DENEMELER VE ESKİLERİN BİLGELİĞİ

0
95595_5 (1)

Hakikat Üzerine

Hakikat nedir? diye sordu alaycı Pilatus ve cevabını beklemeden ayrıldı.
Kesin olarak söylenebilir ki, bazıları kararsızlıktan zevk alır ve bir inanca bağlanmayı tutsaklık sayar; düşünmede de, eylemde olduğu gibi, özgür iradeye yönelirler.
Böyle filozof ekolleri artık kalmasa da, hâlâ aynı damardan gelen, ancak eskilerdeki kadar canlı olmayan birtakım geveze zekâlar mevcuttur.
Ama insanları yalanlara meylettiren şey yalnızca hakikati bulmadaki zorluk ve zahmet ya da hakikat bir kez bulunduğunda düşünceye yüklediği sorumluluk değildir; aynı zamanda yalanın kendisine duyulan doğal ve bozulmuş bir sevgidir.
Greklerin sonraki okullarından birine mensup bir düşünür bu meseleyi inceler ve insanların yalanı neden sevdiklerini sorgulayarak hayret eder: çünkü ne şairlerde olduğu gibi haz için, ne de tüccarlarda olduğu gibi çıkar için yalan söylenmektedir; yalnızca yalan uğruna.
Ama ben bunun nedenini tam olarak bilemiyorum: Hakikat dediğimiz şey, çıplak ve açık bir gündüz ışığına benzer; dünyanın maskelerini, soytarılıklarını ve görkemli geçitlerini mum ışıkları kadar süsleyerek göstermez.
Hakikat belki gündüz vakti en iyi parlayan bir inci kadar değer kazanabilir; ama değişken ışıkta en iyi parlayan bir elmas ya da yakut kadar yükselemez.
Bir miktar yalan karıştırmak her zaman zevk katar.
Kim şüphe eder ki, eğer insanların zihinlerinden boş inançlar, pohpohlayıcı umutlar, yanlış değerlendirmeler ve türlü türlü hayaller çıkarılsaydı, ortada pek bir şey kalmazdı?

Ölüm Üzerine

İnsanlar ölüm korkusunu bir çocuk korkusu sanır; oysa bu korku, büyüdükçe içimizde bastırılır ama hiçbir zaman tam olarak silinmez.
O çocukluk korkusu, daha sonra akıl ve düşünce ile perdelenir; fakat aslında kalbin en derininde yaşamaya devam eder, adeta sinmiş bir şekilde.
Bazıları için ölüm, dehşet verici görünür; ama bu korku çoğu zaman hayal gücünün eseridir ve üzerine gidildiğinde dağılıp gider.
Cesaretle ve açık bir yürekle üzerine yürünürse, ölüm korkusu gücünü yitirir.
Korkunun kendisi çoğu zaman ölümün bizzat kendisinden daha büyük bir yük olur.
Bir insan ölmeye hazırsa, ölüm anı kısa ve acısız olur; çünkü uzun olan şey, ölüme dair düşüncelerdir.
Ölüm, ruhu kurtuluşa erdiren bir kapı, yorgun bir beden için bir dinlenme, ve zahmetli bir yaşamdan özgürlüğe geçiştir.
Epikürcüler der ki: “Ölüm, duyuların sonudur; duyular yoksa, acı da yoktur.”
Öyleyse ölümden korkmak, bir gölgeye tutsak olmaktır.
Din, bu konuda insana büyük bir teselli sunar: Çünkü inançlı biri için ölüm, yok oluş değil; daha yüce bir varoluşa geçiştir.
Hayvanlar bile ölüme karşı bizim kadar korkak değildir; bazıları sessizce ölür, bazıları savaşarak.
Oysa insan, kendisini korkutan şeyin tam anlamını bile çoğu zaman bilmez.
İnsanın kendisini eğitmesi gerekir ki, ölümü doğanın bir yasası olarak kabul etsin; çünkü doğanın döngüsü içinde ölüm, hayat kadar doğal ve zorunludur.
Ölüm korkusu, insanın içini kemiren gizli bir kurttur; ruhu küçük düşürür, erdemi gölgeler, kararları sarsar.
Gerçek cesaret, ölüme bakabilmekte değil; onun üzerindeki hayali dehşetleri aşabilmektedir.

