Ehad i̇le Samed Arasında İnsan
Bazı kelimeler vardır, onları anlamak için tanımlara değil, sükûta yaklaşmak gerekir. Çünkü bu kelimeler bilgi vermez; hâl bildirir. Sesleri bile konuşmaz bazen, yalnızca çağrışır, sadece sezdirir. İşte Ehad ve Samed bu türden iki isimdir. Her biri kendi içinde mutlaklığı taşır ama mutlaklıkları aynı nitelikten değildir. Ehad sessizlikle var olur, Samed dolulukla. Ehad, bir aynaya bakarken başka bir suretle karşılaşma ihtimalini ortadan kaldırır; Samed ise bütün aynaların yansıdığı yegâne merkez olur. Biri ilişkiye kapanır, diğeri ilişkiyi başlatır. Ve insan, bu iki isim arasında salınan varlık kırıntısıdır. Kendine bakan yüzüyle Ehad’e yaklaşır; acziyetini fark ettiğinde Samed’e yönelir.
Ehad kelimesi, Arapçada “hiç kimse” anlamında olumsuz cümlelerde kullanılır. Mâ câe ehadun — Kimse gelmedi. Bu cümleyle birlikte kelimenin ilk sezgisel anlamı da belirir: bir yokluk, bir olmayış. Fakat bu yokluk, basit bir eksiklikten ibaret değildir. Bu, bir benzerliğin olmayışıdır. Daha doğrusu, benzerliğin imkânsızlığıdır. Yani Ehad olan, başkasıyla karşılaştırılamaz; çünkü başkası yoktur. Bu anlamıyla Ehad, sayılabilir bir teklikten değil, tanımsız bir benzersizlikten söz eder. Bir başka olasılığın bile bulunmadığı bir özgünlükten… Kur’an’da bu isim, İhlâs suresinde en saf haliyle dile gelir: Kul huve Allahu Ehad. De ki: O Allah, Ehad’dir. Bu noktada kelime, sıradan bir gramer kullanımı olmaktan çıkar ve kozmik bir mutlaklık ilanına dönüşür. Allah’ın Ehad olması, O’nun başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak bir özdeşlikte durduğunu bildirir. Ne benzeri vardır, ne dengi. Ne bir türev, ne bir üst kategori… Ehad olan, kıyasa kapalıdır. O, sayıların dışında bir teklik; kategorilerin ötesinde bir başkalıktır.
Bu eşsizlik, sadece biriciklik değil; kıyassızlıktır. İnsanlar benzersiz olabilir, ama yine de birbirleriyle kıyaslanabilir. Ehad olan ise kıyasın kendisini dışlar. Çünkü O’nunla kıyaslanabilecek bir başka zemin yoktur. Ehad olmak, mutlak yalnızlık değil; karşılaştırma dışı varoluş demektir. Bu bağlamda Allah’ın Ehad oluşu, O’nun herhangi bir şeye benzememesiyle değil, her şeyin O’na benzemeyi dahi başaramamasıyla anlam kazanır.
Samed ise başka bir kudretin diliyle konuşur. Ehad, çekilirken; Samed çağırır. Ehad sessizken, Samed yönlendirir. Arapçada Samed kökü (ص-م-د), doluluk, katılık, içi boş olmayan nesne gibi anlamlar taşır. Kelimenin yapısal yoğunluğu bile bu anlamı yansıtır: sert, tok, içi dolu bir merkez. Aynı zamanda “başvurulan”, “müracaat edilen”, “dayanılan” demektir. Kur’an’da yine İhlâs suresinde, Allah’ın bir başka niteliği olarak geçer: Allahu’s-Samed. Allah, Samed’dir. Yani hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama her şeyin kendisine muhtaç olduğu mutlak doluluk. Samed, sadece eksikliksizlik değil, aynı zamanda bütün varlıkların yöneldiği merkezî yoğunluk anlamını taşır.
Ehad’in kök harfleri (ح-د) ayrışmayı, tekilleşmeyi, öznelliği ve başkalığı çağrıştırırken; Samed’in harf yapısı (ص-م-د), merkezileşmeyi, kapsayıcılığı ve sağlamlığı çağrıştırır. Ehad’in harfleri içe döner, sessizdir. Samed’in harfleri derindir ama çağrıdır, ağırlığıyla etkileşim kurar. Bu fark, sadece dilsel değil; varlıksal bir ayrımdır.
İnsan bu iki ismin arasında yürür. Ehad ile eşsiz olduğunu hatırlar: “Hiç kimse senin gibi değil.” Samed ile eksikliğini fark eder: “Sen hiçbir şeyi kendiliğinden tamamlayamazsın.” Her insan biriciktir. Parmak iziyle, sesiyle, hüznüyle, hayaliyle. Her şeyinde bir tekrar edilemezlik taşır. Fakat bu eşsizlik onu tamamlamaz. Ehad olmak, yeterli olmak demek değildir. Ehad olan, sadece başkasıyla aynı olmamaktır. Ama Samed olmamak, her zaman eksik olmaktır. İşte tam da bu nedenle insan, Ehad’in kıymetini fark ettiğinde Samed’in kapısında bulur kendini. Yani biricikliğin idraki, ihtiyaçla tamam olur.
Ehad susar, çünkü seslendikçe kıyasa açık hâle gelir. Samed konuşur, çünkü her ihtiyaç ona doğru seslenir. Ehad’in hakikati geri çekilerek açılır, Samed’in hakikati yönelerek. Ehad, Allah’ın mutlak özgünlüğüdür; Samed, Allah’ın mutlak yeterliliği. Ve insan, Allah’ın hem kıyassız hem de kapsayıcı oluşuna karşı kendi kıyasa açık, kapsanmaya muhtaç hâliyle var olur.
Ehad’le benzeri olmamayı, Samed’le eksik kalmamayı öğreniriz. Ve belki de tevazu dediğimiz şey, bu iki farkındalığın iç içe geçtiği noktada başlar. Yani benzerimiz olmadığını bilip, hâlâ tamamlanmaya muhtaç olduğumuzu kabul ettiğimizde…
Bu iki isim bir duanın ilk ve son cümlesi gibidir. Ehad’le başlayan bir tevhid, Samed’le devam eden bir ihtiyaçla anlamını bulur. Allah, hem kimsenin benzeri değildir, hem de herkesin muhtaç olduğu tek varlıktır. İnsansa hem benzersizdir, hem eksik.
Ve belki de tam da bu yüzden güzeldir
