Aklın Kötüye Kullanılamayacağına Dair İddia Üzerine..

0
4_cernobil1-620x375

Bize bir yetinin kötüye kullanılamayacağı söylendiğinde, ilk tepkimiz ya bu yetinin hiçbir şekilde kullanılabilir olmadığına ya da onun zaten doğası gereği kötü olduğuna hükmetmektir. Çünkü iyi, yalnızca özgürlük bağlamında düşünüldüğünde iyidir ve aynı nedenle kötü olan şey de, özgürlüğün bir yönü veya kullanımı olarak mümkündür. Böylece, iyi olarak adlandırılabilecek her şeyin, aynı zamanda kötüye kullanılabilmesi gerekir; yoksa özgürlükten değil, zorunluluk ya da doğrudan doğal bir eğilimden söz etmiş oluruz. Eğer bir yeti hiçbir şekilde kötüye kullanılamıyorsa, o hâlde ya kullanılamaz, yani etkisizdir, ya da kendisi doğrudan kötüdür — çünkü yalnızca zorunlu olarak kötüye hizmet ediyordur. Aksi takdirde, bu yetinin “kötüye kullanımı” yalnızca bir kelime oyunu olur; çünkü aslında kullanımı yoktur, yalnızca edilgin bir işleyişi vardır. Gerçek anlamda iyi olan her şey, özgürlüğün bir meyvesi olarak hem olumlu hem olumsuz yönleriyle mümkündür; bir başka deyişle, iyi ve kötü, aynı kökten, aynı imkân zemininden doğarlar: özgürlük. Bu nedenle akıl gibi bir yetinin kötüye kullanılamayacağını ileri sürmek, ya onun gerçek anlamda kullanılabilir bir yeti olmadığını ya da zaten kötülüğün aracı olduğunu ima eder — ki bu durumda “kötüye kullanımı” ifadesi abestir.

Ancak, bu bağlamda özellikle ele alınan “akıl” yetisinin ne anlama geldiği konusunda ciddi bir belirsizlik söz konusudur. “Akıl” ile yalnızca bilgi edinme yetimiz mi kastediliyor, yoksa pratik yetilerimizle, irademizle bağlantılı bir kapasite mi? Eğer “akıl”dan yalnızca soyutlama yapan, mantıksal çıkarımlar yürüten ve nesneleri sınıflandıran bir güç anlaşılıyorsa, bu tarz bir akıl zaten değer üretmez; ne iyi ne kötü olabilir, yalnızca nötrdür. Fakat bu tür bir akıl, asıl anlamda akıl değildir; o yalnızca zihnin işlevidir. Gerçek akıl, özgürlükle, ahlaki iradeyle bağlantılıdır ve bu bağlamda daima hem iyiye hem kötüye yönelme kapasitesine sahiptir. İnsanı hayvandan ayıran, yalnızca hesaplama değil, değer tayin etme, yükümlülük hissetme ve özgürlüğü deneyimleyebilmedir — ve bu, aklın pratik yönüdür. Bu yön ise açıkça kötüye kullanılabilir; çünkü insan, özgürlüğü sayesinde hem yükümlülüğünü yerine getirebilir hem de onu inkâr edebilir.

Zira şöyle denir: Akıl kötüye kullanılamaz. Oysa hakikatte yalnızca akıl kötüye kullanılmakla kalmaz; hatta en kötü ve en tehlikeli biçimde kötüye kullanılabilen şeydir de. Çünkü kötülüğün en yüksek, yani en yoğun ve ruhsal biçimi, yalnızca akıl aracılığıyla mümkündür. Bu nedenle, yalnızca duyusal olan bir varlık, saf duyuların dünyasında ne kadar korkunç şeyler yapıyor olursa olsun, ona yine de mutlak anlamda kötü denemez; çünkü o bunu akıl yoluyla, yani bilinçli olarak yapmamaktadır. Onun davranışları, öfkenin, şehvetin, açlığın ya da başka bir doğal itkisel dürtünün etkisiyle ortaya çıkar. Böyle bir varlık yalnızca doğaya tâbidir; dolayısıyla onu suçlamak, doğrudan doğayı suçlamaktır. Oysa insan gibi bir varlık, yalnızca doğaya değil, aynı zamanda akla da sahipse — ve daha da önemlisi, özgür iradesi varsa — işte o zaman, doğa tarafından yönlendirilse bile kendi aklını ve özgürlüğünü kullanarak bu yönelimi sorgulama, değiştirme ve aşma kapasitesine sahiptir. Dolayısıyla, kendi aklını kullanarak kötü olanı seçtiğinde, artık yalnızca doğanın değil, kendi kendisinin de failidir.

