Aristoteles_Logica_1570_Biblioteca_Huelva-scaled

İlk Felsefeden Ousiolojiye: Aristoteles’in Metafiziği ve Logos Öğretisi

ÖZET
Aristoteles’in felsefesini daha iyi kavratmak amacıyla, burada logos (söylemsel akıl) ve nous (sezgisel zihin) kavramlarının ve onun diyalektik yöntemindeki karşılık gelen işlevlerinin kısa ama doğru bir açıklamasını sunmak istiyorum. Diyalektik, Aristoteles külliyatının (corpus Aristotelicum) tüm başlıca eserlerinde kullanılmıştır; filozofun insanın kozmik düzen içindeki yerini noetik (zihinsel) olarak kavrama ve felsefi olarak açıklama çabasında ve eudaimonia (esenlik, iyi yaşam) arayışında temel bir araç olmuştur.

Aristoteles’in insan doğasına ve onun etik, politik ya da zihinsel mükemmellik düzeylerindeki erdemli etkinlik potansiyeline dair kavrayışı, onun ontolojisi (varlık anlayışı) ve ousiolojisi (öz/cevher anlayışı) içinde daha derin köklere sahiptir. Bu nedenle böyle bir toplu açıklama, filozofun etik ve politik görüşlerinin doğru şekilde değerlendirilmesi açısından uygun bir bağlam sağlayacağı için faydalı olacaktır.

Analizimizden açıkça görülecektir ki, Aristoteles hem Batı’da hem de Doğu’da tarihsel nedenlerle yanlış anlaşılmıştır. Bu nedenler, konumuzu daha ileri aşamalarda tartışırken açıklığa kavuşturulacaktır.

ANAHTAR KELİMELER: Aristoteles, rasyonalite, logos, nous, eudaimonia, ontoloji, ousioloji, felsefe, diyalektik, insan, kozmos.

GİRİŞ

İnsanı akıl sahibi ve —daha da önemlisi— noetik (zihinsel/sezgisel) bir varlık olarak kavrayan Aristoteles anlayışına yeni bir yorum sunarak, Aristoteles’in aslında yalnızca Avrupa’ya ve “Batı rasyonalizmine” ait bir temsilci değil, sahici bir Helen ve Platoncu filozof olduğunu göstermeye çalışacağım.

Bu doğrultuda, onun çeşitli eserlerini okurken şunu aklımızda tutmalıyız: mantık, ontoloji, psikoloji, etik, siyaset ve tüm insan deneyimi alanlarındaki temel kavramlar, Aristoteles’in sıkça vurguladığı gibi, pollachos legomena yani birden çok anlamı olan, çok anlamlı ve muğlak terimlerle ifade edilmiştir.

Bu türden bir okuma, Aristoteles’in felsefesini doğru anlamamız ve belki de daha adil bir şekilde değerlendirmemiz için bize anahtar sağlayacaktır. Zira onun Tanrı ve insan, doğa ve polis (şehir-devleti), şiirsel ve zihinsel etkinlik, etik ve siyaset, kişisel erdemler ve ortak iyilik hakkındaki görüşleri onun için ontolojik olarak birbirine bağlıdır. Bu görüşler, felsefi bir çekim ve sempati ile birbirini tutan organik bir bütünün parçalarıdır.

Bu karmaşık bütün, özellikle Platoncu Sokrates tarafından geliştirilen ve Aristoteles tarafından mükemmelleştirilen diyalektik yöntemiyle sistematik olarak araştırılabilir.

Aristoteles ve diğer Platoncu filozoflar için, yukarıda sözü edilen konulardan herhangi birine yapılacak bir araştırma, kaçınılmaz olarak ontolojik olarak bağlantılı olan diğer tüm konulara da yol açacaktır. Örneğin, insanı politik bir hayvan ve Helen polisinin bir vatandaşı olarak anlayıp, onun etik/siyasi telosunu (amacını, ereğini, nihai iyiliğini) belirlemeye çalışmak, insanın “insan olarak ne olduğu” sorusunu gündeme getirecektir. Bu da bizi psikolojiye, ontolojiye, kozmolojiye, teleolojiye ve nihayetinde doğal teolojiye yönlendirecektir.

Aristoteles’e göre, “insanın iyiliği” her bir vatandaşın ve hepsi birlikte özgür bir Helen polisinin oluşturduğu siyasi topluluğun iyiliğiyle özdeştir.

Aristoteles ve Batı Akılcılığı

Aristoteles’in öngördüğü şekilde, bir bütün olarak Helen polisinin (şehir-devletinin) örgütlenmesi, vatandaşlarının her birinin ve tümünün doğal olarak sahip oldukları fiziksel, psişik, mantıksal ve noetik (zihinsel/sezgisel) yetileri gerçekleştirmelerine imkân tanımalıdır. Böylelikle, doğaları ve kültürel koşulları gereği en iyi olanlar mükemmelliğe yükselebilirlerdi.

Aristoteles’in diyalektik yöntemiyle çizdiği bu yol, insan mükemmelliğinin ve aydınlanmasının zirvesine çıkar. Bu yol esasen gerçek filozof, yani bir Helen polisinin ideal yurttaşı tarafından izlenmelidir; bu yurttaş, Hellenistik mitoloji ve dramalardaki keçi-adamdan (satyr) Platoncu felsefenin tanrısal bilgeliğine sahip insana (sage) doğru kahramanca bir ontolojik mesafeyi kat eder.

Aristoteles’in Etik ve Politika anlayışlarını doğru kavrayabilmek için bunları onun Metafizik ve De Anima (Ruh Üzerine) adlı eserlerinin bağlamında değerlendirmek gerekir. Ona göre, aynı düzenleyici ilke, Tanrısal Nous (Zihin) biçiminde kozmosun tamamına nüfuz eder ve bireysel insan ruhunda da insanın logos (söylemsel akıl) ve nous (sezgisel akıl) biçiminde bulunur. Bu iki akıl biçiminin tezahürleri, toplumsal örgütlenmelerin ve doğal birliklerin tümünde, örneğin ailede ve poliste gözlemlenir.

Ancak Aristoteles’in erdem kuramının günümüz toplumları için hâlâ geçerli olduğunu ileri sürerek ona daha açık görüşlü yaklaşmaya çalışan A. MacIntyre bile bu önemli noktayı gözden kaçırmış görünmektedir.

Aristoteles, açık görüşlü ve sağduyulu bir filozof olarak, devrimci bir propagandacı değil de bir doğa bilimci gibi davranarak, herhangi bir poliste yalnızca az sayıda vatandaşın bu mükemmellik seviyesine ulaşabileceğini görebiliyordu. Zira özgürlük ve eğitim gibi demokratik eşitlik koşulları sağlansa bile, doğal yetenek gibi başka önemli bir etken vardır. Aristoteles, iyi bir biyolog olarak bu faktörün önemini kabul ederken, günümüzde bu gerçek çoğu zaman “insan hakları” söylemleriyle göz ardı edilmektedir.

