ARİSTOTELES METAFİZİĞİNDE ANLAM
1. Anlam (Meaning)
Aristoteles, anlam konusuyla doğrudan yalnızca bir yerde — De Interpretatione’nin başında — ilgilenir. Daha önce belirtildiği gibi, bu metin, en iyi yorumla bile, yoğun ve örtük bir anlatıma sahiptir:
“Öyleyse sözcükler, ruhun yaşantılarının simgeleridir [τῶν ἐν τῇ ψυχῇ παθημάτων], yazılı sözcükler ise söylenen sözlerin simgeleridir. Ve tıpkı yazılı harflerin herkes için aynı olmaması gibi, söylenen sözler de herkes için aynı değildir. Ama bunların aslında işaret ettikleri şeyler, yani ruhun yaşantıları, herkes için aynıdır ve bu yaşantıların benzediği şeyler de öyle.” (De Int. 16a3–8)
Bu açıklama, Aristoteles’in anlamı tanımlamaya yönelik tek açık girişimidir ve bir yorumcunun da belirttiği gibi “anlam kuramı tarihinde en etkili metin” olmuştur.
Yine de, bu satırlarda bulunan anlam taslağı John Ackrill tarafından yetersiz bulunarak reddedilmiş ve Aristoteles, daha yeni literatürde pek az savunucu bulmuştur.
Ben de bu olumsuz değerlendirmenin çok aceleci olabileceğinden şüphelenerek, Aristoteles’in anlam üzerine söylediklerinin gerçekten doğru olup olmadığını araştırmaya başladım.
Ancak sorunu bu şekilde formüle etmek, yetersizdi ve başlangıçtaki sorgum, şu türden sorularla yer değiştirdi:
Aristoteles burada nasıl bir konum alıyor?
Bu, modern anlamıyla bir anlam kuramı mıdır?
Bu açıklama, onun erken bir eserinde deneyip sonradan terk ettiği bir yaklaşım mıdır?
Bu satırlarda yer alan dil anlayışı, Aristoteles’in bilgi kuramı ve metafiziği gibi temel felsefi alanlardaki tanım ve tümel (universals) kavrayışlarını daha iyi anlamamıza yardımcı olur mu?
Bu satırlarda ifade edilen anlam kuramı, kabul edilmelidir ki, kafa karıştırıcıdır. İki sorunlu ilişki öne sürülür — biri anlamlı bir ses ile içsel bir durum arasındaki ilişki, diğeri ise bu durum ile onun nesnesi arasındaki ilişki. İçsel durum niyetle ilgili bir içerik midir, bir anlam mıdır, yoksa psikolojik bir durum, bir imge midir? Bu durumun benzediği şey, içsel durumun dışsal göndergesi olarak mı anlaşılmalıdır?
Eğer içsel durum, seslerin nasıl anlam taşıdığını açıklıyorsa, neden Aristoteles için şüphecilik sorunu ortaya çıkmaz?
Eğer içsel durum, anlam ve dışsal gönderge arasında zorunlu bir bağlantı varsa, bu durum neden anlamın özne için erişilmez olmasına yol açmaz?
Bu sorulara yanıt arama çabası, beni bu pasajı üç parçaya ayırmaya yöneltti:
-
Sözcüklerin doğası ve bir sözcük ile onun işaret ettiği zihinsel durum arasındaki ilişki,
-
Terimin anlamını nihai olarak temellendiren nesnenin doğası,
-
Zihinsel durum ile nesne arasında kurulan benzerlik ilişkisinin doğası.
Bu üç bölüm, bu çalışmanın iskeletini oluşturmaktadır.
İlk bölüm, anlambilimsel, mantıksal ve bilgi kuramsal meseleleri ele alan dört bölümden oluşan Birinci Kısım’da incelenmektedir; ikinci bölüm, ontolojiyle ilgili iki bölümden oluşan İkinci Kısım’da ele alınmaktadır; üçüncü bölüm ise Üçüncü Kısım’a karşılık gelir; burada yer alan iki bölümde bilişsel yetiler incelenir ve bir sonuç bölümüyle tamamlanır.
Benim savunacağım görüşe göre, De Interpretatione 16a3–8’teki açıklama aslında Aristoteles’in bütün felsefi kariyeri boyunca kullandığı bir anlam kuramını özetlemektedir.
Bu çalışmanın üç amacı olacak:
1.De Interpretatione’deki anlam tanımını açıklığa kavuşturmak,
2.Bu anlam kuramının, Aristoteles’in felsefesinin diğer bölümleriyle ilgisiz olmadığı gibi, onun bilgi kuramı ve metafiziğinin gereksinimlerine tam da uygun olduğunu göstermek,
3.Bu anlam kuramının aslında gereksiz yere kötülenmiş olduğunu savunmak.
Bu doğrultuda izlenecek stratejilerimden biri, De Interpretatione’de özetlenen anlam kuramının Aristoteles’in bakış açısından bazı gereksinimleri yerine getirdiğini göstermektir.
Birincisi, bu kuram yalın, kapsamlı ve içsel olarak tutarlıdır.