Bu nedenle, aklın kötüye kullanılamayacağı yönündeki iddia, ancak onun gerçek işlevini göz ardı edenler açısından savunulabilir. Çünkü aklın gerçek işlevi, yalnızca nesneleri tanımak, sınıflandırmak ya da araçsal amaçlar için hesap yapmak değildir; daha ziyade, hakikatin, adaletin, iyiliğin ve mutlak olanın bilgisine yönelmektir. Eğer akıl bu yüksek işlevinden saparak yalnızca araçsal bir hesaplama aracı hâline gelir ya da yalnızca hazlara hizmet eden bir hizmetkâr durumuna düşerse, işte o zaman kötüye kullanılmış olur. Hatta diyebiliriz ki, insanın içinde ahlaki bozulma başladığında, bu bozulma en önce aklın yozlaşması biçiminde görünür: yani akıl, artık hakikate değil, hileye ve kurnazlığa hizmet eder. O hâlde, kötüye kullanılamayan bir akıl, ya işlevsizdir ya da zaten yozlaşmıştır — yani ya hiç işlemeyen bir organdır ya da tümden kötülüğe angaje olmuştur. Her iki durumda da, onun özgür bir yeti olduğu iddiası ortadan kalkar.

Bu bakımdan, saf akıl — eğer gerçekten özgürse — yalnızca iyiye değil, kötüye de yönelme imkânına sahiptir. Ve hatta bu yönelme, yalnızca hatalı akıl yürütme biçiminde değil, doğrudan bilinçli bir saptırma, sahtekârlık ve karanlık bir niyetin ürünü olarak da gerçekleşebilir. İşte bu yüzden, insanın aklı, meleklerin aklından çok daha tehlikelidir; çünkü insan, iyiliği bildiği hâlde kötülüğü de seçecek kadar özgürdür. Kötülük, aklın dışındaki bir karanlıktan değil, doğrudan aklın kendisinden zuhur ettiğinde en yoğun hâlini alır. Bu yüzden en büyük kötülük, kör cahillikten değil, aydınlatılmış ama sapmış bir akıldan gelir.

Kötüye kullanılmayan bir akıl düşüncesi, sanki akıl başlı başına kendi başına ayakta duran, yanılmaz bir ışık kaynağıymış gibi ele alınır. Oysa bu doğru değildir. Akıl, tıpkı bir göz gibi, yalnızca görme yetisi değildir; aynı zamanda neye bakacağı, neyi seçip odaklayacağı konusunda da bir yönelime, bir iradeye dayanır. Göz, ister karanlığa ister ışığa çevrilsin, bunun kararını veren başka bir güçtür — tıpkı aklın iyiye mi kötüye mi hizmet edeceğine karar veren kalpten veya daha doğrusu, insanın içsel eğiliminden doğan bir güç gibi. Dolayısıyla akıl, tek başına kendiliğinden iyi olamaz. Onun hangi yöne çevrileceği, hangi hizmete koşulacağı, insanın bütün ruhsal varlığına, özellikle de iradesine bağlıdır. Bu yüzden, yalnızca düşünmenin varlığı, düşüncenin iyiye yöneldiğini göstermez. Tıpkı bıçağın varlığının, onun iyi amaçlarla kullanıldığını göstermediği gibi.