Dinde Birlik Üzerine

Din birliği, Tanrı’nın onuru, insanın huzuru ve toplumun refahı için gereklidir. Ama bu birlik, kör bir tekdüzelik değil; uyumlu bir çeşitliliktir.
Tanrı, birliğe sevgi duyar, çünkü kendisi birliktir.
Fakat insanlar, dini farklılıkları kin ve ayrılık sebebi hâline getirir; öyle ki, dini bölünmeler bazen en kanlı savaşlara ve en kalıcı nefretlere yol açar.
Bu nedenle, dini meselelerde hoşgörü ve itidal göstermek, sadece toplumsal huzur için değil, gerçek dindarlığın da bir parçasıdır.
Farklı mezheplerin ve yorumların olması doğaldır; çünkü insanlar farklı akıllara, eğilimlere ve geleneklere sahiptir.
Ancak bu farklılıklar, düşmanlığa değil, anlayışa vesile olmalıdır.
Bazı kişiler, kendi inançlarını mutlak doğru sayarak, başkalarının görüşlerine karşı katı ve acımasız davranırlar; oysa gerçek dindarlık, tevazu ve sabır gerektirir.
Kiliselerin ve din adamlarının ayrılıkları körüklemesi, Tanrı’nın değil, gururun ve dünyevi çıkarların işidir.
Birçok kişi, dini fikir ayrılıklarını kullanarak kendine güç ve nüfuz sağlar.
Bu tutum, inancı zayıflatır, ruhu karartır ve toplumu parçalar.
En doğru olan, farklı yorumlar karşısında asıl özün, yani Tanrı sevgisinin, erdemin ve merhametin korunmasıdır.
Dinî birlik, insanların tek bir mezhepte toplanmasıyla değil, birbirlerine tahammül etmeyi öğrenmeleriyle mümkündür.
Tanrı’ya hizmet, yalnızca doğru doktrine sahip olmakla değil, doğru bir ruh haliyle mümkündür.

İntikam Üzerine

İntikam almak, vahşi bir adalettir.
İnsanlar intikam aldıkça, yasayı devre dışı bırakmış olurlar.
Kanunları ilk koyan kişi, muhtemelen intikam alma hakkını bireyden alıp kamu otoritesine vererek büyük bir hizmette bulunmuştur.
İntikam alan kişi, bir yarayı iyileştirmez; aksine onu kanatır.
Bireyin kendi intikamını alması, kendisini yasaların dışına koyması anlamına gelir.
Bazıları, küçük hakaretleri küçümser ve bunlarla uğraşmaya değmez der.
Bu doğru bir tutumdur; çünkü akıllı bir insan için en büyük intikam, karşısındakine onun yaptığını umursamadığını göstermektir.
İnsan, ancak kendisine yapılan büyük bir kötülüğü affetmezse, yüreğinde intikam hissine yer verir.
Ama bu da insanın ruhunu kemirir; çünkü düşmanına sapladığı hançerin ucu bir yanıyla kendine de döner.
İntikam duygusu, geçmişe tutunur; oysa akıllı kişi geleceğe bakar.
Bazı insanlar, intikamı bir görev gibi görür.
Eğer karşı taraf yasaların ulaşamayacağı bir konumdaysa ve yapılan kötülük çok büyükse, o zaman intikam bir nebze haklı görülebilir.
Ancak kişisel öfkeyle hareket etmek, adaletle değil, gurur ve kinle ilgilidir.
Bazıları şöyle der: “Ama bu kişi bana kasıtlı kötülük yaptı.”
Öyleyse sen de aynı kötülüğü kasıtlı olarak yaparak ondan ne fark kalır?
Kötülük edenin kendisinden başka cezalandırılacak bir hakiki suçlu yoktur; çünkü kendi doğasına ihanet etmiştir.
Başkalarının kötülüğü, bizim erdemimizi kirletmemelidir.

