BATI TEOLOJİSİNİN GÖLGESİNDE TÜRKİYE’DE FELSEFE EĞİTİMİ

0
Samuel-van-Hoogstraten

Türkiye’de felsefe eğitimi, esas itibarıyla Batı teolojisi ekseninde gelişmiş fikirlerin aktarımından ibarettir. Trajik olan ise, bu fikirlerin özünde teolojik bir çerçeveye sahip olduğunun farkına varılmamasıdır. Batı düşüncesi olarak öğretilen şey, aslında Batı teolojisinin kendi iç tartışmalarıdır. Ancak bu teolojik temelin bilinmemesi, felsefe eğitiminin doğrudan kavramsal ve tarihsel bir kökten yoksun hâle gelmesine yol açmaktadır.

Böyle bir durumda felsefe, kendi zeminini kaybetmekte; havanda su dövmekten öteye geçememektedir. Çünkü ortada ne bir düşünce geleneği vardır, ne de bu geleneği besleyen kavramsal bir süreklilik. Eğitim çoğu kez birkaç Batılı filozofun —Kant, Hegel, Descartes gibi— isimlerinin zikredilmesinden ibaret kalmakta, fakat bu düşünürlerin yetiştiği tarihsel, kültürel ve teolojik bağlamlar göz ardı edilmektedir.

İdeolojik Körlük ve Felsefe Alanının Çoraklaşması

Hele bir de işin içine ideolojik önyargılar —özellikle İslam karşıtlığı— girdiğinde tablo daha da trajik bir hâl alır. Çünkü bu durumda Batı düşüncesinin İslam’dan ve İslam felsefesinden beslendiği noktalar bilinçli bir biçimde silinir. Oysa Batı’nın Orta Çağ sonrasında yaşadığı düşünsel dönüşümün arka planında, İslam filozoflarının —özellikle Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd’ün— katkıları belirleyicidir.

Bu katkıların görmezden gelinmesi, hem Batı’nın kendi düşünsel mirasını eksik bırakır, hem de bizim coğrafyamızda felsefeyi köklerinden koparır. Böylece felsefe, adeta Robinson Crusoe’nun ıssız adadaki yalnızlığına benzer bir hâl alır: kendi tarihsel bağlamından soyutlanmış, geleneğinden yoksun, yankısız bir düşünme biçimi. Bu noktada felsefe artık verimli bir entelektüel alan olmaktan çıkar; kurumuş, çorak bir araziye dönüşür.

Batı’da “İman” Kavramının Teolojik Çerçevesi ve Yanlış Okumalar

Batı’da felsefe ile teoloji arasındaki en temel tartışma alanlarından biri “iman” kavramıdır. Ancak burada “iman” derken kastedilen, İslam düşüncesindeki tevhid inancı değil; kilise teolojisinin belirlediği teslis inancıdır. Bu fark dikkate alınmadan yapılan her değerlendirme, “iman–akıl” ilişkisini yanlış bir zemine oturtur.

Örneğin Leibniz’in İmanın Akla Uygunluğu adlı eserinde İbn Rüşd’ü bir tür “iman karşıtı” olarak göstermesi, onun kullandığı “iman” kavramının anlamı dikkate alınmadan değerlendirildiğinde yanlış anlaşılmalara yol açar. Leibniz’in “iman” derken kastettiği şey, kilise teolojisinin merkezindeki teslis inancıdır. Oysa İbn Rüşd, imanı akla aykırı bir inanç olarak görmez; din ile felsefenin aynı hakikate farklı yollarla ulaşabileceğini savunur. Leibniz’in İbn Rüşd’e yönelttiği eleştiri, gerçekte İbn Rüşd’ün imanı akla aykırı bulduğu yönünde değildir; onun akla aykırı bulduğu şey, Hristiyanlığın teslis anlayışıdır. Dolayısıyla Leibniz’in eleştirisi, İbn Rüşd’ün kendi iman anlayışına değil, Hristiyan teolojisine yönelttiği rasyonel sorgulamaya dayanır.

İbn Rüşd, akıl ile imanı karşıt iki alan olarak görmez; aksine, aklın imanla, imanın da akılla derin bir uyum içinde olabileceğini savunur. Ancak burada önemli bir nokta gözden kaçmamalıdır: Batı’daki yorumcuların tamamı değil, özellikle teslise inanan teolog ve filozoflar İbn Rüşd’ü “inançsızlığın filozofuymuş” gibi değerlendirmişlerdir. Türkiye’deki felsefe öğrencileri ise çoğu kez hem İbn Rüşd’ün hem de Leibniz’in düşünsel bağlamlarını bilmedikleri için bu tartışmayı doğru şekilde anlamakta zorlanmaktadır. Bu durum, felsefi kavramların tarihsel ve teolojik bağlamlarından koparılarak okunmasının ne denli yanıltıcı sonuçlar doğurabileceğini açıkça göstermektedir.

Hatta Orta Çağ’da “Averroistler” olarak bilinen düşünürler, İbn Rüşd’ün akıl merkezli yorumunu kilisenin dogmatik otoritesine karşı bir özgürlük alanı olarak kullanmışlardır. Ne var ki bu yaklaşım, zamanla hem kilise çevreleri hem de modern seküler yorumcular tarafından “iman karşıtı” bir hareket gibi etiketlenmiştir.

Oysa İbn Rüşd’ün amacı imanı reddetmek değil, imanı akıl dışılıktan kurtarmaktır. Onun felsefesi, İslam düşüncesinin içinden yükselen en tutarlı akıl–iman bütünleşmesini temsil eder.

Materyalizmin Yanlış Anlaşılması ve Felsefe Tarihindeki Kopukluk

Batı’da materyalizm, çoğu kez kilisenin dogmalarına karşı bir tepki olarak doğmuştur. Bu nedenle Tanrı’yı tamamen reddetmekten ziyade, dogmatik inanç biçimlerine karşı bir düşünsel özgürlük arayışı olarak gelişmiştir. Ancak Türkiye’deki felsefe tarihi kitaplarında bu tarihsel ayrıntı çoğu zaman göz ardı edilir.

Sonuçta, kiliseye karşı çıktıkları için Batı’da “ateist” olarak damgalanan filozoflar, bizde doğrudan “materyalist” olarak tanıtılır. Oysa kilise dogmalarını reddetmek başka şeydir, Tanrı’yı reddetmek bambaşka bir şeydir. Bu iki tavır arasındaki farkın gözden kaçırılması, Batı felsefesini de İslam düşüncesini de yanlış anlamaya yol açar.

Sonuç: Köksüz Felsefi Algı

Bugün Türkiye’de felsefe eğitimi, hem Batı teolojisinin gölgesinde hem de bu teolojik kökenin farkında olmadan sürdürülmektedir. Bu durum, düşüncenin hem tarihsel hem kavramsal temellerden kopmasına yol açmaktadır. Üstelik ideolojik önyargılar —özellikle İslam’a yönelik bilinçli veya bilinçsiz dışlamalar— bu kopuşu derinleştirmektedir.

Sonuçta felsefe, kendi geleneğini inkâr eden, köklerinden yalıtılmış bir söyleme dönüşmektedir. Oysa gerçek felsefe, kendi tarihsel mirasıyla yüzleşmeyi, aklın evrenselliğini kültürel bağlamından koparmadan anlamayı gerektirir. Türkiye’de felsefe eğitiminin yeniden anlam kazanabilmesi de, ancak bu köklü yüzleşmeyle mümkündür.

Bir yanıt yazın