İkincisi, bilgi açısından yeterli bir dil için geçerli bir anlambilim sağlar.
Üçüncüsü, Analitika ve Metafizik’teki tanım analizini destekler.
Dördüncüsü, temel kavramların edinilmesine ilişkin açıklamasıyla tutarlıdır.
Bu strateji, Aristoteles’in anlam kuramını onun bilgi kuramı ve ontolojisi bağlamında yorumlamama imkân tanımaktadır. Bu yaklaşımın birkaç avantajı vardır.
En önemlisi, kavramların deneysel (empirik) temeli hakkında daha derin bir kavrayış sağlar ve anlamın, doğal dil terimlerinin bir özelliği olarak bilimsel tanım yoluyla nasıl “gerçek”e bağlı hale geldiğini açıklar. Kabul etmek gerekir ki, De Interpretatione 1’de yer alan anlam tasviri, en hafif ifadeyle, oldukça sıkıştırılmış ve dolaylıdır.
Aristoteles’in özetinde yer alan temel öğeler şunlardır:
*Sözcük,
*Anlam taşıyan zihinsel durum (pathema),
*Sözcüğün göndergesi olan dış dünyadaki nesne (pragma); ve temel ilişkiler ise şunlardır:
*Sözcük ile zihinsel durum arasındaki ilişki,
*Zihinsel durum ile dış dünyadaki nesne arasındaki ilişki.
Bu öğelerin ve ilişkilerin her biri, Aristoteles’in anlam kuramını açıklamak için aşağıda ayrıntılı olarak incelenecektir.
Bu inceleme sürecinde, söz konusu anlam kuramının Aristoteles’in bilgi ve varlık anlayışıyla nasıl ilişkili olduğu da ortaya çıkacaktır.
Bu ise, bizi Aristoteles’in neden Platoncu sezgiyi ve aşkın (transcendent) İdealar’ı reddettiğini, onun yerine bilgi anlayışını fiziksel nesneler dünyasına ve bu dünyayı bilen duyulu varlıklara nasıl temellendirdiğini daha iyi anlamaya yönlendirecektir.
Birinci Kısım’da, De Interpretatione pasajı, Organon’da bulunan mantık-anlambilim ve bilgi kuramı doktrinlerinin oluşturduğu bağlam içinde yorumlanacaktır.
Bu bağlamda, temel varlıklar basit özne ve onların özellikleridir. Dil ve mantık için, temel birimler basit özneler ve yüklemlerden oluşur.
Bilgi kuramı ve ontoloji için ise, temel birimler basit tözler (substances) ve bunların nitelikleri ve ilişkileridir. Aristoteles, dilin, bilginin ve gerçekliğin temel kategorilerinin yapısal olarak birbirine denk olduğunu varsayar.
Categories ve De Interpretatione eserlerinde Aristoteles, bilimsel bilgiyi ifade etmeye elverişli bir dil anlayışı geliştirir. Bu bakış açısından dilin iki temel özelliği önemlidir: anlam ve doğruluk.
Aristoteles, anlam ve doğruluk bakımından temel birimleri arar; bunları sırasıyla gönderim (reference) taşıyan sözcüklerde ve basit önermelerde bulur.
Aristoteles’in gönderim (referans) ve doğruluk anlayışlarını açıklığa kavuşturmak, Birinci Kısım’ın ilk iki bölümünün hedefidir.
Birinci Kısım’ın kalan iki bölümü ise, anlam kuramının Posterior Analytics’te sunulan bilgi kuramı bağlamına nasıl yerleştirildiğini araştırmaya devam eder.
Benim savunduğum görüşe göre, Aristoteles’in niyeti, dil ile dünya arasındaki ilişkiyi anlatan bir açıklama sunmak ve bu yolla Posterior Analytics’teki gerçekçi (realist) bilgi kuramını temellendirmektir.
Posterior Analytics’te ele alınan iki konu, Aristoteles’in anlam kuramının açıklanmasında doğrudan belirleyicidir:
-
Tanım (definition) uzun uzadıya tartışılır,
-
Tümel kavramların edinimi (the acquisition of universal concepts) işlenir.
Bu metinler, önceki bölümlerde geliştirilen anlam kuramı yorumunun sınanacağı bir zemin sağlar.
Ayrıca, tutarlılık bir kez sağlandığında, bu metinler, anlam kuramının ayrıntılarını tamamlamada da oldukça yararlı olacaktır.
1. Platon’un Meydan Okuması
Platon’un Kratylos diyaloğu, o dönemde yaygın olan anlam kuramlarına yönelik kapsamlı bir eleştiridir. Bu diyaloğun içinde iki kuram ele alınır ve her ikisinin de yetersiz olduğu gösterilir. Üstelik bu iki kuram, anlamın doğasına ilişkin olası tüm yaklaşımları temsil ediyor gibi görünmektedir: ya sözcükler geleneksel işaretlerdir ve anlamlar insanlar tarafından kararlaştırılır, bu nedenle kullanıcıların keyfine göre değiştirilebilir; ya da dumanın ateşin doğal işareti olması gibi, bir sözcük de doğası gereği belirli bir dışsal nesnenin doğal işaretidir. Elbette, hem uzlaşımsalcılık (conventionalism) hem de doğalcılık (naturalism) farklı şekillerde geliştirilebilir; bazı versiyonlar diğerlerinden daha makul olabilir. Kratylos diyaloğundaki iki baş karakter — Hermogenes ve Kratylos — kendi kuramlarının oldukça radikal biçimlerini savunurlar.
