the_devil_and_tom_walker_1838

Massachusetts’te, Boston’dan birkaç mil uzakta, Charles Körfezi’nden ülkenin içlerine doğru birkaç mil kıvrılarak uzanan derin bir koy vardır ve bu koy, sık ağaçlı bir bataklık ya da sazlıkla son bulur; bu koyun bir tarafında güzel, karanlık bir koruluk bulunur: karşı tarafında ise, toprak su kenarından aniden yükselerek yüksek bir sırt oluşturur ve bu sırtın üzerinde çok yaşlı ve muazzam büyüklükte birkaç seyrek meşe ağacı yetişir. Bu devasa ağaçlardan birinin altında, eski hikâyelere göre, korsan Kidd tarafından büyük miktarda bir hazine gömülmüştür.

Bunun üstünden uzun yıllar geçmişti ve o zamanlar hazineye sihirli bir bekçi konulduğuna inanılırdı; ve şeytanın kendisinden başkası bu görevi yerine getiremezdi. Hazineye göz diken herkesin başına uğursuzluk geldiği ve çok geçmeden gizemli biçimde ortadan kaybolduğu söylenirdi; öyle ki, orası zamanla korku uyandıran bir yer hâline geldi, ormandan geçen en cesur adam bile koyun içlerine sapmaya cesaret edemez oldu; yalnızca çalı çırpı toplayanlar, ve bazen de yakacak odun kesmek için cesur birkaç köylü, oraya yaklaşırdı.

Bu yerleşkenin yakınında, Tom Walker adında bir adam yaşıyordu. O, sert yapılı, kurumuş bir kocaydı; karısı ise, ona denk düşen bir kadındı. Birbirlerine karşı oldukça uyumsuzdular: sürekli kavga ederler, bağırışır, tartışır ve hatta zaman zaman fiziksel olarak birbirlerine saldırırlardı. Karısı huysuz, cimri ve geçimsizdi; evde ne yiyecek ne de içecek doğru düzgün bir şey olurdu, çünkü ikisi de o denli pintiydiler ki, kendi konforlarını bile sağlayacak kadar harcama yapmazlardı. Gene de karısı biriktirebildiği her kuruşu kendi çantasına koyar, sır gibi saklardı. Kocası da aynı şekilde davranırdı. Ve her biri diğerinden bir şey gizlediğinden, evde huzur eksik olmaz, sürekli bir gizli kıskançlık ve düşmanlık havası hüküm sürerdi.

Tom bir gün geç saatte, evine kestirme bir yoldan dönüyordu; yolu, geniş bir bataklıkla kesilen, çalılıklarla ve sık fundalıklarla dolu, tenha bir ormandan geçiyordu. Bu bölge, eskiden Kızılderililere aitti; onlar, burada gizli ayinler yapar, şeytani kurbanlar sunarlardı. Ağaç gövdelerinde hâlâ birtakım tuhaf işaretler, bir zamanlar kutsal sayılan yerlere yerleştirilmiş taş yığınları ve burada yaşananların izleri duruyordu. Tom ormanın içine, çıplak ağaç kökleri ve yosunla kaplı nemli zeminde yürüyerek girmişti. Etraf sessizdi, yalnızca rüzgârın ağaç yapraklarını sallayan hafif hışırtısı duyuluyordu — sanki fısıltılar gibiydi — ve zaman zaman kurumuş bir dalın kırılışı duyuluyordu.

Tom sonunda bataklığın tam ortasına ulaştı. Burası, suların çekildiği, zeminin çıplak ve siyaha çalan kahverengi renkte, kalın yosun ve batak çamuruyla kaplı olduğu bir yerdi. Ayak bastığı yerler zaman zaman içine göçüyor, her adımda çamur sıçrıyordu. Orada burada, yerden çıkmış beyaz kuru ağaç kökleri yılan gibi kıvrılıyor, çürümüş kütükler arasında yosun tutmuş taşlar görünüyordu. Havanın ağır ve nemli kokusu, çürümüş yaprakların ve küflü toprağın keskin kokusuyla karışmıştı. Doğa burada sanki ölü gibiydi; ne kuş ötüyordu ne de bir yaprak kıpırdıyordu. Her şey sessiz, durgun ve uğursuzdu — neredeyse lanetliymiş gibi bir hava hâkimdi.