Aristoteles’e göre, tanınan “haklar” yurttaşın haklarıdır ve bu haklar, yurttaşın şehir devletinin ortak iyiliğine olan fiilî ya da potansiyel katkısıyla orantılı ve karşılıklıdır.

Bu durumda “gerçek filozof” —ölümlü insanlar arasında tanrısal bir kişi— olarak tanımlanır. Gerçek bir bilgelik âşığı, hakikati özgürce, bağımsızca ve özerk bir şekilde ararken; aynı zamanda etik açıdan kusursuz bir yaşam sürerek, nefsin haz odaklı, hayvani zevklerinden vazgeçer ve yıldızlara, yani Tanrılara doğru yükselir.

Bu görüşe göre Pythagorasçılar arasında, ölümlü insanlarla ölümsüz Tanrılar arasında bir “varlık” kategorisi daha vardır ve bu, öğretmenleri Pythagoras tarafından temsil edilir. Platon’a (Şölen, 212a) ve Aristoteles’e göre (Nikomakhos’a Etik, 1177b–1178a), gerçek filozof, ölümsüz Tanrıların dostluğuna layık tek ölümlüdür.

Epikurosçulara göre ise —örneğin Lucretius— Epikuros’un öğretilerine uyan kişi “insanlar arasında bir Tanrı gibi” yaşar; zira “ölümlülükle bağını yitirir, tanrısal nimetler arasında yaşar.”

Ne var ki bu soylu felsefe anlayışı, Hristiyan Avrupalıların tarihinde “Batı felsefesi” adı altında büyük ölçüde kaybedilmiştir.

Gelişmiş yorumum ışığında açık hale gelecektir ki, Platoncu Aristoteles —tıpkı Platoncu Sokrates gibi ve daha sonra Plotinos gibi— felsefenin insanı mükemmelleştirme gücüne dair yüksek bir görüşe sahipti. O, gerçek bir bilgelik âşığının, sevgi merdivenini (scala amoris) adım adım tırmanarak, ruhu ve zihni üzerinde yavaş yavaş çalışan bir süreçle, insan ile İlahi olan arasında temas kuracağına inanıyordu.

İçimizdeki ilahi olan —nous (sezgisel akıl, insan mikrokosmosundaki noetik ışık)— ile makrokosmosun Nous’u (Evrensel Akıl) aynı özdendir.

Böyle ayrıcalıklı noetik temas ve aydınlanma anlarında, harekete geçmiş insan zihni hem kendini tanıma hem de “Öteki”ni —ilahi Noetik Varlığı— tanıma yetisi kazanır. Böylece insan, en Yüce Tanrı’ya —sonsuz etkinliğe sahip Zihne— sevgili bir varlık hâline gelir. Bu Tanrı, kozmosu, sanki düzenli ve sonsuz bir dansın cazibesiyle, baştan çıkarıcı bir güçle harekete geçirir.

Bu şekilde, Aristoteles’in uzun diyalektik yolunun sonunda felsefi bir apotheosis (tanrılaşma) meydana gelmiş görünür. Bu noktada logos (söylemsel akıl), harekete geçmiş insan nous’unun sezgisel ve üstün gücüne boyun eğer.

Burada insan; yaşayan, duyumsayan, akıl yürüten, noetik, toplumsal, politik, şiirsel ve potansiyel olarak tanrısal bir varlık olarak kavranır; ve artık gerçekten tanrısal olur — aniden, hatta kendini bilerek.

Böylece felsefi olarak mükemmelleşmiş Helen yurttaşı, tam anlamıyla aydınlanmış olur. Yani gerçekleşmiş ve etkin insan zihni, birdenbire bir kendilik farkındalığı parıltısıyla kavrar ki: doğası gereği insan, Tanrısal Zihin’le homoousion’dur — yani aynı özden (ousia) gelmektedir.

Aristotelesçi diyalektik yolun izinden gidersek şunu görebiliriz: sonsuza dek etkin olan İlahi Akıl (Nous) ile diyalektik olarak yetkinleşmiş (ve böylece noetik olarak dönüşmüş) gerçek filozofun zihni, özsel olarak aynı şeydir.

Sonuçta bu iki varlık, birbirine derinden bağlı iki dost olarak tanınır.

İşte bu, aydınlanmanın yoludur ve benim Platoncu Aristoteles yorumumun ilerleyen sayfalarda tümüyle açığa çıkaracağı şey de budur. Bu yol, uygun şekilde Aristoteles’in “diyalektik yolu” — via dialectica — olarak adlandırılabilir.

Bu yeni ışık altında, Aristoteles’in felsefesi ve onun ait olduğu Platonik gelenek, dar anlamda tanımlanan “Batı rasyonalitesi”ne kıyasla, Doğu düşünce tarzlarına (özellikle Hint düşüncesine) daha yakın görünür.

Burada “Batı rasyonalitesi” terimiyle genellikle, ratio denilen hesaplayıcı ve araçsal akıl kast edilir; bu akıl, utilitas’a (faydacılığa) hizmet eder. Yani yararcı, teknolojik ve ideolojik hedeflere yönelmiştir ve bu özellikler, çağdaş ve modern Batı felsefesini çeşitli maskeler altında nitelemektedir: örneğin İngiliz “mantıksal çözümleme” anlayışı, Baconcu “bilimsel yöntem” ve Marksist “bilimsel sosyalizm” gibi.

Aynı şekilde, sahici bir Helen ve Platoncu filozof olarak Aristoteles, Batı’da karikatürize edilerek çizilen “hizmetçi filozof” figüründen çok farklı, çok daha iyi ve daha soylu biri olarak ortaya çıkacaktır.

Çünkü Aristoteles Batı’da şu iki biçimden biriyle daraltılarak sunulmuştur: ya skolastik teolojinin hizmetindeki bir mantıkçı ve rasyonalist olarak; ya da teknokratik modern bilimin hizmetinde bir deneyci ve çözümleyici düşünür olarak.

Bu ikili Aristoteles portresi —ister Ortaçağ ister modern Avrupa’ya ait olsun— tarihsel gerçeklikteki Helen filozofunun diyalektik bütünlüğüne hiç benzemez.

Zira onun felsefi zihni, tüm şu çeşitli görevleri yerine getirmek istiyordu:

Kozmosun tamamını noetik (zihinsel/sezgisel) bir şekilde görmek,

Her tür varlığın formunu ve işlevini anlamak,

İnsan’ın bir polis yurttaşı olarak telosunu (ereğini, amacını) ve eserlerini kavramak,

Kozmos’un ebedî güzelliğine hayranlık duymak,

Ve bu kozmosta Tanrı’ya (Kozmik Akıl olarak) ve insanın noetik benliğine uygun bir yer bulmak.