Hermogenes, doğru sözcük kullanımının ölçütünün yalnızca gelenek ve topluluk içi uzlaşı olduğunu savunur (συνθήκη καὶ ὁμολογία). Hatta o kadar ileri gider ki, herhangi bir bireyin belirli bir nesne sınıfına istediği ismi verebileceğini düşünür; örneğin, ‘at’ yerine ‘insan’ diyebilir. Eğer bir birey bu şekilde isimlendirirse, bu adlandırma onun için doğrudur — topluluğun genel kullanımına aykırı olsa bile (Kratylos 384c–385a).
Kratylos ise tam karşıt bir görüşü savunur. Ona göre bir ad, ister özel ad ister cins ismi olsun, adlandırdığı şeyi doğru bir biçimde tanımlamalıdır. Örneğin, ona göre ‘Hermogenes’ adı, ticarette beceriksiz olan birisi için doğru bir ad olamaz (383b). Modern bir bakış açısından bakıldığında, bu iki görüş kafa karıştırıcı görünebilir. Ne özel adlarla cins isimleri arasındaki ayrım yapılır ne de gönderim (reference) ile anlam (meaning) birbirinden ayrıştırılır. Ayrıca, her iki karakter de dilin iletişimsel işlevini yeterince dikkate almaz. Platon’un kendisi, Socrates’in bu iç tutarsızlıkları her iki karakterin görüşlerinde de açığa çıkardığı ölçüde, bu sorunların farkındadır. Ancak yine de, her iki görüş felsefi açıdan savunulabilir bazı anlam kuramlarına tekabül edebilecek şekilde sunulmuştur.
Örneğin, gönderim üzerine kurulmuş nedensel bir kurama göre, bir sözcük ile gönderimi arasındaki ilişki, ilk adlandırma eylemi (baptism) ile başlar. Bu adlandırmayı bir birey de yapmış olabilir, bir topluluk da. Konuşmacının o sözcüğü gönderimsel bir ifade olarak kullanabilmesi için, onu o ilk adlandırmaya bağlayan tarihsel bir zincirin varlığı yeterlidir. Hermogenes bu kuramı oldukça çekici bulabilirdi.
Öte yandan, betimleyici (descriptive) ad kuramına göre, bir ad aslında gizli bir tanımdır ve başarılı biçimde kullanılabilmesi için konuşanla dinleyenin o tanımın en az bazı unsurlarında uzlaşması gerekir. Örneğin, bir konuşmacı Sokrates hakkında çok şey biliyordur ve bu nedenle ‘Sokrates’ adını oldukça zengin bir betimlemeyle ilişkilendiriyordur; dinleyici ise yalnızca “baldıran içen filozof” gibi çok temel bir tanıma sahiptir. Buna rağmen, iki taraf da ‘Sokrates’ adının aynı kişiye gönderimde bulunduğu konusunda uzlaşırlar. Eğer bir ad gerçekten betimleyici bir nitelik taşıyorsa, o zaman Kratylos’un savunduğu gibi, hem özel adlar hem de cins isimleri için aynı doğruluk ölçütleri geçerli olabilir.
Kratylos diyaloğu, Platon’un külliyatı içindeki en zor metinlerden biridir ve dili karmaşıklaştıran çok sayıda örnekle oynar. Socrates’in Hermogenes ve Kratylos’un adlandırma anlayışlarını birer birer sorgulayıp eleştirirken yaptığı varsayım şudur: Pragmatik değerden (örneğin kullanışlılıktan) farklı olarak, adların doğruluğu, ad ile onun adlandırdığı dışsal nesne (nominatum) arasındaki ilişkiye bağlıdır. Bir adın kullanıcıları arasında sağlanan uzlaşma, o adın bir göndermeye sahip olması için yeterli olabilir; ama adın doğru olup olmaması, onun bir nesneyi özüne uygun biçimde ayırt edebilme yeteneğine bağlıdır. Bu ise, adın adlandırdığı nesneyi doğru betimleyebilmesini gerektirir.
Diyaloğun başında Hermogenes, radikal derecede öznel bir uzlaşımsalcılığı, cümlelerin doğruluğuna dair nesnel bir anlayışla birleştirmeye çalışır. Ona göre tüm anlamlar ya konuşucular arasında sağlanan uzlaşıyla ya da bir konuşucunun kendi başına aldığı kararla belirlenir. Örneğin, Socrates isterse ‘at’ kelimesini insan için kullanabilir ve bu kullanım, ‘insan’ kelimesini insan için kullanması kadar doğrudur. Bir konuşucunun bir yargıda bulunmak veya bir nesneyi adlandırmak için hangi sesi kullanacağı konusunda herhangi bir zorunluluk yoktur. Hermogenes ayrıca Socrates ile birlikte cümlelerin ve bileşenlerinin doğru olduğunu, doğru cümlelerin mevcut durumu bildirdiğini kabul eder (385d-e).
