Eleştirel Teoriye Giriş: Horkheimer’dan Habermas’a
Giriş
Batı Marksizmi’nin bir “okulu” olarak kabaca anılabilecek olan eleştirel teorinin yazıları, 1960’lar ve 1970’lerin başlarında öğrencilerin ve entelektüellerin hayal gücünü yakaladı. Almanya’da, bu “okul”un eserlerinin binlerce kopyası, çoğu zaman ucuz korsan baskılar hâlinde satıldı. Diğer Avrupa ülkelerindeki ve Kuzey Amerika’daki Yeni Sol’un üyeleri de çoğu zaman aynı kaynaklardan ilham aldılar. Dünyanın diğer yerlerinde, örneğin Allende’nin Şili’sinde, bu metinlerin etkisi ayrıca gözlemlenebiliyordu. Santiago sokaklarında, o günlerin politik sloganlarında Marcuse’un ismi sık sık Marx ve Mao’nun yanına yerleşmişti. Eleştirel teori, Yeni Sol’un oluşumunda ve kendini anlamasında anahtar bir unsur hâline geldi.
Yeni radikal protesto hareketlerine —emperyalizme karşı mücadelelere, kıt kaynakların özel mülkiyetine ve kişisel inisiyatif üzerindeki çok sayıdaki kısıtlamaya— bağlı olan birçok kişi, bu “okul”un eserlerinde, Marksist teorinin ilgi çekici bir yorumunu ve (örneğin kitle kültürü ya da aile ve cinsellik gibi) daha ortodoks Marksist yaklaşımların nadiren incelediği konulara yönelik bir vurgu buldu.
1960’ların hareketlerinin dağılması ve bastırılmasına rağmen, eleştirel teorisyenlerin yazıları hâlâ süren bir tartışmanın konusu oldu — bu tartışma onların teorik ve politik değerleri etrafında döndü. 1960’lardaki politik çalkantı sırasında yükselişe geçmeleri ve Anglo-Amerikan dünyasında nadiren incelenen geleneklerden yararlanmaları nedeniyle, bu yazarların eserleri sık sık yanlış anlaşıldı. Yine de onların yazılarında, bugün birçok eleştirmenin yaptığı kadar ikna edici bir biçimde, itibarı sarsılmakta olan çeşitli düşünce okullarına (örneğin pozitivizme) karşı çıkılıyordu.
Eleştirel teorisyenler, devlet ve kitle kültürü gibi alanlara dikkat çektiler — ve bu alanlar, ancak şimdi gerektirdikleri çalışmayı görmeye başlamışlardır. Ortodoks Marksizm’le bir yandan, geleneksel toplumbilim yaklaşımlarıyla diğer yandan girdikleri ilişki, her iki perspektiften yazarlara da ciddi bir meydan okuma oluşturdu. Kapitalizme de, Sovyet sosyalizmine de eleştirel bakan bu yazarların eserleri, bugün sık sık aranan bir şeyi, yani toplumsal gelişme için alternatif bir yol olasılığını işaret etti.
Bu kitapta, eleştirel teorinin temel yönlerini açıklamayı ve değerlendirmeyi umuyorum. Niyetim üçlüdür: Birincisi, eleştirel teorinin gelişiminin arka planını ve başlıca etkilerini taslak hâlinde sunmak; ikincisi, birkaç tema etrafında onun başlıca teorik ve ampirik ilgilerini açıklamak; üçüncüsü, önde gelen temsilcilerinin çalışmalarının varsayımlarını ve sonuçlarını göstermek ve değerlendirmektir.
Ben bir entelektüel tarih yazmadım; bu, kısmen zaten yapılmıştır. Ne de eleştirel teorinin gelişimini yıldan yıla izleyen bir anlatı sundum. Elbette ki, entelektüel tarihten ya da kronolojik belgelemeden tamamen kaçınmak mümkün değildir. Ama benim vurgum, “okul”un merkezinde yer alan fikirlerin bir yorumuna ve ayrıntılandırılmasına yöneliktir; dolayısıyla, çalışmalarına özgün bir karakter kazandıran temalara odaklandım.