Sıkıntılar Üzerine

Zenginlik içinde yaşamak Tanrı’nın lütfuna işaret edebilir; ama sıkıntılar içinde sabırla direnmek, Tanrı’nın seçilmişlerine özgü bir ayrıcalıktır.
Dünya nimetleriyle dolu bir hayat, Tanrı’nın iyiliğini gösterir; fakat sıkıntılara katlanabilen bir ruh, Tanrı’nın özel lütfuna mazhar olmuş demektir.
Çünkü altın, ateşle arındırılır; erdem de acıyla.
Büyük işler başarmış nice insan, önce acılarla yoğrulmuş, sonra büyüklüğe erişmiştir.
Yeryüzündeki dinler arasında Hristiyanlık, sıkıntılara en fazla önem vereni ve onları en çok onurlandıranı olmuştur.
Hristiyanlık, en başından itibaren çarmıhı —yani acının, alçakgönüllülüğün ve fedakârlığın simgesini— kutsal bir sembol haline getirmiştir.
Sıkıntılar, ruhu alçaltır ama aynı zamanda da arındırır; büyüklenmeyi bastırır, derin bir tefekküre yol açar.
İnsanın iç dünyasını ve Tanrı’ya olan bağlılığını güçlendirir.
Aynı zamanda, başkalarının acılarına karşı duyarlılığı artırır; insan, kendi çektiği sıkıntılardan başkalarının halini anlama kudreti kazanır.
Bu yüzden sıkıntılar, sadece zorluk değil, aynı zamanda ruhsal bir terbiye aracı olarak da görülmelidir.
Zenginlik ve rahatlık insanı şımartabilir, ama sıkıntı ona denge kazandırır.
Ve nihayetinde, sıkıntılarla olgunlaşmış bir ruh, hayatın geçiciliğini daha iyi kavrar ve yüce olana daha fazla yönelir.

Rol Yapma ve Gizleme Üzerine

İnsanlar üç tür davranış gösterir: açıklık, gizlilik ve numara (rol yapma, aldatma).
İlki yani açıklık, erdemli ve yüce bir tutumdur; ama herkese uygun değildir.
Çünkü doğrudanlık, zaman zaman zarara yol açabilir; herkesin doğruluğu kaldıracak gücü yoktur.
Gizlilik ise daha yaygındır ve akıllıca kullanıldığında faydalı olabilir.
Ama numara —yani olduğundan farklı görünmek ya da bilinçli olarak yanlış izlenim vermek— genellikle daha zararlıdır.
Gizlilik, gerçeği saklamaktır; numara ise yanlış bir gerçeği göstermektir.
Gizlilik savunmadır; rol yapma ise saldırı.
Gizlilikte insan pasif kalır, kendini açmaz; ama numarada insan aktif bir şekilde yanlış bir izlenim yaratır.
Bazı insanlar, gizlemeyi bir tür ustalık sanır.
Fakat sürekli olarak gizlenen şeyler, sonunda güvenilirliği zedeler.
Çok fazla gizlilik, güvensizlik doğurur.
Öte yandan, çok fazla açıklık da insanı savunmasız bırakır.
En iyisi, bazı şeyleri gizlemeyi bilmektir ama bu gizleme, aldatıcı bir hâle dönüşmemelidir.
Aldatmak, sahte bir güçtür; geçicidir ve sonunda güveni yok eder.
Devlet adamlarının ya da siyasetle uğraşanların gizlilik gereksinimi anlaşılabilir; çünkü kamu işleri bazen dikkatli bir sessizliği zorunlu kılar.
Ama her meselede, her insana karşı bu yöntemi kullanmak, insanı iki yüzlü ve sinsi yapar.
Gerçek cesaret ve soyluluk, gerektiğinde açık olmaktan geçer; çünkü doğruluk en sağlam kalkandır.

Francis Bacon

St Alban Vikontu 22 Ocak 1561 – 9 Nisan 1626), Kral I. James döneminde İngiltere Başsavcısı ve İngiltere Lordlar Kamarası Şansölyesi olarak görev yapmış İngiliz bir filozof, bilim insanı ve devlet adamıdır. Bacon, bilimsel yöntemle yönlendirilen doğa felsefesinin önemini savunmuş ve eserleri Bilimsel Devrim boyunca etkili olmuştur.

Bir yanıt yazın