Ancak doğruluğun tanımına gelince Hermogenes, Protagoras’ın göreliliğini reddeder ve nesnel bir doğruluk anlayışını benimser. Ne var ki, bu yaklaşım, anlamın öznelce oluşturulabileceği düşüncesiyle çelişir. Örneğin, benim dilimde “kar beyazdır” cümlesiyle senin dilinde “kar siyahtır” cümlesi aynı anlama gelirse, ikisi aynı koşulda doğru olur. Eğer Aristoteles gibi, bilginin dile dökülebilir olduğuna inanıyorsak, o zaman bu ikisinden birine ayrıcalık tanımamız gerekir; fakat bu, başta kabul edilen “her idiolekt eşit derecede geçerlidir” ilkesini çiğner. Kratylos diyaloğunun sonunda Socrates, bilginin dilden bağımsız, doğrudan zihinsel bir kavrayışa dayandığını önermeye başlar (439b).
Socrates, Hermogenes’in görüşlerinin tutarsızlığını çabucak ortaya koyar (385d–386b). Üstelik, hem Socrates hem Hermogenes, fiillerin sabit özleri olduğunu kabul eder ve bir kelime veya kelime grubunu söylemek de bir fiil olduğuna göre, aynı söz zincirini kullanan iki farklı konuşucu, bu sözlerle birbirinden bambaşka önermeler ifade ediyor olabilir — bu durumda aynı fiilin iki farklı özü olmuş olur. Bu da büyük bir çelişkidir.
Socrates, Hermogenes’i aşırı öznel görüşünü terk etmeye ikna ettikten sonra, onunla birlikte, sözcüklerin doğru ya da yanlış kullanılabileceği fikrini benimseyerek, daha yumuşatılmış bir uzlaşımsalcılığı araştırmaya başlar. Bu versiyonda, bir sözcüğün ilk anlamı insanlarca belirlenmiştir; ancak o sözcüğün doğruluğu, o terimin adlandırdığı nesneyi ne ölçüde doğru betimlediğine bağlıdır (391a–427d). Socrates’in baştaki örnekleri — Homeros’tan alınan özel adlar ve gündelik hayattaki yaygın kullanımlar — bu kuramı destekliyor gibi görünür. Çünkü bu örneklerdeki pek çok ad, betimleyici ögeler içerir ve dolayısıyla örtük tanımlar gibi görünür. Örneğin, Hektor’un oğlu olan Astyanaks (Ἀστυάναξ) adı, “şehir” (ἄστυ) ve “hükümdar” (ἄναξ) sözcüklerinden türetilmiştir.
Fakat tartışma ilerledikçe, Socrates’in örnekleri gittikçe daha kurgusal hale gelir. Erdemleri, sanatları, hatta “kadın” ve “erkek” kelimelerini bile, değişim ve hareket bildiren diğer kelimelerden türetilmiş olarak göstermeye başlar. Bu sözcük yapbozu, kelimelerin kökenlerine dair ortak kökler aramayı teşvik eder ve Socrates, bu tekniği hecelere, hatta harflere kadar indirger. Çünkü ona göre bir kelime, adını verdiği şeyi açık hale getirmelidir (τὰ ὄντα δηλοῦν). Dolayısıyla, birincil isimler (kökler), hecelere; heceler ise harflere ayrıştırılabilir. Harflerin sesleri ise, hareketi ses yoluyla ifade eder (423a–427d).
Elbette, bu yaklaşımdaki tutarsızlıklar kısa sürede görünür hale gelir. Socrates’in bu pozisyonu reddetmesinden sonra, Kratylos devreye girer ve doğalcılığı savunmaya başlar.
Kratylos, Hermogenes’in düştüğü ilk hatadan ustaca kaçınır ve şöyle savunur: Adlar yanlış olamaz; yalnızca göndermede başarısız olabilirler — bu durumda ise bir anlamsız heceden farksızdırlar. Gerçek bir ad, temsil ettiği şeye benzediği için doğal bir işarettir. Platon’un Socrates’i, bu görüşe karşı güçlü argümanlar ortaya koyar. İlk olarak, eğer bir sözcük gerçekten bir nesneye benziyorsa, bu sözcüğü ilk veren kişinin (yani ad koyucunun) o nesne hakkında doğru bilgiye sahip olması gerekir. İkinci olarak, varsayalım ki orijinal sözcük gerçekten uygun bir benzerlik taşır — o halde bile, zamanla ses değişimleri veya dilin evrimiyle bu benzerlik kaybolabilir. Böylece, Kratylos’un dayandığı “doğal benzerlik” ilkesi uzun vadede sürdürülemez hale gelir.
