ÖZGÜN DÜŞÜNCENİN DİNAMİKLERİ

0
systems-thinking-1024x682

Birinci şartı toplumsal tercihin ekseriyetinin tarihsel dimağdan yana olmasıdır. Eğer tarihsel dimağ bir şekilde fetret dönem yaşamış ise bazen süreci yeniden ilişkilendirmek ciddi bir sorundur. Aslına bakıldığında toplumların kültürel yapılarının kesintiye uğraması kolay olmayan işlerden biridir.  Bunun için çok ciddi travmaların yaşanması gerekir. Travmaların boyutunu belirleyen daha önce baskılanan toplum kesimlerinin tavrıdır. Her ciddi travma bir unutuşu beraberinde getirdiği yenileşme ihtiyacının yanında, travma öncesine aynı oranda ciddi bağlanma ihtiyacı da getirebilir. Bugüne kadar görülen de travma öncesine daha da güçlü bağlanmadır.

Toplumun sosyal hayatında iz bırakan düşünceler, kendi özgün ve sürdürülebilir kavramlarını oluşturur. Hedefi sadece, benimsemediği bir şeylere salt alternatif diye üretilen kavramlar, dilin tarihsel birikiminden yoksun olduğu için uzun ömürlü olamaz. Burada kavramın doğruluğu yanlışlığı çok da önem arz etmez, önemli olan ifade ettiği anlamın toplumun düşünceyle anlam uyumuna sahip olmasıdır. Toplumu tarihsel dokusundan koparma gayretleri belli bir süre, belli bir dönem başarılı gibi görünebilir ancak gerçek görünenden farklıdır. Toplumların bilinçaltını sıfırlamak mümkün değildir.

Toplumun yaşadığı tarihsel süreç izlendiğinde görülür ki meydana gelen bütün değişimlerden kendine bir hasıla oluşturmuştur, buna kültür diyoruz. Bu sürecin değişmez gerçekleri, insanın doğuştan getirdiği doğasına uygun olan dinamikleri her hâlükârda varlığını koruduğudur. Bu dinamiklerin hayatı güzelleştiren bir fonksiyon icra edip etmedikleri tartışmaya açıktır. Çünkü insanlık tarihi boyunca doğru ile yanlış at başı süregelmiştir. Hatta diyebiliriz ki tarihi bu mücadelenin diğer adıdır.

İnsanın doğasının en güçlü dinamiklerinin başında toplum benimsediği içselleştirdiği inançtır. Bilimsel olarak da teyit edildiği gibi inanma duygusu insanlık için evrensel bir taleptir. Bir kavme, bir coğrafyaya ait özellik değildir, insanın var olması inanç için yeterli bir durumdur. İkincisi, insanın kendini ait kabul ettiği kavme olan aidiyet duygusudur. Bir diğeri ekonomik kaygılar ve edinimler olduğunu söyleyebiliriz. Bu dinamiklerin sayısını arttırmak mümkündür. Toplumsal olayları belirleyen, şekillendiren, birlikte yaşamanın, aykırılıkların temelinde yatanlar bunlar olsa gerek. Saydığımız dinamikleri anlamlandırma için yapılan kavramsallaştırma alternatif kavramları da beraberinde getirir. Sürdürülebilir kavramalara dönüşme sürecinde insanın doğasıyla uyumlu olanlar daha uzun ömürlü olur. Bu noktada insan doğasına uyumlu olmak demek kavrama doğru anlam yüklenmiş demek değildir. Çünkü insanın doğasında kötüyü, yanlışı seçme ve sürdürme iradesi de vardır. Ancak bir farkla; kötü-yanlış, kendine varlık alanı bulsa da evrensel anlamda bir değere, genel bir talebe dönüşemez.

Her düşüncenin istismarı, algı gerekçesi yapılması mümkündür. Eskilerin ifadesiyle ‘eşyada asıl olan ibahadır’ hükmü gereği seçme yetisi, özgür ifade ve davranıştır. Dini terim olarak sayılabilir olanlar haramlar ve yasaklardır. Aslı itibarıyla mubah olan, algı ve istismar yoluyla yasaklar alanına girdirilebilir.  İnanç, temelde tek bir yaratıcın varlığına inanılmasıdır. Eğer yaratıcıya ortaklar icat edilirse bu inancın istismarıdır. Kendini bir kavme nispet etmek insanın doğası gereğidir, kavminin öncelikli olduğunu iddia etmek gerçeğin istismarıdır. İnsanın tabiatının gereği olan ve istismar edilen gerçekliklerin sürdürülebilir olma şansı olduğuna insanlık tarihi boyunca rastlanabilir. Fakat evrensel bir değere ve insanların ortak talebi olma şansı yoktur.

Özgün düşünce, genel kabullerinin dışında hadiseye bakış ve kabuldür. Eşyanın mubahlığıyla ilgili olarak sadece dinin görüşleriyle sınırlamak yeterli mi sorusu istismardan uzak sorulabilir. O zaman ‘akıl çağının’ coğrafi sınırları ortadan kalkacağı gibi akıl ile vahiy arasındaki sınırlar da kalkmış olur. Böylece eşyanın ve insan eylemlerinin ibahesini belirleme ortak aklın eseri olacak, akıl vahiy arasındaki bağnazlığa son verilmiş olacaktır. Böylesi bir yaklaşım ayrıştırmanın istismarı üzerinden varlığını sürdüren rantçıların da sonu olur.

Süt liman, tartışmanın, eleştirinin farklı görüşlerin varlığına şans tanınmadığı bir toplumdan bahsetmiyoruz. Sözünü ettiğimiz bilimsel bilginin ve vahiy bilgisinin özgür ve özgün kendilerini ifade edebildikleri bir alan bulmasıdır.  Bu beraberinde evrensel değerlerin toplumsal baskı gücüne katkı yapacaktır.

Bir yanıt yazın