Çünkü bu insan-noetik-benlik (yani nous), iyi donanımlı bir insan ruhunda potansiyel olarak bulunan bir mikrokozmos tanrısı olarak görülüyordu.

Dolayısıyla Batı’nın bize sunduğu filozof portresi, Aristoteles’in metinlerinde sergilenen o esnek ve çok yönlü diyalektiğin keskinliğini karşılayamaz.

Benim tezimin amacı da tam olarak bu “öteki Aristoteles”i, yani Platonik felsefenin içindeki Aristoteles’i gün yüzüne çıkarmak ve yeniden canlandırmaktır — çünkü bu şimdi gereklidir ve yakın gelecekte her zamankinden daha fazla gerekli olacaktır.

Zira bugün artık, Leninist ve Maoist versiyonlarıyla uygulamaya konmuş sözde “proleterya diktatörlüğünün” Marksist “bilimsel sosyalizminin” küresel düzeyde başarısızlığa uğradığı, tarihsel bir gerçektir.

Onun çöküşüyle birlikte, insanlığın acı verici bölünmeleri (aşina olduğumuz kabile milliyetçiliği, tektanrılı hoşgörüsüzlük ve mezhepçi fanatizm hatları boyunca) küresel ölçekte yeniden yüzeye çıkmaya başlamıştır.

Bu nedenle kaybedilen Helen felsefesi ruhunu yeniden canlandırmak gereklidir.

Dinsel hoşgörü, felsefi çoğulculuk ve Helen hümanizmi ruhuna günümüzde ihtiyaç duyulmaktadır — hem de hassas ruhlar ve uzağı görebilen zihinler tarafından derinden hissedilen bir ihtiyaçtır.

Aristoteles’in Logos’tan Nous’a Geçişi

“Akılcılık” (rationality) kavramının Batı’da nasıl kök saldığını keşfetmek isteyen herkes için, Aristoteles makul bir çıkış noktası (terminus a quo) gibi görünür. Zira daha önceki iki yazıda gördüğümüz gibi, Avrupa felsefe tarihçileri, logos (söylemsel akıl) kavramını temel alan Helen felsefesinin Platon ve Aristoteles’te doruğa ulaştığını düşünür.

Bu iki filozof birbirine öğretmen ve öğrenci olarak yakın ilişkideydi. Dahası, Ortaçağ Batı Dünyası’nın Antik Helen felsefesine dair bildiği az şey, esasen Aristoteles’in mantığına — meşhur Organon’a — dayanmaktaydı.

Bu nedenle, bu tür bir araştırmacı için şu sorular özel önem taşır:

Aristoteles, son birkaç yüzyılda Avrupa’da yükselen rasyonalist ve teknokratik bilimin “ilk nedeni” midir?

“Batı akılcılığı”, bu belirli anlamda, gerçekten Aristoteles’in felsefesinde mi kök bulur?

Aristoteles’in felsefesi, tahrif edilmeden ve yöntemi yanlış uygulanmadan, Avrupa güçlerinin Afrika, Amerika ve Asya üzerindeki sömürgeci tahakkümünü meşrulaştırmak için ileri sürdükleri kültürel üstünlük iddialarını haklı çıkarabilir mi?

Son olarak, “akıl” (reason) ve “akılcılık” (rationalism) terimleri gerçekte ne anlama gelir? Ve Aristoteles gerçekten “Batı akılcılığı”nın köküdür diyebilir miyiz?

Bu karmaşık soruların cevabı elbette basit olamaz. Verilecek yanıt, “ratio” kelimesine yüklenen anlama göre olumlu ya da olumsuz olabilir. Zira bu kelime, çok anlamlı Helence “logos” kelimesini Latinceye çevirmek için yapılan beceriksiz bir girişimdi.

Antik Helen dili ve edebiyatında logos kelimesi, Proteus’un yüzleri gibi birçok anlam ve nüans barındırır. Temel olarak şu demektir: anlamlı ve manalı söz, yani insan (tercihen Helen) dilinin ve insan zihninin düşünce, kavram, duygu ve imgelerinin sözlü ya da yazılı biçimde simgesel olarak dışa vurumu.

Bu geniş anlamıyla, yalnızca büyük Helen filozofları değil, doğuştan gelen logos yetisini dikkatli ve anlamlı bir şekilde kullanmaya hazır olan her sağlıklı insan, doğası gereği akıllı ve rasyonel bir varlıktır.

Bilgi Kuramı Bağlamında Aristoteles ve “Batı Akılcılığı”

Epistemik (bilgibilimsel) bir kavram olarak rasyonalizm, günümüzde bilgi kuramı ve epistemoloji başlığı altında yaygın biçimde kullanılmakta ve felsefe tarihinin anlatımında empirizm (deneycilik) ve sezgicilik (intüisyonizm) ile karşıtlık içerisinde ele alınmaktadır.

Rasyonalizmin yöntemi “tümdengelimci” olarak adlandırılır. Çünkü bu yöntemde, bilgi süreci genel, apaçık ve aksiyomatik önermelerden başlayarak; bu önermelerin uygun kıyas yapılarıyla birleştirilmesi yoluyla, zorunlu olarak çıkan sonuçlara ulaşır.

Bu anlamda; matematikçi ve filozof olan Pythagoras, Descartes ve Russell gibi düşünürler “rasyonalist” olarak değerlendirilir. Bu kişiler, güvenilir bilimsel bilginin ancak bu varsayımsal ve tümdengelimli akıl yürütme yöntemiyle elde edilebileceğine inanmışlardır.

“Saf rasyonalistler” olarak, duyusal deneyim yoluyla sağlanan verilere güven duymazlardı.

Bu noktada, onlar; Demokritos, Epikuros ve Hobbes gibi örneklerle temsil edilen empirist filozoflardan keskin biçimde ayrılırlar. Çünkü empiristler için, gerçek dünya hakkında güvenilir bilgi sağlayan tek kaynak duyulardır — ve bu dünya, duyularla algılanabilir olanla özdeştir.

Peki o hâlde Aristoteles bu bilgi anlayışlarının neresinde durmaktadır?

O bir rasyonalist midir ve gerçekten “Batı akılcılığının kökü” olarak görülebilir mi? Yoksa Kant’ın da ileri sürdüğü gibi, onu empirist saflarına mı yerleştirmeliyiz?

Gerçeğe daha yakın olan şu ifadedir: Aristoteles hem empirist hem rasyonalisttir; çünkü o bir diyalektikçi ve aynı zamanda sağduyulu bir filozoftur.

Aristoteles’in sağduyusu ve açık görüşlülüğü, ona her iki tarafın da belirli bir anlamda haklı olduğunu —ama hiçbirinin tüm hakikate sahip olmadığını— görme imkânı tanımıştır. Bu konuda da, pek çok başlıkta olduğu gibi, Aristoteles kesinlikle bir “dogmatik” değildi.