Bu sorunlar nedeniyle Socrates, belki de bilginin, kelimelerle değil, doğrudan gerçekliğin zihinsel kavranışıyla mümkün olduğunu öne sürmeye başlar. Bu doğrudan kavrayış — yani dile başvurmadan varlığı olduğu gibi algılama — Platon’un son derece önem verdiği bir bilgi anlayışıdır. Nitekim bu fikir, Aristoteles’in de “nous” (akıl/sezgi) anlayışına yansır ve biz bu konuyu ileride, özellikle 3. bölümde daha ayrıntılı olarak tartışacağız.
Kratylos diyalogunda hem Hermogenes hem de Kratylos’un görüşleri eleştirilmiş olsa da, Platon’un bu tartışmadan bazı dilsel ilkeleri savunarak çıktığı açıktır. Örneğin, kelimeler dünyadaki nesneleri ayırt etmemizi sağlayan araçlardır. Gerçekliği doğru biçimde bölen tüm diller, derin yapıda (deep structure) aynı olacaktır (Kratylos 390d). Bu tür diller yalnızca ses düzeyinde farklılık gösterir; aynı kavram, farklı dillerde farklı seslerle ifade edilir. Doğru bir ad, adlandırdığı nesnenin doğasını belirtir ve onun sözlü bir temsili (δήλωμα) olur. Ayrıca Platon, kelimelerle nesneler arasındaki benzerlik üzerine yapılan spekülatif açıklamaların ne kadar sorunlu olduğunu da gösterir. Öyle ki, aynı Yunanca kelimeler hakkında birbiriyle çelişen etimolojik açıklamalar üretilebilir. Örneğin episteme (bilgi) kelimesi, bir yerde hareketi ima ederken (412a), başka bir yerde hareketsizliği ima eder (437a).
Sonuç olarak:
Uzlaşımsalcılık reddedilir, çünkü eğer dil, nesnelerin doğasındaki gerçek ayrımları ifade etme aracıdırsa, salt uzlaşıya dayalı olamaz.
Aşırı öznelcilik reddedilir, çünkü bir ses zincirinin anlamı, konuşucunun keyfine göre belirlenemez; bu anlam, toplumsal ve nesnel ölçütlere dayanır.
Doğalcılık ise reddedilir, çünkü sözcüklerle nesneler arasında “doğal benzerlik” kurmak, dilin tarihsel değişimi ve rastlantısallığı karşısında sürdürülemez.
Ancak Platon’un reddettiği bu üç pozisyona rağmen, o bazı temel noktaları kabul eder:
Dil, nesneleri ayırt etmeye yarayan bir araçtır; derin yapısı tüm doğru dillerde aynıdır; doğru bir ad, adlandırdığı nesnenin doğasını ifade eder; ve bu ad, nesnenin bir temsili (sembolü) işlevini görür.
Bu tartışma sonucunda, Platon her ne kadar kesin bir anlam kuramı formüle etmekten geri dursa da, Aristoteles gibi düşünürler için sağlam bir zemin oluşturmuştur. Özellikle doğal türlerin evrensel kavramlarına dayalı bilgi anlayışı ve anlamın nesnel doğruluk ölçütlerine bağlı olması gerektiği fikri, Aristoteles’in de benimsediği unsurlardır. Bu nedenle Aristoteles, Hermogenes ve Kratylos’un aşırı uçlarda yer alan görüşleri arasında bir “orta yol” arayarak, Platon’un ortaya koyduğu sorulara kendi sistemli cevaplarını geliştirmeye çalışacaktır.
2. Anlam ve De Interpretatione
Aristoteles’in De Interpretatione’nin girişinde sunduğu anlam açıklaması, Platon’un Kratylos’ta tartıştığı uzlaşımsalcı ve doğalcı kuramlara verilmiş bir yanıt olarak okunabilir. Her ne kadar De Interpretatione’nin giriş pasajı oldukça kısa ve öz olsa da, bu pasajın içerdiği fikirlerin genişletilerek Aristoteles’in bilgi, mantık ve ontoloji anlayışıyla tutarlı bir bütün oluşturduğunu iddia edeceğim.
Öncelikle şu noktayı vurgulamak gerekir: Aristoteles, ne Hermogenes gibi radikal bir uzlaşımsalcıdır ne de Kratylos gibi dilin doğal benzerliğe dayandığını savunur. O, anlamın açıklanmasında hem zihinsel süreçleri hem de dış dünyadaki gerçeklikleri hesaba katar. Yani dilin öğeleri — sözcükler — zihindeki belirli yaşantıların (pathemata) simgeleridir; bu zihinsel yaşantılar da dışsal nesnelerin temsilleridir. Buradaki kritik unsur, anlamın ne sadece kelimelerde bulunduğu ne de sadece zihinde olduğu, aynı zamanda dış dünyayla ilişkili olduğudur.
Bu anlamda Aristoteles, dilin üç katmanlı bir yapıya sahip olduğunu ileri sürer:
-
Yazılı işaretler (graphemata) — konuşulan sözlerin simgeleridir.
-
Konuşulan sözler (phonai) — zihinsel durumların simgeleridir.
-
Zihinsel durumlar (pathemata) — dışsal nesnelerin benzerleridir.