Birinci ve ikinci bölümlerin giriş niteliğindeki kısımları dışında, her bölümde eleştirel teorisyenlerin önem verdiği belli bir alana yoğunlaştım.
Eleştirel teorinin bir bütün oluşturmadığı vurgulanmalıdır; tüm yandaşları için aynı anlamı taşımaz. Bu etiketle kabaca anılabilecek düşünce geleneği en az iki kola ayrılır:
Birincisi, 1923’te Frankfurt’ta kurulan Toplumsal Araştırma Enstitüsü çevresinde yoğunlaşan çizgidir; ikincisi ise Jürgen Habermas’ın daha yeni çalışmalarında şekillenen koldur.
Enstitü’nün başlıca figürleri şunlardı:
Max Horkheimer (filozof, sosyolog ve sosyal psikolog),
Friedrich Pollock (iktisatçı ve ulusal planlama sorunları uzmanı),
Theodor Adorno (filozof, sosyolog, müzikolog),
Erich Fromm (psikanalist, sosyal psikolog),
Herbert Marcuse (filozof),
Franz Neumann (siyaset bilimci, hukuk alanında özel uzmanlık sahibi),
Otto Kirchheimer (siyaset bilimci, hukuk uzmanı),
Leo Löwenthal (popüler kültür ve edebiyat araştırmacısı),
Henryk Grossmann (iktisatçı),
Arkadij Gurland (iktisatçı, sosyolog), ve Enstitü’nün “dış çemberinde” bir üye olarak
Walter Benjamin (denemeci ve edebiyat eleştirmeni).
Enstitü’nün üyelik kadrosu sıklıkla Frankfurt Okulu diye anılır. Ama bu etiket yanıltıcıdır; çünkü Enstitü üyelerinin çalışmaları her zaman birbirini tamamlayan, sıkı dokunmuş bir dizi ortak projeden ibaret değildi. Bir “okul”dan söz etmek meşruysa, bu ancak Horkheimer, Adorno, Marcuse, Löwenthal ve Pollock’a atıfla mümkündür — ve ben “Frankfurt Okulu” terimini yalnızca bu beş kişi için kullanacağım. Buna karşılık, Toplumsal Araştırma Enstitüsü ifadesi geçtiğinde, Enstitü’ye bağlı tüm araştırmacıları kastediyorum.
Jürgen Habermas’ın felsefe ve sosyoloji alanındaki yeni çalışmaları, eleştirel teori kavramını yeniden biçimlendirir. Bu girişime katkıda bulunan diğer isimler arasında
Albrecht Wellmer (filozof),
Claus Offe (siyaset bilimci ve sosyolog) ve Klaus Eder (antropolog) yer alır.
Amaçta belli bir birlik olsa da, Enstitü üyeleri ile Habermas ve çevresi arasında —tıpkı her bir grubun kendi içinde olduğu gibi— büyük farklılıklar vardır. Benim temel ilgim Frankfurt Okulu’nun düşüncesinedir — özellikle Horkheimer, Adorno ve Marcuse’ün — ve ayrıca Habermas’ın. Bu dört kişi, eleştirel teorinin merkezî figürleridir. “Eleştirel teorisyenler” dediğimde, onlara atıfta bulunuyorum.
Genel bir düzeyde denilebilir ki, eleştirel teorinin kurucuları, Alman idealist düşüncesinin birçok kaygısını korudular — örneğin aklın, hakikatin ve güzelliğin doğasıyla ilgili olanları —
fakat bunların önceki biçimlerini yeniden yorumladılar. Tarihi, felsefe ve topluma yaklaşımlarının merkezine yerleştirdiler. Ama ele aldıkları meseleler yalnızca geçmişe değil, geleceğe dair imkânlara da uzanıyordu. Marx’ı izleyerek, özellikle erken dönem çalışmalarında, toplumu akılcı kurumlara —yani gerçek, özgür ve adil bir yaşama imkân verecek kurumlara— yönelten güçlerle meşgul oldular. Ama aynı zamanda radikal değişimin önündeki engellerin de farkındaydılar ve bunları çözümlemeye, açığa çıkarmaya çalıştılar. Dolayısıyla, hem yorumla hem de dönüştürmeyle ilgilendiler.
