûm eder. Bunu er ya da geç, Türkiye toplumunun kendisi de fark edecektir. Zira bu toplum, tarihi boyunca birçok tecrübeden geçti; zorlama ile benimsetilmeye çalışılan ideolojilere karşı tepkiler de gördü. Bugünün muktedirlerinin dün zulüm olarak gördüğü uygulamaları bugün kendilerinin yapıyor oluşu, trajik bir tutarsızlıktır. Ama aynı zamanda, iktidarların ebedi olmadığının ve yanlışların bir gün düzeltileceğinin de kanıtıdır. Küresel örnekler, Türkiye’deki bu sansür uygulamasının da uzun vadede sürdürülemez olduğunu gösteriyor. Ya hukuki mekanizmalarla iptal edilecek, ya da fiilen toplum nezdinde itibarsızlaşarak işlevsiz kalacak.

Özgün Görüşler ve Çözüm Önerileri

Mevcut durumu eleştirmek kadar, çıkış yollarını tartışmak da önemlidir. Öncelikle, bu yasal düzenlemenin anayasal denetime tabi tutulması sağlanmalıdır. Anayasa Mahkemesi, düşünce ve ifade hürriyetini, din özgürlüğünü ve laiklik ilkesini ihlâl eden bu değişikliği iptal etmelidir. Mahkeme, belirlilik ilkesine aykırı bu muğlak ifadelerin hukuk devletinde yeri olmadığını tespit edebilir. Eğer mevcut koşullarda yargı organlarından bir düzeltme gelmeyecekse, siyasî yollardan bu yanlıştan dönülmesi için baskı yapılmalıdır. Kamuoyunun tepkisi, sivil toplumun itirazları önem taşır. Akademisyenler, ilahiyatçılar, felsefeciler, hukukçular bir araya gelerek bu konuda ortak bildiriler yayınlamalı, toplumu aydınlatmalıdır. Baskıcı düzenlemelere karşı sivil itaatsizlik dahi meşru bir düşünce olarak ortaya atılabilir: Örneğin yasaklanan bir meali, toplatılma riskine rağmen yayımlamaya devam etmek, dijital ortamda paylaşmak gibi eylemler sembolik değer taşıyabilir (elbette bu, bireylerden fedakârlık isteyecektir).

İkinci olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın rolü yeniden tanımlanmalıdır. Diyanet madem var, o halde daha katılımcı ve çoğulcu bir yapıya kavuşturulabilir. Örneğin, Din İşleri Yüksek Kurulu’na farklı ekollerden, farklı mezheplerden temsilciler alınabilir. Sadece devlet memuru ilahiyatçıların değil, bağımsız din alimlerinin, belki ilahiyat fakültelerinden akademisyenlerin de söz hakkı olduğu bir kurul teşkil edilebilir. Bu kurulun amacı sansür değil, istişare ve bilgilendirme olmalıdır. Kur’an mealleri incelensin ama yasaklamak için değil; hata varsa raporla kamuoyuna duyurmak için incelensin. Diyanet bir esere “şu şu noktalarda hatalı çeviri içeriyor” diyebilir, kendi web sitesinde bu konuda görüş yayınlayabilir. Bu, şeffaf bir uyarı mekanizması olur; nihai karar yine okuyucuya kalır. Böylece hem Diyanet görüşünü beyan etmiş hem de ifade özgürlüğü çiğnenmemiş olur.

Diğer yandan, Diyanet kendi resmî mealini ve tefsirini tabii ki yayınlayabilir, halkı bu eserleri okumaya teşvik edebilir. Zaten halihazırda Diyanet’in yayınladığı mealler ve tefsirler var. Problem, rekabeti yasaklamasındadır. Çözüm, rekabet etmek yerine rekabeti yasaklamaktan vazgeçmek olmalıdır. Devlet, “Benimki en doğrusudur” iddiasındaysa, bunu piyasa içinde ispat etmeli, yani fikrini, mealini, tefsirini öyle güçlü hazırlamalı ki insanlar zaten onu tercih etsin. Yasakla desteklenen hakikat iddiası, zayıf bir iddiadır – tıpkı yasaklanmış ideolojilerin illegal çekicilik kazanması gibi, yasaklanan mealler de belki daha cazip görünecektir. Devlet bu ters etkiyi düşünmelidir. Bir genci bir kitabı okumaktan men etmek, bazen onu daha da meraklandırır. İnsan psikolojisi, yasaklanan meyvenin cazibesine açıktır. Bu nedenle, pedagojik ve sosyolojik olarak da sansür geri tepebilir. Önerimiz, Diyanet’in daha özgüvenli davranmasıdır: Yanlış bulduğu görüşlerle münazara etmeli, kendi doğrularını ikna yöntemiyle üstün kılmaya çalışmalıdır.