Bu yapı bize, anlamın kökeninin hem öznel (zihinsel) hem de nesnel (dış dünyaya ait) olduğunu gösterir. Zihinsel durumlar bireylerin yaşantılarına dayanır ama herkesin zihninde aynı türden yaşantılar oluşur. Aristoteles şöyle der: “Ruhun yaşantıları herkes için aynıdır, ve bu yaşantıların işaret ettikleri şeyler de öyle.”
Aristoteles burada anlamı açıklarken “benzerlik” (homoioma) kavramını kullanır. Pathemata (zihinsel durumlar), nesnelerin benzerleridir; yani dış dünyadaki bir nesneye zihinde karşılık gelen bir imge veya kavrayış mevcuttur. Bu görüş, anlamın doğasını açıklamak için bir çeşit temsiliyet kuramına (representational theory) başvurduğunu gösterir. Sözcükler, şeylerin doğrudan temsili değil, zihinsel temsillerin işaretleridir. Böylece anlam, üçlü bir yapı içinde ortaya çıkar: dış dünya – zihinsel temsil – dilsel işaret.
Bu model, Aristoteles’in bilgi kuramıyla yakından ilişkilidir. Bilgi, duyusal deneyimle başlar ve zihinde kavramların oluşmasına yol açar. Bu kavramlar (noemata), dilde sözcüklerle ifade edilir. Ancak bu süreçte, bilgi ile anlam arasında sıkı bir bağ kurulur: anlam, bilgiye erişimin aracı olur. Dolayısıyla Aristoteles’te anlam yalnızca dilsel değil, aynı zamanda bilişsel ve ontolojik bir meseledir.
Bu açıklamanın önemli bir sonucu da şudur: Aristoteles’e göre, dillerin yüzey yapıları değişse de anlamın temeli olan zihinsel içerikler ve onların işaret ettiği dışsal gerçeklik evrenseldir. Bu, Platon’un da Kratylos’ta savunduğu “doğru dilin derin yapısının evrenselliği” fikrine bir tür onay gibidir. Ne var ki Aristoteles, Platon’un soyut İdealar kuramı yerine, bu evrenselliği doğrudan doğada bulunan türlerde ve insan zihninin doğal yapısında temellendirir.
Sonuç olarak, De Interpretatione’nin girişinde sunduğu bu kısa açıklama, Aristoteles’in bütün bir anlam kuramının özünü barındırır. Bu kuram, hem dilin nesnelerle ilişkisinde ontolojik bir zemin bulur, hem de zihinsel temsiller yoluyla epistemolojik bir bağ kurar. Aristoteles için bir sözcüğün anlamı, onun bir şeyi temsil etme kapasitesiyle ölçülür; bu temsil ise hem zihinsel hem de gerçeklik temellidir.
3. Gösterge ve Gönderim (Signification and Reference)
Aristoteles’in De Interpretatione‘de “gösterge” (σημεῖον, sēmeion) ve “gönderim” (ἀνάφορα, anaphora) ilişkilerini tanımlarken sunduğu model, anlamı dilsel, zihinsel ve ontolojik düzlemler arasında bir aracı olarak konumlandırır. Bu, onun hem doğal dille ilgili sezgisel anlayışını hem de bilimsel bilgiyi ifade eden teknik dili nasıl kurduğunu anlamamız açısından önemlidir. Aristoteles’in amacı yalnızca iletişimi açıklamak değil, aynı zamanda anlamın bilgiyle ve varlıkla ilişkisini göstermektir.
Sözcükler, tek başlarına anlamlıdırlar; yani bir şeyi işaret ederler — ama bu işaret edilen yalnızca zihindeki bir içerik değildir, aynı zamanda dış dünyada bir nesnedir. Aristoteles için bir terimin anlamlı olması, onun zihinsel bir kavramı harekete geçirmesi ve bu kavramın da bir nesneye bağlı olmasıdır. Bu noktada, “gösterge” olmak ile “gönderimde bulunmak” arasında ayrım yapmak gerekir.
Gösterge olmak (signification), bir sözcüğün belirli bir zihinsel kavramla ilişkili olmasıdır. Bu kavram, genel bir nitelik (örneğin “beyazlık”) veya bir töz (“insan”) olabilir.
Gönderimde bulunmak (reference) ise bu kavramın bir dışsal nesneye uygulanmasıdır; örneğin “beyazlık” kavramının kar nesnesine gönderimi gibi.
Yani gösterge, kavramsal bir içeriği harekete geçirir; gönderim ise bu kavramı belirli bir nesneye bağlar.
Bu ayrım, Aristoteles’in önermeleri analiz etme biçiminde özellikle önemlidir. Çünkü bir önermenin doğruluğu, sözcüklerin yalnızca anlamlı (göstergeye sahip) olmasına değil, aynı zamanda dış dünyadaki nesnelere başarılı biçimde gönderimde bulunmasına bağlıdır. Dolayısıyla anlamlı bir cümle yanlış olabilir; çünkü anlamlılık gönderimden önce gelir, ama doğruluk gönderimin başarısına bağlıdır.