Üstelik, aklın kötüye kullanımı çoğu zaman doğrudan bir yalanla değil, hakikatin taklidiyle kendini gösterir. Bu taklit, bazen gerçek hakikatten ayırt edilemeyecek denli ustalıklıdır. Ve böylece akıl, kötülüğe hizmet ederken kendini hâlâ iyi ve doğru olarak sunabilir. Bu türden bir sahtekârlık, cehaletin basitliğinden çok daha tehlikelidir. Çünkü burada söz konusu olan şey, hakikatin görüntüsüyle aldatmaktır — hakikatin kendisi değil. Ve bu durum, ancak aklın kötüye kullanılabilmesiyle mümkündür. Çünkü yalnızca akıl, hakikatin biçimini taklit edebilir; duyular ya da basit tutkular böyle bir şeye muktedir değildir.

Bu nedenle, “akıl kötüye kullanılamaz” sözü, yalnızca aklın işlevinin ne olduğunu ve insan ruhundaki yerini anlamayanlar için anlamlı olabilir. Gerçekte ise, aklın kötüye kullanımı, kötülüğün en gelişkin biçimi olarak karşımıza çıkar. Bu, şeytani olanın alanıdır; çünkü şeytan da bir bakıma aydınlık bir ruhtu, fakat iradesini hakikate değil, kendi yücelmesine adadı. İşte burada akıl, yalnızca doğrudan yalan söylemekle kalmaz, aynı zamanda kendi ışığını — yani hakikat izlenimini — karanlığa hizmet için kullanır. Ve bu tür bir kötüye kullanım, hiçbir doğal eğilimin, hiçbir tutkusal yönelimin ulaşamayacağı derinlikte bir kötülük üretir.

Ve yine bu nedenle, ahlaki anlamda sorumluluk taşıyan gerçek bir eylemin var olabilmesi için, aklın yalnızca doğruyu bilmesi değil, aynı zamanda onu istemesi, yani iyiye yönelmiş bir iradeyle birleşmesi gerekir. Aksi takdirde, akıl sadece kuru bir düşünme aygıtı olarak kalır. Birçok insan doğruyu bilir ama onu istemez; doğruluğu kabul eder ama onunla uyum içinde yaşamaz. Bu durumda, akıl ne kadar yüksek ve keskin olursa olsun, kötüye kullanılmaktan azade değildir. Hatta tam tersine, o yüksek akıl ne kadar bağımsız ve gelişmişse, kötülüğe yönelme gücü de o kadar artar. Çünkü aklın sağladığı bütün araçlar, özgür iradenin emrine verilmiştir — ve özgür irade, özünde hem iyiye hem de kötüye açılmıştır.

Sonuç olarak, aklın kötüye kullanılamayacağı yönündeki iddia, yalnızca özgürlüğü reddeden, insanı bir makineye indirgeyen sistemler açısından savunulabilir. Oysa özgürlüğün kabul edildiği yerde, iyi kadar kötülük de mümkündür — ve ikisi de aynı kökten, yani özgür akıldan doğar. Dolayısıyla, gerçek anlamda iyi yalnızca kötü olasılığına açık bir durumda anlam kazanır. Ve işte tam da bu yüzden, ahlaki hayatımızın kalbi olan akıl, hem en yüce hem de en tehlikeli yetimizdir: en yüksek ışığın kaynağı olduğu kadar, en derin karanlığın da habercisi olabilir.

_______________________________________________________________________________________________________________

Franz Xaver von Baader 

Alman filozof, sosyolog ve ilahiyatçı (Münih, 27 Mart 1765 – Münih, 23 Mayıs 1841). Katolik laik, modern ekümenik hareketin kurucusu, 1826’dan itibaren Münih’te ilahiyat profesörü. Ekümenik ve siyasi birliği sağlama çabaları, 1815’te Rusya, Avusturya, Prusya ve Fransa arasında bir güvenlik antlaşması olan Kutsal İttifak’ın oluşturulmasına katkıda bulundu. Kabala ve Jakob Böhme’den etkilenen ve Friedrich Wilhelm Joseph Schelling ve Fransız mistiklerine yakın olan  felsefesinde , bilgiyi insanın ilahi zihin ve bilgiye katılımı olarak anlıyordu, ancak Tanrı’nın kendini insanda geliştirmesi ve onun aracılığıyla kendini ilksel temellerden kurtarması şeklinde. Başlıca eserleri: Bilgi Mayası (I–IV, 1822–24), Spekülatif Dogmatizm (I–V, 1827–28).

Bir yanıt yazın