Tom yürürken bir an durdu; bastığı yerin altındaki toprağın çökerek, küt ve içi boş bir ses çıkardığını fark etti. Bastonuyla yere vurduğunda, bir şeyin tahta gibi yankılandığını duydu. Meraklanıp çubuğuyla toprağı eşelemeye başladı ve kısa sürede büyük, kabaca yontulmuş, küflü, eski bir kütüğün yarısı dışarı çıktı. Tom, bu tür kütüklerin burada bolca bulunduğunu biliyordu; çünkü burası eskiden bir Kızılderili mezarlığıydı, ve yerli kabileler savaşta ölenleri böyle yerlere gömerdi. Kütüğün gövdesine doğru çömeldiğinde, çürümüş kabuğu kaldırdı ve orada, yüzeyi simsiyah ama gözleri kıpkırmızı parlayan, tuhaf görünümlü, uzun boylu bir adamın kendisine baktığını gördü.

Tom geri çekildi. Adam oracıkta, büyük bir çam ağacının kütüğüne yaslanmış şekilde dikiliyordu. Üstü başı yosun ve kara toprak içindeydi; saçları uzun, yüzü ise kömür gibi karaydı — sanki yanan cehennemden çıkmış gibiydi. Gözleri keskin ve yanan bir parıltıyla bakıyordu. “Burada ne arıyorsun, Tom Walker?” diye sordu.

Tom, ilk başta bu adamın orada olduğunun farkında bile olmamıştı ve onun bir insan mı, ruh mu, yoksa başka bir yaratık mı olduğunu kestirememişti. Ama adam öylesine kararlı bir sesle konuştu ki, Tom hemen toparlandı ve yanıt verdi: “Ben bu arazide yürümeye hakkı olan biriyim. Kimseye ait değil, ben de istediğim gibi geçerim.”

“Benim toprağım,” dedi yabancı, yere bastonuyla sertçe vurarak. “Burası bana ait.”

“Sanmam,” dedi Tom, inatla. “Bu arazi Deacon Peabody’ye ait. O, bu bataklığı Kızılderililerden satın aldı.”

“Peabody mi?” dedi yabancı, gülerek. “O zaten bana ait.”

“Bak sen şu işe,” dedi Tom kendi kendine, adamın sözlerini küçümseyerek. “Demek Deacon Peabody de sana ait ha? Peki nasıl oldu da o kadar zengin oldu, ahlaklı bir adam olarak bilinir?”

Yabancı, kütüğe bastonuyla vurdu. “Bak,” dedi.

Tom, ağacın kabuğuna baktığında, üzerinde “Deacon Peabody” isminin kazınmış olduğunu gördü. Ama yazının çevresi çürümeye başlamış, ağaç neredeyse içten içe boşalmıştı. Şeklen hâlâ ayaktaydı ama özünde ölüydü.

“Onun gibi birçokları var,” dedi yabancı. “Sözde dindarlar, içi kof, iki yüzlüler. Dışarıdan sağlam görünürler ama içten içe çürümüşlerdir. Ben onları işaretlerim.”

Tom bu sözlerden hoşlanmadıysa da, yabancının açık sözlülüğünü takdir etti. “Pekâlâ,” dedi alaycı bir gülümsemeyle. “Sen kimsin o zaman, bu kadar insanı kendine ait sayan?”

“Ben burada uzun süredir varım,” dedi adam ağır ağır. “Bu orman bana aittir. Burası bana bırakılmıştır, ben de burada olan bitene göz kulak olurum. Kimi zaman toprağın altında yatanları alırım, kimi zaman da yaşayanlarla bir alışveriş yaparım. Bazıları bana Kara Adam der, bazıları Ormanın Efendisi, bazıları Eski Kazan Gözlü. Ama ben genellikle Old Scratch olarak bilinir.”

Tom biraz duraksadı ama hâlâ korkmuş görünmüyordu. Şeytanla yüz yüze olduğunu anlamıştı artık; ama onun doğasına göre, şeytanla karşılaşmak onu korkutmaktan çok ilgisini çekmişti. Üstelik, içinde az da olsa bir pazarlık hevesi uyanmıştı.

Old Scratch bastonuyla bir başka ağacı gösterdi. “Şu,” dedi, “Crowninshield adında bir adam. Korsanlar ve köle ticaretiyle zenginleşti. Onun da ismi burada yazılı.”

Tom kıkırdadı. “Demek sen zenginleri işaretliyorsun.”

“Ben,” dedi şeytan sakince, “dünyanın nimetlerini dağıtırım ama karşılığında bir şey alırım. Kimileri bilerek gelir bana, kimileri farkında bile olmadan. Herkesin bir bedeli vardır, Tom Walker.”