Daha önceki bilgi kuramlarının diyalektik eksikliklerini eleştirel biçimde değerlendiren Aristoteles, hem duyuların önemini övebilmiş hem de empirizmi eleştirebilmiştir.

Aynı şekilde o, kıyası (syllogismos) ve matematikte kullanılan tümdengelimsel yöntemi tanımlayabilmiş; ama aynı zamanda, doğru kıyasların ana önermelerinin belirlenmesinde tümevarım (induction) ve sezgi (nous)’nin oynadığı önemli rolü de kabul etmiştir.

Her şeyden önce, Aristoteles, hakikati ne vahiy yoluyla gelen sabit bir dogma ne de herhangi bir insanın kişisel mülkü olarak görmüştür — ne kadar büyük bir filozof olsa da.

Aksine, açık görüşlü bir Helen filozofu için hakikat bir tür “kamusal mülk”tür; insanlığa ait ortak bir değerdir. Her birey bu hakikate, az ya da çok, katkıda bulunur — hatta hata yapanlar bile, çünkü onların hataları başkalarına nelerden kaçınılması gerektiğini göstererek doğruya ulaşmada yardımcı olabilir.

Aristoteles’in bu zihniyetini ve araştırma yöntemini yansıtan şu ifadesi oldukça karakteristiktir:

“Bu bilimin [Etik’in] açıklaması, ele aldığı konuya özgü kesinlik derecesine ulaşması hâlinde yeterli olacaktır. Felsefenin tüm alanlarında aynı derecede kesinlik beklenmemelidir, tıpkı tüm sanat ve zanaat ürünlerinde aynı ölçüde doğruluk aranmadığı gibi… Zira eğitimli bir zihnin işareti, her tür şey için, onun doğasının izin verdiği oranda kesinlik beklemektir. Bir matematikçiden yalnızca olasılığa dayalı sonuçlar kabul etmek ne kadar mantıksızsa, bir hatipten kesin bir kanıt istemek de o kadar mantıksızdır.” (Nikomakhos’a Etik, 1094b 13–28)

Bunun gibi daha fazla alıntı yapmaya gerek kalmadan şunu söylemek mümkündür:
Diyalektik esneklik, keskin sorgulama, ve ölçülü ifade Aristoteles’in yönteminin ayırt edici nitelikleridir.

O, hocası Platon’dan ve onun hocası Sokrates’ten; tanımlamanın ve kavramsal ayrım yapmanın, kavramları açıklamanın ve kesinleştirmenin, sorular ve sorunlardaki terimleri çözümlemenin önemini öğrenmişti.

Eşsiz bir özgüven ve kavrayışla, felsefi yöntem olarak diyalektiği, kendi gücü yettiğince, hakikatin ve insanlığın hizmetinde kullanmıştır.

Eleştirel bir filozof olarak Aristoteles, her meselede olguları doğru belirlemek, “görüngüleri kurtarmak” (to sōzein ta phainomena) istemiştir. Aynı zamanda da halk arasında yerleşmiş olan “atasözleri bilgeliği” ile, az sayıdaki “bilge adam”ın görüşlerini gözden geçirmiş ve bunlardan zamanın ve aklın eleştirisine dayanabilecek çözüm önerileri türetmeye çalışmıştır.

Aristoteles’in diyalektik yönteminin esnekliği; pratik bilimlerin (örneğin Etik ve Politika) ve kuramsal bilimlerin (örneğin Fizik ve Metafizik) temellerine dair makul tartışmaları kuşatabilecek bir yapı sunması açısından etkileyicidir.

Onun hakikati insanî yollarla arama konusundaki dürüstlüğü ve zihninin keskinliği ile açıklığı, Aristoteles’i Helen felsefesinin en iyi temsilcilerinden biri hâline getirmiştir.

Aristoteles, diyalektiğin hem esnekliğini hem de zorluğunu dikkatle izleyerek, deneycilik (empirizm) ve akılcılık (rasyonalizm) iddialarını, sezgiye ve noetik (zihinsel) kavrayışa dayanan felsefî bakış açısıyla birlikte değerlendirmeyi başarmıştır.

Bu başarıyı göstermesi, onun bir filozof olarak insan deneyimini ne sadece duyulara ve duyusal verilere —modern empiristlerin yaptığı gibi— ne de yalnızca düşünsel soyutlamaya ve rasyonalizasyona —modern rasyonalistlerin yaptığı gibi— indirgememesindendir.

Aristoteles’e göre, deneyim alanı üç düzeyden oluşur:

1.Aísthesis (duyusal algı): Dış dünyadan gelen verilerin duyular aracılığıyla alınmasıdır.

2.Logos (söylemsel akıl): Bu verilerin kavramlar ve dil aracılığıyla işlenmesi, anlamlandırılmasıdır.

3.Nous (sezgisel zihin): İlk ve gerçek ilkeleri sezgisel biçimde doğrudan kavrayan akıl gücüdür; söze dökülmeden önceki “içsel anlayış”tır.

Bu üçüncü alan —nous’un alanı— yalnızca belirli ayrıcalıklı anlarda, felsefeye adanmış olan Helen bilgelik âşıkları için açılır. Bu kişiler, Aristoteles’in uzun diyalektik yolculuğunu sonuna kadar takip edenlerdir.

Daha da önemlisi, Aristoteles için —ve onun Platoncu yoldaşları için— felsefeye kendini adamış Helen filozofu, kozmosu ve varlıkların doğasını düşünsel olarak temaşa ederken bu yüce uğraşında yalnız değildir.

Onlara göre, felsefî bakış açısıyla düşünülen evren —yani kozmos— düzenli, güzel ve en yüksek düzeyde İlahi Nous (sürekli etkin olan ve faal olan Zihin ya da Aristotelesçi Tanrı) tarafından zekice yönetilmektedir.

Bu filozoflar için, yalnızca bu biricik Nous değil, başka ve daha az yetkin birçok zihin (nous) daha vardır — ve bunlara insan ruhundaki nous da dahildir.

Şimdi meseleyi bize daha yakın kılmak için şu soruyu sorabiliriz:

Post-modern erkek ve kadınlar için, hayatlarının “anlamsızlığı”yla baş etmeye çalışırken, Helen felsefesi ne anlam ifade edebilir?

Hayatları Hobbes’un dediği gibi her zaman “kısa, zalim ve berbat” olmasa da, Batılılar için yaşam çoğu zaman ölümlü ve anlamsız görünmektedir — buna bazı “filozoflar” da dahildir.

Varoluşçu kaygılarını, bir Sisifos’un taşını yuvarlar gibi yanlarında sürükleyerek, yeryüzündeki yaşamı ve bizzat yeryüzünü, “yaşlı bir kaltak” gibi algılarlar.