Ayrıca, din eğitimi ve eleştirel düşünce alanlarında reform gereklidir. Eğer toplum, farklı mealler karşısında hemen yoldan çıkacak kadar eleştirel düşünceden yoksun ise, bunun çözümü sansür değil, eğitim kalitesini yükseltmek olmalıdır. İlahiyat fakültelerinde felsefe derslerini yasaklamak yerine (2013’te yapılan hatalı uygulama), tam tersine felsefi düşünceyi, mezhepler tarihini, mukayeseli din bilimini güçlendirmek gerekir. Genç din adamları ve öğrenciler, farklı görüşlerle tartışma kültürü kazanırsa, bir “sapık meal” gördüğünde onu çürütmeyi bilir, korkup yasaklamaya çalışmaz. Epistemik cesaret, eğitimle gelir; yasak, cehaleti besler. Devlet, gerçekten dini korumak istiyorsa, onu kitap yakarak değil, kaliteli eğitim ve özgür tartışma iklimiyle koruyabilir. Belki de en büyük iyileştirme önerisi, hem devlet hem toplum olarak özgüven kazanmaktır: Kendi inançlarımızın doğruluğuna ve gücüne güvenmek… Eğer bu güven varsa, bırakın birkaç marjinal görüş de ortada dolaşsın – nasıl olsa çoğunluğu ikna edemez. Yok eğer hakikat bizim bildiğimizden farklı bir yerdeyse, yasaklayarak onu ebediyen saklayamayız; er ya da geç ortaya çıkar. Öyleyse hakikat ile barışık olmanın yolu, onu aramaktan korkmamaktır. Bu bağlamda, Türkiye’de belki Diyanet’in tamamen özerkleştirilmesi veya sivil bir yapı haline getirilmesi gibi uç çözümler dahi düşünülebilir. Devletin resmî din kurumu yerine, sivil ve çoğulcu bir Din Şurası oluşsa, farklı çevreler burada görüşlerini ifade etse ve topluma yol gösterse, sansür ihtiyacı da kalmaz. Aykırı bulunan fikre karşı orada hemen ilmî cevap verilir, vatandaş da tercihini yapar.

Son olarak, toplum nezdinde bir bilinç dönüşümü gerekiyor: Gerçek saygı, fikirler susturularak değil, dinlenerek gösterilir. İnançlı kesimler de şunu görmeli: Bir gün bu sansür kılıcı kendi boyunlarına da inebilir. Örneğin bugün Diyanet eliyle modernist mealler yasaklanır, yarın farklı bir iktidar gelir Diyanet’in başına başka birini atar, bu sefer mevcut iktidarın benimsediği geleneksel mealleri “gerici” diye yasaklar. Mahalle fark etmez, sansürün mızrağı iki ucu keskin bir silahtır. Bu yüzden her kesimden insanın ilkesel bir özgürlük savunusu yapması şart. “Benim görüşüm güçlensin de öteki ezilsin” düşüncesi kısa vadelidir; uzun vadede ise ilkesizlik herkesin zararına olur. O nedenle, dini hassasiyeti olan insanlar da bu yasaya itiraz etmelidir, çünkü bu uygulama İslam’ın yüce değerlerine aykırı düşmektedir: İslam, “hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulsa alır” der; biz ise hikmeti bulma ihtimalini kitaplardan tamamen silerek yok ediyoruz. İslam “istişare” der; biz istişare yerine yasak koyuyoruz. İyiliği emretme, kötülükten men etme görevini, öğüt verme yerine zorbalıkla ikame ediyoruz. Bu yöntemle ulaşılacak yer, fazilet değil, felakettir.

Sonuç: Özgürlük ile Korku Arasında Tercih

Diyanet’e Kur’an tercümeleri ve dini yayınlar üzerinde verilen sansür yetkisi, Türkiye’nin hem hukuk düzenini hem de düşünce iklimini ilgilendiren kritik bir dönemeçtir. Bu düzenleme, anayasal laiklik ve özgürlük ilkelerine meydan okurken, toplumu otoritenin buyruğuna giren tek sesli bir koroya dönüştürme riskini taşımaktadır. İnsan hakları zaviyesinden bakıldığında, inanç ve ifade özgürlüğünün ihlali nettir; felsefi açıdan bakıldığında, bilginin tek elde tekelci kontrolü hakikat arayışına vurulmuş bir kelepçedir; İslami açıdan bakıldığında ise, ümmetin ilmi birikimine ve Kur’an’ın evrenselliğine karşı yapılmış bir saygısızlıktır. Etik olarak kabul edilemez, siyaset felsefesi açısından ise tipik bir baskıcı rejim refleksidir. Küresel örnekler, bu yolu deneyenlerin eninde sonunda ya geri adım attığını ya da tarihin yargısından kaçamadığını göstermektedir.