Bu sözler Tom’un kulağında çınladı. Şeytan açıkça ona bir teklifte bulunuyordu; ama Tom, hemen kabul etmeyecekti. Eve dönerken bu alışverişi uzun uzun düşündü. Ama bir konuda kararlıydı: bu pazarlığa karısı karışmamalıydı.

Tom eve vardığında, yaşadıklarını karısına anlatmamaya karar verdi. Fakat onun doğası gereği bir sırrı kendine saklaması mümkün değildi; bu yüzden sonunda olanları açıkladı. Karısı, şeytanla bir hazine karşılığında pazarlık yapılabileceğini duyunca hemen heyecanlandı. Gözü dönmüş bir şekilde, bu anlaşmanın kaçırılmaması gerektiğini söyledi. Tom ise, inatçılığıyla tanınırdı ve karısının bir şeyi bu kadar çok istemesi onun inadını körükledi. Sırf karısı istediği için, anlaşmayı reddetme eğilimindeydi.

Kadın, bu duruma çok öfkelendi. Kocasının şeytanla pazarlık yapmaması karşısında çılgına döndü ve sonunda kendi başına ormana gitmeye karar verdi. Ertesi sabah, koyun yolunu izleyerek ormanın içine yürüdü ve bataklıkta kayboldu. Ne kadar süre orada kaldığı, şeytanla ne konuştuğu tam olarak bilinmez. Fakat gün batımında eve geri döndüğünde yüzü asıktı ve hiçbir şey elde edememiş gibiydi.

Ertesi gün tekrar gitti ve bu sefer yanına bir sepet dolusu ev eşyası aldı – en iyi gümüş çay kaşıklarını, demir bir tavayı ve başka değerli şeyleri. Artık kesin kararlıydı: şeytana ne verilmesi gerekiyorsa verilecek, yeter ki hazineyi alsındı.

Ama bu gidişi onun son gidişi oldu.

Tom kadının uzun süre dönmemesi üzerine önce umursamaz davrandı. Sonra saatler geçince bir merak duygusuyla ormana gitti. Bataklığa vardığında, ormanın karanlık köşelerinde dolandı ve sonunda kadının gittiği yönü buldu. Orada, yere devrilmiş bir çam ağacının altında, sepetini buldu. Sepetin içinde onun getirdiği ev eşyaları duruyordu — ama kadının kendisi yoktu.

Biraz ilerde, bir ağacın gövdesine yapışmış bir önlük buldu. İçinde ne vardı dersin? Bir kalp ve bir karaciğer. Tom, bunları görünce bir an donakaldı ama ardından sırıttı ve “Pekâlâ, en azından bu sefer pazarlığı o kaybetmiş,” dedi. Karısının ölümüne üzüldüğü pek söylenemezdi; hatta içten içe hafif bir rahatlama hissetti.

Tom artık karısı ortadan kalktığına göre, şeytanla olan pazarlığı ciddi biçimde düşünmeye başladı. Birkaç gün sonra tekrar ormana gitti, aynı bataklıktaki ağacın altına geldi ve “Old Scratch” ile yeniden karşılaştı. Şeytan, onu sanki bekliyormuş gibi hiç şaşırmadı. Tom doğrudan konuya girdi ve hazineyi almak için ne yapması gerektiğini sordu. Şeytan, her zamanki gibi belirsiz konuştu ama sonunda alışverişin koşullarını açıkladı.

Ruhunun karşılığında, ona zenginlik, servet ve Boston’daki en büyük mali gücü teklif etti.

Tom başlangıçta biraz çekingen davrandı. Ne de olsa, açıkça ruhunu vermeyi kabul etmek kolay bir şey değildi. Kendisini hâlâ çok günahkâr biri gibi görmüyordu ve dine bağlılığını yitirmemiş sayıyordu. Bu yüzden pazarlık yapmaya çalıştı: anlaşmanın şartlarını biraz yumuşatmak, vereceği karşılık konusunda belirsizlik bırakmak istedi.

Şeytan kabul etti, ama bir şartla: Tom, Boston’da “para simsarı” (tefeci) olarak işe başlayacaktı. Yani insanlara yüksek faizle borç vererek geçinecek, onların yoksulluğundan faydalanacaktı. Bu öneri, Tom’un kulağına gayet hoş geldi. Zaten karısı kadar açgözlüydü ve başkalarının sıkıntısından para kazanmak onu rahatsız etmiyordu. Hemen kabul etti. Şeytanla el sıkıştılar — bu el sıkışma, sıradan bir jest değildi; buz gibi, kuru ve yanık bir elle yapılan ürkütücü bir dokunuştu. Tom anlaşmayı kabul ettiği anda, arkasındaki ağaçlardan biri gürültüyle yere yıkıldı — tıpkı bir ruhun teslim alınması gibi.