Ve oysa ki bu aynı yeryüzü, antik ozanlar, filozoflar ve halk arasında saygıyla Toprak Ana (Mother Earth) ve Tatlı Ev (Sweet Home) diye adlandırılıyordu!

Aristoteles’in aydınlanma yolculuğu üzerine yapacağımız tartışmadan şunu göreceğiz: Yukarıdaki soruya verilecek öneri cevaplardan biri, Avrupa’nın uğradığı şu “çifte kayıp” ile ilgilidir:

1.İçimizdeki ilahi kıvılcımla, yani nous ile olan felsefi temasın kaybı,

2.Kozmostaki Tanrısal Nous ile olan temasın yitimi.

Bu iki kayıp, esasen Yahudiliğin iki “sapkın” türevi olan Hristiyanlık ve İslam’ın Akdeniz havzasına, özellikle Batı Avrupa’ya, şu iki miti getirmesiyle ortaya çıkmıştır:

“Tek Tanrı”nın mutlak tekelciliği,

“Seçilmiş halk” anlatısı.

Tüm eski tanrı ve tanrıçaların tek bir erkek Tanrı’ya indirgenmesiyle, Hristiyan ve Müslüman ilahiyatçılar belki de istemeden ama kesinlikle hikmetten uzak bir şekilde, “Tanrısızlık” uçurumuna bir yol açmış oldular. (bu yazarın görüşüdür..Böyle bir iddia sadece meseleye Hristiyanlığın Kilisesel perspektifi açısından bakıldığında anlam taşıyabilir.  Hıristiyan teologlar da üçlemeyi reddetmiş, tevhidi savunmuşlardır. Ancak teslisi yorumlayarak bunu yapmışlardır.. Ayrıca İslamda Tanrının cinsiyeti de yoktur. Tevhid yani Tanrının biricikliği; tekliği Tanrı anlayışını asli zeminidir. Tek olmadan çok olmaz. Tektanrıcılıktan çok tanrıcılık türemiştir. -posttruthdergi)

Marx, Nietzsche, Sartre ve diğer post-modern ateistler ve nihilistler bu uçuruma, Katolik dogmatizmine ve Protestan bağnazlığına karşı öfkeyle isyan ederek gözleri kapalı daldılar.

Bu nedenle, çoğulcu ve çoktanrılı Helenizm’e, çok sesli bir felsefeye ve Helen düşüncesinin “çeşitlilikte uyum” ilkesine yeniden bağlanma ve onu yeniden keşfetme ihtiyacı artık gün gibi ortadadır.

Dolayısıyla Aristoteles, hem kıyası (syllogism) icat eden, hem de mantığı Helenler için sistemleştiren filozoftur ve —belki de diğer tüm Helen filozoflardan daha çok— Sokratik diyalektik yöntemini uygulamış ve yetkinleştirmiştir.

Yine de aynı Aristoteles, evrensel Tanrı’yı (en yüksek Nous’u), öyle bir şiirsel dille tanımlar ki, bu tanım en seçici Helen ozanı bile —örneğin Aiskhylos ya da Pindaros— tatmin edecek güzelliktedir.

Çünkü Aristoteles’in Tanrısı, tükenmez bir noetik enerji kaynağı olarak kavranır — öyle bir güç ki, her şeyi erotik cazibesiyle ve uyum içinde harekete geçirir.

O, Büyük Güzellik’tir; tüm kozmosun âşık olduğu varlıktır.
O, Büyük Işık’tır; gerçek filozofun zihni için aydınlanma kaynağıdır.

Bu filozof, Sokratik anlamda üç katmanlı bir sevgiyle tanımlanır:

  1. Helen mousikē’sinin âşığıdır – yani ritmik sesin, uyumlu tınıların ve işitsel olarak takdir edilen estetiğin ustasıdır.

  2. Helen eidetikē’sinin âşığıdır – yani biçimsel düzenin, simetrik yapıların ve görsel olarak takdir edilen güzelliğin ustasıdır.

  3. Helen dialektikē’sinin âşığıdır – yani mantığın, düzenli düşüncenin, ilkelere dayalı yaşamın, akılcı söylemin, sezgisel ilke kavrayışının ve noetik olarak algılanan hakikatin ustasıdır.

Kazancakis’in Modern Bir Odysseia adlı destanında (ki 33.333 mısradan oluşur), Odysseus’un zihninin (nous) bedenden kurtuluşunu anlatan şu dizeler, bu anlayışla örtüşür:

“Sonra beden çözüldü, bakışlar dondu,
kalbin nabzı durdu ve büyük akıl (nous)
kutsal özgürlüğünün zirvesine sıçradı,
boş kanatlarla çırpındı, sonra doğruldu
göğe yükseldi ve son kafesinden kurtuldu,
özgürlüğüne…”
(Kitap XXIV, dizeler 1390–1394, Kimon Friar’ın çevirisi)

A. Ousiolojik Sorular Aristoteles’i Kozmik Tanrı’ya Götürür

Etik’te sanat ile bilim arasındaki farkın ne olduğunu söylemiştik; ama şu anki tartışmamızın amacı şudur: Tüm insanlar, Bilgelik (Sophia) denen şeyin, ilk nedenler ve ilkelerle ilgili olduğunu varsayar; dolayısıyla daha önce de belirtildiği gibi, deneyim sahibi kişi herhangi bir duyunun sahibinden daha bilge kabul edilir; sanatçı, deneyim sahibinden; ustabaşı, zanaatkârdan; kuramsal bilgi türleri ise üretici bilgi türlerinden daha çok bilgelik doğasındadır.

Açıkça görülüyor ki, bilgelik, belirli türden ilkeler ve nedenler hakkında bilgiye sahip olmaktır. Biz de bu bilgiyi aradığımıza göre, hangi türden nedenler ve ilkeler olduğunu araştırmalıyız…

Sorguladığımız konu özdür (ousia); çünkü aradığımız ilkeler ve nedenler özlerin nedenleridir. Evren bir bütün doğasında ise, onun ilk parçası özdür; ve eğer yalnızca ardışık bir dizi yoluyla bağlıysa, bu görüşte bile ilk olan özdür; ardından nitelik gelir, sonra nicelik…

Üç tür öz vardır — biri duyumsanabilir olandır (bunlardan biri sonsuzdur, diğeri ölümlüdür; ölümlü olan tüm insanlarca tanınır: örneğin bitkiler ve hayvanlar), bunların öğelerini (bir mi, çok mu?) kavramalıyız; bir diğeri ise hareketsizdir… Böyle bir ilkeye gökyüzü ve doğa dünyası bağlıdır.

Ve bu, bizim en iyi hâlimizle kısa bir süreliğine de olsa deneyimlediğimiz yaşama benzer bir yaşamdır (çünkü Tanrı sürekli olarak bu durumda olur; oysa biz olamayız); bu etkinlik aynı zamanda hazdır. Düşünme, kendisi açısından en iyi olanla ilgilidir ve tam anlamıyla düşünmedir.