Aristoteles’in gösterge ve gönderim kavrayışları, onun mantık sisteminde merkezi bir rol oynar. Categories ve On Interpretation eserlerinde, “isim” ve “fiil” gibi terimler anlamlı (semantike) olarak tanımlanır çünkü onlar bir şey hakkında bir kavrayışı harekete geçirir. Bu kavrayış ise ya bir özelliğe (örneğin “kırmızı”) ya da bir türsel varlığa (örneğin “at”) yönelir. Bu anlamda, Aristoteles’in terim anlayışı hem dilin hem de düşünmenin yapı taşlarını oluşturur.
Bununla birlikte, Aristoteles terimlerin anlamını yalnızca kavramsal içerikle sınırlamaz. Anlamın nesnel gerçeklikle bağını kurmak için “doğruluk” (aletheia) ölçütünü kullanır. Bir önerme, yalnızca semantik olarak tutarlı değil, aynı zamanda ontolojik olarak da doğruysa, yani dış dünyadaki durumla örtüşüyorsa, doğrudur. Bu da gösterge-gönderim ikiliğinin bilgi teorisi açısından taşıdığı önemi vurgular.
Sonuç olarak, Aristoteles’in gösterge ve gönderim anlayışı, anlamı hem düşünceye hem de varlığa bağlayan bir açıklama sunar. Sözcükler zihinsel kavramları işaret eder (gösterge), bu kavramlar da dış dünyadaki nesnelere gönderimde bulunur. Bu çift yönlü yapı sayesinde, dil yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bilginin ifade edilebildiği ve doğrulanabildiği bir sistem haline gelir.
4. Terimlerin Sınıflandırılması (Classification of Terms)
Aristoteles, anlamı açıklarken yalnızca sözcüklerin nasıl işlediğini değil, farklı türden terimlerin anlam taşıma biçimlerini de dikkate alır. Bu, onun Categories (Kategoriler) ve De Interpretatione (Yorum Üzerine) adlı eserlerinde açıkça görülür. Aristoteles için anlamlı ifadeler olan terimler, kendi doğalarına ve cümle içindeki rollerine göre farklı sınıflara ayrılır.
En temel ayrım, yalın (simple) ve birleşik (composite) ifadeler arasındadır.
-
Yalın ifadeler tek bir kavramı ifade eder: örneğin “insan”, “beyaz”, “koşmak”.
-
Birleşik ifadeler ise bir yargı bildirir: örneğin “insan koşuyor”, “kar beyazdır”.
Yalın ifadeler doğru ya da yanlış değildir; yalnızca anlamlıdırlar. Ancak birleşik ifadeler doğruluk ya da yanlışlık taşıyabilir. Bu ayrım, Aristoteles’in mantıksal sisteminin temelini oluşturur.
İkinci önemli ayrım, terimlerin göndermedeki yönüne göredir. Bazı terimler, tözlere (substances) gönderimde bulunur; örneğin “insan”, “at”, “Sokrates”. Diğerleri ise niteliklere, niceliklere, ilişkilere ya da eylemlere gönderme yapar; örneğin “beyaz”, “üç ayaklı”, “daha büyük”, “yürüyor”.
Bu sınıflandırma Kategoriler eserinde on temel kategori (kategoriāi) altında sunulur:
-
Töz (substance)
-
Nicelik (quantity)
-
Nitelik (quality)
-
İlişki (relation)
-
Yer (place)
-
Zaman (time)
-
Durum (position)
-
Sahip olma (state)
-
Etkenlik (action)
-
Edilgenlik (passion)
Bu kategoriler, terimlerin neye gönderimde bulunduğunu belirler ve aynı zamanda onların anlam taşıma biçimlerini de açıklar. Örneğin “beyaz” kelimesi bir niteliğe gönderimde bulunur ve bir özneye yüklem olarak katılır. “İnsan” ise bir bireysel ya da türsel tözü temsil eder.
Aristoteles, bir terimin hangi kategoriye ait olduğuna göre onun mantıksal işlevinin ve bilgi açısından değerinin de farklı olacağını düşünür. Töz terimleri daha temel ve bağımsız varlıkları temsil ederken, diğer kategoriler ancak tözlere bağlı olarak var olabilir. Dolayısıyla, bir önermenin doğruluğu veya anlamı, yalnızca terimlerin söz dizimsel düzenine değil, aynı zamanda onların ontolojik statülerine de bağlıdır.
Ayrıca Aristoteles, terimlerin evrensel (katholou) ya da tiksel (kath’hekaston) olmalarına da dikkat çeker:
-
Evrensel terimler birçok şeye uygulanabilir (“insan”, “hayvan”),
-
Tiksel terimler ise tek bir şeye gönderme yapar (“Sokrates”, “bu adam”).
Bu ayrım, hem mantıksal çözümlemelerde hem de bilgi kuramında belirleyicidir. Çünkü bilimsel bilgi evrensel terimlerle ifade edilir. Örneğin “bütün insanlar ölümlüdür” gibi bir genelleme, yalnızca belirli bireyler hakkında değil, tür hakkında da bilgi verir. Buna karşılık “Sokrates ölümlüdür” gibi önermeler, belirli bir bireyin bilgisine işaret eder ve tümevarım için bir veri oluşturur.