Türkiye, kendi tarihinde de benzer sancılar yaşamıştır. Tek parti döneminde “irtica” korkusuyla nice dini değer bastırılmış, sonra toplumun geniş kesimleri bunun acısını hissetmiştir. Bugün ise “bölücülük” veya “yanlış din” korkusuyla benzer bir bastırma başka biçimde tezahür ediyor. Korkular üzerine inşa edilen siyaset, milletin hayrına sonuç vermez. Tam tersine, korku büyüdükçe özgürlükler küçülür, toplum nefessiz kalır. Hangi inançtan veya fikirden olursa olsun, özgür bir zihinle tartışma imkânı, bu ülkenin kalkınmasının ve huzurunun ön şartıdır. İsmet Özel’in şiirlerinde ve yazılarında işlediği temel düsturlardan biri, hakikatin ve samimiyetin peşinde cesur olmak değil midir? Öyleyse bugün cesaret, hakikati yasaklayarak koruyabileceğimiz yanılgısına karşı çıkmayı gerektirir. Samimiyet ise, inanan-inanmayan herkesin vicdanına hitap eden bir ortak yaşam alanı kurmaktan geçer – zorla dayatılan, yapay bir birliktelikten değil.

Bu makale boyunca serdedilen eleştiriler ve öneriler ışığında, Türkiye’nin önünde net bir tercih durmaktadır: Ya korkulara teslim olup otoritenin kılavuzluğunda düşünceyi zincire vuracağız, ya da özgüvenle özgürlüğe sarılıp hakikati arama cesaretini göstereceğiz. Birincisi bizi karanlık bir tekdüzeliğe mahkûm ederken, ikincisi aydınlık bir çoğulculuğa kapı aralayacaktır. Karar, sadece yöneticilerin değil, tüm bir toplumun kararıdır. Unutmayalım, kitapları yakarak aydınlanmış bir toplum yoktur; aydınlanma, fikirlerin kıvılcımlarının çarpışmasıyla doğar. Kur’an’ın ışığını gerçekten yüceltmek istiyorsak, onu gölgeleyenin farklı mealler değil, bizzat korkularımız ve yasaklarımız olduğunu görmek zorundayız. Son söz olarak diyebiliriz ki: Hakikatin hürriyetle, hurafenin ise zorbalıkla akrabalığı vardır. Türkiye’yi hakikatin hürriyetine layık kılmak, hepimizin omuzlarındaki ağır ama onurlu bir vazifedir.

Kaynaklar

Serbestiyet haberinde Mustafa Yeneroğlu’nun açıklaması (28 Mayıs 2025)
Taha Akyol, “Kur’an meallerine sansür” başlıklı yazısı, Karar Gazetesi (30 Mayıs 2025)
Taha Akyol, aynı yazıdan İslam tarihinde düşünce çeşitliliğine dair örnekler
Kısa Dalga haberi, Diyanet’e verilen yetkilerin özetlenmesi ve anayasal kaygılar (29 Mayıs 2025)
Kısa Dalga haberi, Diyanet’in Kur’an basımı ve meali üzerindeki tekeline dair analiz
Turkish Minute haberi, yasanın içeriği ve Yeneroğlu’nun eleştirileri (İngilizce, 29 Mayıs 2025)
Turkish Minute haberi, 2016 sonrası dini yayınların kaldırılmasına dair bilgi
Vikipedi (Türkçe), “Dinî sansür” maddesi – tarihsel örnekler (Katolik Kilisesi’nin yasaklı kitaplar listesi, Humeyni’nin fetvası)
Özşahin & Akın, “Preserving the Sacred Text: An Appraisal of Recent Meâl Bans in Türkiye” (2024) – meâl yasaklarının arka planında siyasi ve modernist yorumlara tepkinin olduğu tespiti.
https://www.tbmm.gov.tr/Haber/Detay?Id=4146ac64-7d90-44eb-8cbd-01971e4ddaac
https://www.diyanethaber.com.tr/mecliste-kabul-edildi-diyanette-yeni-donem
https://www.karar.com/guncel-haberler/duzenleme-mecliste-yasalasti-diyanet-kuran-i-kerim-meali-1963979#:~:text
https://www.mustafayeneroglu.com/kuran-meallerinin-toplatilmasina-ve-imha-edilmesine-imkan-taniyan-kanun-teklifi-hk-basin-aciklamasi
https://www.odatv.com/guncel/ilahiyatcilardan-diyanete-tepki-konu-kuran-i-kerim-mealleri-120100449#:~:text

Bir yanıt yazın