Ve düşünce, kendisiyle nesnesi aynı doğada olduğu için, kendi kendini düşünür; çünkü nesnesiyle temas kurarak ve onu düşünerek nesnesi olur; dolayısıyla düşünce ve düşünce nesnesi aynıdır…

Eğer Tanrı her zaman, bizim bazen bulunduğumuz bu iyi hâlde ise, bu bizi hayrete düşürür; ve eğer daha da iyisindeyse, bu daha da büyüleyicidir. Ve Tanrı daha iyisindedir.

Ve yaşam da Tanrı’ya aittir; çünkü düşüncenin edimselliği yaşamdır, ve Tanrı bu edimselliktir; Tanrı’nın kendine yeterli edimselliği, en iyi ve sonsuz yaşamdır. Bu nedenle deriz ki, Tanrı yaşayan bir varlıktır, ebedi, en iyi olan; yani yaşam ve sürekli, kesintisiz süre Tanrı’ya aittir: çünkü işte bu Tanrı’dır.
(Metafizik, 1069a 18–34; 1072b 14–29)

B. Psikolojik Sorular İçimizdeki Tanrı’ya Götürür

Tüm bilgi türlerinin değerli ve onurlu olduğunu kabul ettiğimize göre, bazı türler ya daha büyük kesinlik içerdiğinden ya da daha yüce ve harikulade olan şeyleri konu edindiğinden dolayı diğerlerinden daha değerli ve üstün sayılır; bu iki nedenle de, ruhun incelenmesi en ön sıralarda yer almalıdır.

Ruh bilgisi, genel olarak hakikatin gelişimine büyük katkı sağlar; en çok da doğayı anlama açısından, çünkü ruh bir anlamda hayvansal yaşamın ilkesidir. Hedefimiz, ilkin onun özsel doğasını, ardından da onun niteliklerini kavramak ve anlamaktır…

*Bu nedenle ruh, potansiyel olarak yaşam taşıyan doğal bir bedenin formu anlamında bir öz (ousia) olmalıdır…

Ruh taşıyan şeyle taşımayan şey arasındaki fark, ilkinin yaşam göstermesidir. “Yaşam” kelimesi ise birden fazla anlama gelir; ve bu anlamlardan herhangi biri bir varlıkta bulunduğunda, biz o varlığı “canlı” olarak niteleriz. Yani yaşam; düşünme, algı, yer değiştirme ya da durma, ya da beslenme, büyüme ve çözülme gibi hareketler anlamına gelebilir. Bu nedenle biz bitkileri bile canlı kabul ederiz [hayvanlar ve insanlar dışında].

Bazı hayvanlar buna ek olarak yer değiştirme yetisine sahiptir; bir başka canlı türü —yani insan— ve muhtemelen insana benzer ya da insandan daha üstün bir tür ise, düşünme gücüne sahiptir: yani zihin (nous)…

Düşünme —gerek teorik gerek pratik olsun— bir tür algıya benzetilir; çünkü her ikisinde de ruh bir şeyi ayırt eder ve bir şeyi kavrar. Gerçekten de, eski filozoflar düşünme ile algıyı özdeşleştirmeye kadar gitmişlerdir…

Bu durumda, ruhun içinde zihin diye adlandırılan şey (zihin derken ruhun düşündüğü ve yargıladığı yetiyi kastediyorum), henüz bir şey düşünmeden önce, gerçek bir şey değildir. Bu nedenle, onun bedenle karışık olduğu düşüncesi makul değildir…

Ve gerçekte, tanımladığımız biçimiyle zihin şudur: Her şeyi olmak bakımından neyse odur; başka bir zihin ise her şeyi yapmak bakımından neyse odur: bu bir tür ışık gibidir; çünkü ışık, bir anlamda, potansiyel renkleri fiilî (gerçek) renklere dönüştürür.

Zihin, bu anlamda düşünüldüğünde, ayrılabilir, etkilenmez ve karışımsızdır; çünkü doğası gereği bir etkinliktir (zira etkin olan, her zaman edilgen olandan üstündür; güç veren, biçimlenenden daha asıldır).

Edimsellik hâlindeki bilgi, nesnesiyle özdeştir: birey içinde, potansiyel bilgi zamansal olarak edimsel bilgiden önce gelir, ama evrenin tamamı açısından bu durum söz konusu değildir — orada zamansal bir öncelik bile yoktur.

Zihin, bir zaman düşünür bir zaman düşünmez değildir. Zihin, mevcut koşullardan kurtarıldığında sadece olduğu şey olarak belirir, başka bir şey değil: işte yalnızca bu ölümsüz ve ebedidir — ve onun dışında hiçbir şey düşünmez.*
(De Anima, 430a 14–25)

(Bu pasajın içinde Aristoteles kısa bir parantez açarak şunu da belirtir: “Zihin bu anlamda etkilenmez olduğu için, bedenin ölümünden sonra daha önceki etkinliklerini hatırlamayacaktır.”)

C. Etik Sorular İki Tanrıyı Buluşturur
(Yani: Kozmostaki Tanrı ile insanın içindeki Tanrı olan nous’u)

Her sanat ve her araştırma; aynı şekilde her eylem ve uğraş, bir iyiye yönelmiş görünür; bu yüzden de, iyi şey, haklı olarak, her şeyin hedefi olarak tanımlanmıştır. Ancak amaçlar arasında da belli bir farklılık vardır…
(Nikomakhos’a Etik, 1094a 1–4)

Şimdi, politika sanatı diğer bilimleri kullandığına ve aynı zamanda neyi yapmamız ya da yapmamamız gerektiğini yasa yoluyla belirlediğine göre, bu bilimin hedefi de diğer bilimlerin hedeflerini kapsamalıdır — dolayısıyla, bu hedef “insan için iyi olandır”…

Ama eğer mutluluk (eudaimonia), erdeme uygun etkinlikte bulunmaksa, o zaman en yüksek erdeme uygun etkinlikte bulunmak da doğaldır; ve bu, bizdeki en iyi parçaya ait olan erdemdir. Bu parça ister zihin (nous) olsun, ister doğası gereği bizi yöneten ve onurlu/ilahi olanı kavrayan başka bir şey olsun — ya doğrudan ilahi olduğu için, ya da bizim içimizdeki ilahi yan olduğu için — onun kendisine özgü erdeme uygun etkinliği, mükemmel mutluluğu oluşturacaktır.

Daha önce de belirtildiği gibi, bu yaşam biçimi insani düzeyin üzerinde olacaktır: İnsan, bu yaşamı “insan oluşu” nedeniyle değil, içindeki ilahi bir şey aracılığıyla gerçekleştirebilir; ve bu ilahi unsur, insanın birleşik doğasına (beden, ruh, akıl) oranla ne kadar üstünse, onun etkinliği de diğer erdem türlerinin uygulanmasından o denli üstündür.