Kısa süre sonra Tom şehir merkezine yerleşti. Yeni, gösterişli bir işyeri açtı ve kredisi tükenmiş, borç içinde yüzen insanlara faizle para vermeye başladı. İnsanlar, borç almak için onun kapısında sıraya girerdi. Ama Tom acımasızdı: vadeleri gelince borçluları kovar, teminat olarak verilen malları anında haczederdi. Ne yaşlıya acırdı ne dullara; öyle ki, Boston’daki en zengin tefeciler arasında anılır olmuştu.

Zamanla Tom daha da zenginleşti. Ancak aradan yıllar geçtikçe yaşlandığını ve bir gün anlaşmanın karşılığını vermesi gerektiğini fark etmeye başladı. Vicdanı arada sırada uyanır gibi oldu. Bu yüzden eline bir İncil aldı ve sürekli cebinde taşımaya başladı. Masasının çekmecesinde de bir tane bulundururdu. Fakat bu dindarlık daha çok bir sigorta poliçesi gibiydi; çünkü hâlâ eski acımasız işlerini sürdürüyordu.

Ne zaman günahkâr birini azarlasa ya da ahlaktan söz etse, çevresindekiler gizlice gülerdi; çünkü Tom’un dindarlığı, onun vicdanını temizlemekten çok, korkularını bastırmak içindi. Gerçek bir tövbe değil, gecikmiş bir önlemden ibaretti.

Tom, her zamanki gibi sertlikten taviz vermeyen biri olarak, borç verdiği adamlardan birine baskı yapıyordu. O gün, yaşlı bir adam, yıllardır ödediği borçların artık onu yoksulluğa sürüklediğini söyleyerek, biraz daha süre istedi. Tom, alaycı bir şekilde güldü ve acımadan adamın mallarını haczetti. Adam, çaresizlik içinde Tom’a yakardı, “Tanrı aşkına merhamet et!” dedi.

Bunun üzerine Tom, gururla ve meydan okuyarak haykırdı:
“Eğer bu parayı senden aldıysam, şeytan gelip beni alabilir!”

Söz ağzından çıkar çıkmaz, üç güçlü darbe duyuldu — sanki kapı çalınıyordu. Tom irkildi. Çalışma odasının kapısı ardına kadar açıldı ve kapıda uzun boylu, simsiyah giyinmiş, yüzü tanınmaz bir adam belirdi. Gözleri yine o korkunç kızıllıkla parlıyordu. Adam hiçbir şey söylemedi. Elini uzattı.

Tom’un bir şey demesine fırsat kalmadan adam onu yakaladı. Tom’u, büyük bir hızla dışarı çıkardı; dışarıda, kara kürklü, gözleri alev gibi yanan bir at bekliyordu. Atın eyerinde ne sele vardı ne üzengi. Adam, Tom’u ata fırlattı, kendisi de arkasından atladı. At kişneyerek havaya sıçradı, sonra dört nala ormana daldı — ve bir daha Tom Walker’ı gören olmadı.

Aynı gün akşamüstü, şehirde söylentiler dolaşmaya başladı. Tom’un ofisine gidenler, masanın üzerindeki İncil’in toz kaplı olduğunu, çekmecedeki kutsal kitabın ise orada olmadığını fark etti. Hizmetçisi, Tom’un atının sabah çamura batmış hâlde, boş bir şekilde geri döndüğünü söyledi. Tom’un evi — gösterişli ama sevimsiz olan o büyük bina — bir anda tutuştu. Komşular koşup yetişmeye çalıştı ama bina alev içinde çöktü. Ahırlar, sandıklar, defterler, hatta para kasaları bile yok olmuştu. Her şey toprak olmuştu. Sanki Tom’un dünyadaki izleri, o an silinip gitmişti.

Yıllar sonra hâlâ insanlar onun adını anarken ürperir, ormana yalnız girmez olmuştu. Ve bazıları, bataklığın derinliklerinde hâlâ geceleri bir atın kişnediğini, zincirlerin süründüğünü, kuru dalların kırıldığını duyduklarını iddia ederdi.

Washington Irving

(3 Nisan 1783 – 28 Kasım 1859) 

19. yüzyılın başlarında yaşamış Amerikalı kısa öykü yazarı, deneme yazarı, biyografi yazarı, tarihçi ve diplomattır .

Bir yanıt yazın