Sonuç olarak, Aristoteles’in anlam kuramı, yalnızca sözcüklerin neyi gösterdiğini değil, ne tür nesnelere ve hangi varlık düzeylerine gönderimde bulunduğunu dikkate alarak işler. Bu sistemli sınıflandırma sayesinde dil, düşünce ve gerçeklik arasında sağlam bir yapı kurulabilir.
5. Tanımlar, Kavramlar ve Anlamın Temellendirilmesi
(Definitions, Concepts, and the Grounding of Meaning)
Aristoteles’in anlam kuramı, yalnızca sözcüklerin gönderimde bulunduğu nesnelerle ilişkisini açıklamakla kalmaz; aynı zamanda bu anlamın nasıl temellendirildiğini de ele alır. Bu noktada, Aristoteles’in tanım (horismos), kavram edinimi ve kavramların doğasına ilişkin görüşleri kritik rol oynar. Posterior Analytics’te ayrıntılı biçimde işlenen bu meseleler, Aristoteles’in bilgi kuramı kadar anlam anlayışını da şekillendirir.
Aristoteles’e göre, tanım, bir şeyin ne olduğunu, yani özünü (ousia) dile getirmelidir. Tanım, yalnızca betimleyici bir açıklama değildir; kavranan nesnenin mahiyetine dair zorunlu ve evrensel öğeleri ortaya koyan mantıksal bir yapıdır. Örneğin, “insan, akıllı hayvandır” tanımı, insanı yalnızca niteleyen bir özellik değil, onun türsel özünü belirleyen bir çerçevedir. Bu anlamda tanım, hem ontolojik hem de bilişsel bir temele dayanır: bir şeyi tanımlayabilmek için onu gerçekten bilmek gerekir.
Tanımların anlamla ilişkisi burada açıkça ortaya çıkar: Bir sözcüğün anlamı, onun dile getirdiği tanımda yatar. Dolayısıyla, anlam sabit bir içeriğe sahip değildir; o, tanımla birlikte biçimlenir. Bu yaklaşım, Aristoteles’in anlam kuramının merkezinde yer alır. Anlam, ne yalnızca uzlaşımsal bir göstergedir ne de yalnızca zihinsel bir çağrışımdır. Anlam, nesnenin doğasıyla (ousia) temellendirilmiş bir bilgi yapısıdır.
Aristoteles’in tanım anlayışı, onun kavramların edinimiyle ilgili görüşleriyle yakından ilişkilidir. Posterior Analytics II’de Aristoteles, evrensel kavramların nasıl oluştuğunu ve bilginin nasıl mümkün olduğunu sorgular. Bilginin temeli, duyusal deneyimdir; ama bu deneyimden evrensel bilgiye ulaşmak için zihnin belirli işlevleri gerekir. Tek tek algılar bellekte iz bırakır; bu izler tekrarla genelleşir ve zihinde evrensel bir kavram oluşur. Bu süreçte nous (sezgi/akıl), duyusal olanın ardındaki evrensel yapıyı kavrar. Böylece tanımlar, bu evrensel kavramlar aracılığıyla şekillenir.
Bu modelde, kavramlar doğrudan zihinsel içerikler değildir; onlar, doğanın düzeninden türetilmiş, bilgiye konu olan varlıklardır. Anlam da bu kavramsal yapılar aracılığıyla nesnelerle bağ kurar. Bu nedenle anlam, yalnızca dile ait bir mesele değil, aynı zamanda varlığa (ontology) ve bilgiye (epistemology) ait bir mesele hâline gelir. Tanım ve kavram, bu üç alanı — dil, varlık ve bilgi — birbirine bağlayan halkalardır.
Aristoteles’in bu anlayışı, modern anlam kuramlarından ayrılır. Modern düşüncede sıkça karşılaştığımız gibi, anlam zihinsel çağrışım, kullanım bağlamı ya da referans ilişkisiyle sınırlı değildir. Aristoteles için anlam, ancak bir şeyin ne olduğunu — onun özünü — bilerek kavranabilir. Dolayısıyla, anlamın temeli, özsel bilgiye (episteme tou ti esti) dayanır.
Sonuç olarak, Aristoteles’in anlam kuramı, üç ayak üzerine oturur:
-
Dilsel düzey: Sözcükler zihinsel yaşantıların simgeleridir.
-
Zihinsel düzey: Bu yaşantılar, kavramlara dayanır.
-
Ontolojik düzey: Kavramlar, nesnelerin özlerinden türetilmiştir.
Bu üçlü yapı sayesinde anlam, dilin ötesine geçerek bilgi ve varlıkla iç içe geçer. Aristoteles’e göre, anlam yalnızca ne söylediğimizle değil, neyi bildiğimizle ve onun gerçekte ne olduğu ile ilgilidir. Bu da onu hem Platoncu gelenekten hem de çağdaş anlambilimsel teorilerden ayırır.
Deborah K. W. Modrak
Professor Emerita of Philosophy
PhD, University of Chicago