Eğer nous, insanla karşılaştırıldığında ilahi bir şeyse, o zaman nous’un yaşamı da insan yaşamıyla karşılaştırıldığında ilahîdir. Bu yüzden, “bir insan insanca düşünsün, bir ölümlü ölümlüce düşünsün” diyenlere uymamalıyız; aksine, elimizden geldiğince ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışmalı ve içimizdeki en yüce unsura uygun bir yaşam sürmek için elimizden geleni yapmalıyız.

Zira bu unsur —her ne kadar hacim olarak küçük olsa da— güç ve değerce her şeyden üstündür. Hatta bu unsurun, her birimizin “gerçek benliği” olduğu söylenebilir; çünkü bu, bizdeki en iyi ve egemen parçadır.

Bu nedenle, bir insanın kendi yaşamı yerine, kendisi olmayan birinin yaşamını seçmesi tuhaf olurdu. Üstelik daha önce söylenenler burada da geçerlidir: Her varlık için en iyi ve en haz verici olan şey, kendi doğasına en uygun olandır. Buna göre, zihin (nous) yaşamı, insan için en iyi ve en haz verici yaşamdır — çünkü nous, her şeyden çok, insanın kendisidir. O hâlde bu yaşam, en mutlu yaşam olacaktır.
(Nikomakhos’a Etik, 1177a 13–18; 1177b 29–1178a 8)

Yukarıdaki ve benzeri Aristoteles metinleri, eğer onun felsefesinin tamamı içinde ve diğer Helen doğa ve polis felsefeleriyle ilişkisi bağlamında okunursa, Aristoteles’in Tanrı ve insan anlayışı ile bunların kozmostaki yerlerine dair açık bir tablo sunar.

İnsan için mümkün olan en yüksek yaşam türü —ve bu türden bir yaşamın, en iyi niteliklere sahip yurttaşlar için mümkün hâle getirilebilmesini sağlayacak toplumsal ve siyasal düzenlemeler— Aristoteles tarafından kabul edilmiş ve tanınmıştır.

Bunlar, herhangi bir tanrısal ilhamla gelen peygamberin keyfi buyrukları ya da dogmatik emirleri olarak değil, insan ruhuna ve insan doğasına özgü bir entelecheia’nın (kendi ereğini içinde taşıyan gücün) gerçekleştirilmesi olarak görülür.

Yani bu, insanın bir varlık türü olarak taşıdığı doğasında var olan bir telos’tur (amaç, erek).

Aynı akılsal düzenleyici ilke, tüm kozmosu kuşatmakta olduğu gibi, bireyin ruhunda da potansiyel olarak mevcuttur. Bu ilke, aile ve polis gibi doğal ve siyasal birliklerin akılsal yapısında görünür hâle gelebilir ve philosophia (felsefe) yoluyla insan yaşamının yetkinleşmesinde kendini gerçekleştirebilir.

Dolayısıyla Aristoteles’in Politika eserini doğru anlamak istiyorsak, onu Metafizik, De Anima ve Etik bağlamı içinde değerlendirmeliyiz. Bir sonraki bölümlerde bunu topluca yapmaya çalışacağım.

Ontoloji ile Ousioloji Arasındaki Ayrımı Yapmak

Batı felsefesinin tarihi, çoğu zaman, Varlık (Being) ile ilgili tüm soruları —örneğin: “varlık nedir?”, “var olan nedir?”, “ne vardır?”, “varlık nasıl sınıflandırılır?”— “ontoloji” başlığı altında toplar.

Bu nedenle de, Aristoteles’in varlıkla ilgili her tür araştırması, çağdaş Batılı akademisyenler tarafından “ontoloji” terimiyle adlandırılmıştır.

Oysa bu durum, Aristoteles’in kendisinin yaptığı çok önemli bir ayrımı ortadan kaldırır. Bu ayrım, Aristoteles’in “ilk felsefe” (proté philosophía) dediği şeyin iki düzeyini birbirinden ayırır:

Ontolojik düzey: “Genel olarak var olan”ı (to on hêi on) konu edinir. Yani tüm var olanların ortak özelliklerini, kiplerini ve kategorilerini araştırır: örneğin bir şeyin “zorunlu” (anankaios), “mümkün” (dunaton), “gerçekleşmiş” (energeia) ya da “potansiyel” (dynamis) olması gibi.

Ousiolojik düzey: “Varlık” değil, özellikle “öz” (ousia) ile ilgilenir. Aristoteles için asıl felsefi soru şudur: “Ne vardır?” değil, “Gerçekten var olan nedir?”
Bu da bizi, görünüşten ve ilişkisellikten bağımsız, kendi başına var olabilen ve başka bir şeye indirgenemeyen şeye, yani ousia’ya (öz, töz, substans) götürür.

Kısacası, ontoloji tüm var olanlara dair en genel ilkeleri ararken, ousioloji sadece asıl var olanı —yani özü, tözü— arar.

İşte Aristoteles’in “İlk Felsefe” olarak adlandırdığı şey, yalnızca ontolojik değil, öncelikle ousiolojik bir araştırmadır. Çünkü onun asıl sorusu şudur:

“Ne vardır?” değil,
“Gerçekten var olan nedir?”

Aristoteles’in bu ayrımı, Platon’un da izinden gider: Platon için de, düşünceler dünyasındaki Formlar (Eidē), gerçek anlamda var olanlardır. Gölgedeki görüntüler, yalnızca ilişkiseldir ve kendiliklerinden var değildir.

Aristoteles bu düşünceyi kendi ousia anlayışıyla sistemleştirir. Ve tüm “kategoriler” sistemi de bu ayrım üzerine kurulmuştur: ousia kategorilerin ilki ve ön koşuludur; diğer tüm kipler (nitelik, nicelik, yer, zaman, ilişki vs.) ona bağlı ve onun aracılığıyla anlam kazanır.

Ousiolojiyi Geri Kazanmak: Metafizik, Öz’ün İncelenmesi Olarak

Modern Batı felsefesinde “ontoloji” terimi neredeyse evrensel biçimde benimsenmiş olsa da, Aristoteles’in asıl ilgisi, “varlık” olarak varlıktan çok, “öz” (ousia) üzerinedir.

Bu nedenle, onun “ilk felsefe” adını verdiği şey, aslında tam anlamıyla bir ousiolojidir: yani özün, tözün, yani gerçekten var olanın araştırılması.

Nitekim Aristoteles Metafizik’te şunu açıkça ifade eder:

“Bizim araştırmamızın konusu, özü itibariyle var olan (ousia) ve onun aitlikleri ile ilgilidir.” (Metafizik, 1025b 1–2)

Yani felsefenin en temel görevi, her şeyin altında yatan ve onu gerçekten “bir şey” yapan ilkeyi — özü — bulmaktır.
Bu öz, hem bireysel varlıklar düzeyinde geçerlidir (örneğin bir taşın, bir canlının, bir insanın özü), hem de evrensel düzeyde (kozmosun özü, Tanrı’nın özü).

Aristoteles’in bu yaklaşımı, özün varlıktan “önce” geldiği anlamına gelmez; ama onun daha “temel” ve daha “gerçek” olduğunu gösterir.

Bu nedenle Metafizik, yalnızca “varlık olarak varlığı” değil, bu varlıklar içinde en temeli, yani özü araştırır. Bunu yaparken de üç ayrı alanı birleştirir:

1.Ousioloji (öz araştırması): Gerçekten var olan nedir?

2.Ontoloji (varlık araştırması): Varlık ne türlerde olur?

3.Teoloji (ilahi varlık araştırması): En yüksek öz nedir?

Bu üç alan, Aristoteles’in Metafizik’te kaynaştırdığı üç bakış açısıdır. Ve hepsinin merkezi, öz (ousia) kavramıdır.

Ancak modern düşünce, Aristoteles’in bu öz-merkezli yaklaşımını büyük ölçüde unutarak, onun felsefesini basitçe “ontoloji” başlığı altında toplama yoluna gitmiştir. Oysa bu, Aristoteles’i anlamanın önünde ciddi bir engeldir.

Eğer özün bu temel rolü unutulursa, varlığı yalnızca “ilişkiler” ve “görünümler” düzeyinde anlama riski ortaya çıkar.
Bu da bizi, metafiziğin merkezine yerleşen “öz” düşüncesini dışlayan modern nominalist ya da postmodern yaklaşımlara götürür — ki bu Aristoteles’in tam zıddıdır.

Aristoteles’e dönmek, sadece varlığa değil, öz’e dönmektir.
Ve bu geri dönüş, sadece teorik bir kazanç değil, aynı zamanda etik, siyasal ve ruhsal bir gerekliliktir: çünkü insan ancak kendi özünü anlarsa, yaşamının anlamını kavrayabilir.

Sonuç: Logos ve İnsan Varlığı Sorunsalına Geri Dönüş

Bu çalışma boyunca, Aristoteles’in felsefesinde hem logos (söylem, akıl, düzen), hem de ousia (öz, töz) kavramlarının merkezi önemde olduğunu ve bu ikisinin insan varoluşunun anlamı açısından ayrılmaz biçimde iç içe geçtiğini göstermeye çalıştım.

İnsan, Aristoteles’e göre, “logos sahibi bir canlıdır” (zōon logon echon). Bu tanım, onun doğasında yalnızca konuşma ya da akıl yürütme yetisi olduğunu değil, aynı zamanda kendi varoluşunu anlamlandırma ve düzenleme gücü taşıdığını da ifade eder.

Ancak insan, yalnızca logos’a sahip olduğu için değil, aynı zamanda bir ousia —yani bir öz, bir gerçeklik— olduğu için de anlamlıdır. İnsan, hem bireysel bir tözdür hem de evrensel düzenin bir parçasıdır.

Onun içindeki nous (zihin, akıl) ise, bu düzenin kavranmasını mümkün kılar. Bu akıl sayesinde insan, yalnızca doğal eğilimlerine göre yaşayan bir canlı olmaktan çıkıp, etik ve politik varlık hâline gelir.

İnsan, evrensel ilkeleri anlayabilir; kendisine ve topluma dair yasaları bu ilkelere göre düzenleyebilir. Bu da demektir ki: İnsan, logos ve ousia arasındaki ilişkinin canlı tezahürüdür.

Aristoteles’in öğretisi, sadece varlığın ne olduğunu değil, insanın kim olduğunu ve ne olması gerektiğini de açıkça ortaya koyar.

Bu bağlamda, Aristoteles’e dönmek sadece entelektüel bir tercih değildir — bu, aynı zamanda insan olmanın ne anlama geldiğine dair kadim ama kaybedilmiş bir anlayışı yeniden kazanma çağrısıdır.

Modern çağda birey, hem toplumsal düzenin parçalanışı hem de metafizik zeminin yitirilişi nedeniyle, kendisini “bir şey” olarak kavrama yetisini kaybetmiştir. İnsan artık öz (ousia) değil, çoğu zaman yalnızca görünüş (phantasma) ya da işlev (ergon) olarak düşünülmektedir.

Oysa Aristoteles bize hatırlatır:
İnsan, hem doğası gereği bir öz’dür, hem de logos aracılığıyla bu özü gerçekleştirebilecek bir varlıktır.

Dolayısıyla:
İnsan, kendi özünü kavrayabildiği ölçüde insandır.

DİPNOTLAR

  1. Nous: Aristotelesçi felsefede “zihin” ya da “akıl”; hem insan ruhundaki kavrayıcı ilke, hem de Tanrı’nın kozmik ilkesi olarak anlaşılır.
  2. Metafizik, 1072b 20: Bu referans, Aristoteles’in Tanrı’yı “düşünen düşünce” olarak tanımladığı ünlü pasajadır.
  3. Mousikē: Antik Yunanca’da yalnızca müzik değil, ritmik düzen, uyum ve sanatsal duyarlılık anlamına gelir.
  4. Eidetikē: Biçimsel ya da şekilsel düzenle ilgilenen algı biçimi; estetik düzlemde kavramların idealleştirilmiş biçimidir.
  5. Dialektikē: Sokratik anlamda diyalog ve mantıklı tartışma sanatı; hakikate ulaşmak için kullanılan yöntem.
  6. De Anima, 430a 18: Zihin ile ilgili olarak “ayrılabilir ve etkilenmez” ifadesi burada geçer; ölümsüzlüğe işaret eder.
  7. Entelecheia: Bir varlığın potansiyelini gerçekleştirmesi, yani içkin ereğinin edimselleşmesi. Aristotelesçi teleolojik düşüncenin anahtarıdır.
  8. Platon’un idealar öğretisiyle kıyas: Aristoteles’in ousia anlayışı, Platon’un idea öğretisinin eleştirel bir devamıdır.
  9. Nikomakhos’a Etik, 1177b: İnsanın “logos” ve “nous” aracılığıyla ilahi yaşam tarzına ulaşabileceği düşüncesinin kaynağı.

Kaynakça

Aristotle. De Anima. Trans. J.A. Smith. The Basic Works of Aristotle. Ed. Richard McKeon. New York: Random House, 1941.

———. Metaphysics. Trans. W.D. Ross. The Basic Works of Aristotle. Ed. Richard McKeon. New York: Random House, 1941.

———. Nicomachean Ethics. Trans. W.D. Ross. The Basic Works of Aristotle. Ed. Richard McKeon. New York: Random House, 1941.

Kazantzakis, Nikos. The Odyssey: A Modern Sequel. Trans. Kimon Friar. New York: Simon & Schuster, 1958.

Christos Evangeliou

Towson Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Profesör

Bir yanıt yazın