Her bir eleştirel teorisyen, bütün bilginin tarihsel olarak koşullanmış olmasına rağmen, hakikat iddialarının dolaysız toplumsal (örneğin sınıfsal) çıkarlardan bağımsız olarak rasyonel biçimde değerlendirilebileceğini savundu. Eleştirinin bağımsız bir momentinin mümkünlüğünü savundular. Aynı zamanda, eleştirel teoriyi nesnelci olmayan ve materyalist bir temelde gerekçelendirmeye çalıştılar.
Eleştiri kavramının genişletilmesi ve geliştirilmesi — aklın ve bilginin koşullarına ve sınırlarına ilişkin bir ilgiden (Kant), tin’in ortaya çıkışına yönelik bir yansımaya (Hegel),
ve ardından belirli tarihsel biçimlere, yani kapitalizme, değişim sürecine (Marx)— Frankfurt teorisyenleri ve Habermas’ın çalışmalarında sürdürülmüştür. Onlar, bütün toplumsal pratiklerin tartışmasında eleştirel bir perspektif geliştirmeye çalıştılar.
Eleştirel teorisyenlerin çalışmaları, geçmişin ve çağdaş dönemin önemli filozofları, toplumbilimcileri ve sosyal bilimcileriyle yürütülen bir dizi eleştirel diyalog etrafında döner.
Frankfurt Okulu’nun başlıca isimleri, başta Kant, Hegel, Marx, Weber, Lukács ve Freud olmak üzere birçok düşünürden öğrenmeye ve onların çalışmalarının bazı yönlerini sentezlemeye çalıştılar. Habermas için ise, özellikle dil felsefesi ve bilim felsefesi olmak üzere Anglo-Amerikan düşünce gelenekleri de önemlidir. O, birbirinden oldukça farklı görünen çeşitli yaklaşımlar arasında bir aracılık kurmayı ve onları bütünleştirmeyi denemiştir.
Bu girişimin ardındaki güdü, her bir teorisyen için benzer görünür: amaç, bir disiplinlerarası araştırma bağlamında, toplumun yeniden üretimi ve dönüşümünü mümkün kılan koşullar,
kültürün anlamı ve birey, toplum ve doğa arasındaki ilişki üzerine soruların araştırılmasına bir temel oluşturmaktır. Sorularını farklı biçimlerde formüle etseler de, eleştirel teorisyenler, çağdaş toplumsal ve siyasal meselelerin incelenmesi yoluyla ideoloji eleştirisine ve otoriter olmayan, bürokratik olmayan bir siyasetin geliştirilmesine katkıda bulunabileceklerine inanmışlardır.
Tarihsel Bağlam
Eleştirel teorinin geliştiği eksenleri kavrayabilmek için, kurucularının tarihsel ve siyasal deneyimlerinin kökeninde yer alan çalkantılı olayları anlamak zorunludur. Bu olaylar, eleştirel teoriyi hem doğrudan hem de dolaylı biçimde etkiledi. Özellikle, Frankfurt Okulu ve Habermas üzerinde derin bir etki yaratan savaş arası yılların başlıca gelişmelerini izlemek faydalı olacaktır.
Birinci Dünya Savaşı’na kadar geçen yüzyıl boyunca sınıf çatışması, Alman ulus-devleti ve dünyanın diğer büyük sanayileşmiş kapitalist ulusları tarafından başarıyla bastırılmıştı. Ancak bastırılan şeyin aynı zamanda yalnızca geçici olarak ertelendiği açıktı. Sonraki yirmi yıl içinde Avrupa’nın en eski siyasal sistemlerinin çoğunu köklerinden sarsan bir dizi olay patlak verdi. Şubat 1917’de Rusya’da Çarlık rejimi yıkıldı. Dokuz ay sonra Bolşevik Parti iktidarı ele geçirdi. Devrimin başarısı ve yarattığı coşku, Rusya sınırlarının çok ötesine yankılandı. Teori ile devrimci pratiğin birliği, Marksist programın merkezinde yer alan hedef, erişilebilir bir şey gibi görünmeye başladı.
Birinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1918 yılını izleyen iki yıl, değişim güçlerinin ne kadar güçlü ve kendiliğinden olabileceğini gösterdi. Kiel ve Wilhelmshaven’daki denizci ayaklanmalarının başlamasından on gün sonra Alman imparatorluk sisteminin temelleri çökmeye başladı. 9 Kasım’da Berlin’de bir cumhuriyet ilan edildi; çoğunlukçu Sosyal Demokratlar ile bağımsız Sosyal Demokratlardan oluşan bir koalisyon hükümeti kuruldu. Çoğunlukçu Sosyal Demokratlar, parlamenter hükümete ve müzakere edilmiş bir barışa giden anayasal bir yolu izlemekte kararlıydılar. Ancak savaşın yorgunu olan geniş halk yığınlarının büyük bir bölümü, yalnızca “cumhuriyet, demokrasi ve barış” hedeflerinin ötesine geçen amaçları paylaşıyordu. Kısa süre içinde geniş bir işçi ve asker konseyleri ağı gelişti; bu konseyler ekonomide ve orduda köklü değişiklikler (örneğin üretim araçlarının büyük bir bölümünün toplumsallaştırılması ve askeri rütbe sisteminin kaldırılması) talep ediyordu.
Bu arada Avusturya, Macaristan ve İtalya’da da paralel olaylar yaşanıyordu. Macaristan’da, burjuva hükümetin istifasının ardından bir Sovyet Cumhuriyeti kuruldu. İşçi konseyleri hızla oluşturuldu; aynı şey Avusturya ve İtalya’da da gerçekleşti. Avusturya’da büyük çaplı protestolar ve grevler yaygındı. İtalya’da bunlar genel greve ve özellikle Torino çevresinde yoğunlaşan fabrika işgallerine dönüştü.
Rus devrimcilerinin kısa vadeli zaferleri, Orta ve Güney Avrupa’daki radikal ve devrimci hareketlerin kaderiyle keskin bir karşıtlık içindeydi. Savaşın yarattığı yıkıma rağmen, devrimci sosyalist hareketlerin stratejileri, egemen sınıfların kaynakları ve örgütlenmesi karşısında yetersiz kaldı. 1920’nin sonuna gelindiğinde bu hareketler bastırılmıştı. Rus devriminin ivmesi – yabancı müdahaleler, ambargolar ve iç savaş nedeniyle zayıflamıştı – durduruldu. Devrim izole hâle geldi. Avrupa’daki sosyalist hareketlerin parçalanması ve bastırılması, Batı ve Doğu güçlerinin kuşatması, savaşın neden olduğu kaynak kıtlığı, ekonomik abluka ve genel ekonomik azgelişmişlik koşullarında, Rus devrimi Lenin’in korumayı umduğu rotadan sapmaya başladı. Lenin 1924’te öldü. Üç yıl sonra Stalin’in zaferi kesinleşti.
Rusya’da merkezileşmiş denetimin ve sansürün genişlemesiyle “Stalinizasyon” süreci ilerlerken, birçok Avrupa komünist partisinin Moskova liderliğine tabi kılınma süreci de tamamlandı. (Komünist Enternasyonal’in “Bolşevikleştirilmesi” süreci, Üçüncü Enternasyonal’de Moskova hegemonyasının temelini zaten atmıştı.) Almanya içinde, Komünist Parti yani KPD, 1920’ler boyunca üye sayısını sürekli artırmasına rağmen, giderek etkisiz hâle geldi. Partinin varlığı, sağdan gelen anayasa karşıtı güçler için sürekli bir tehdit oluşturuyordu. Ancak partinin “Enternasyonal-Bolşevik çizgisine” bağlı kalması, sık sık strateji ve taktik değiştirmesi, hızlı biçimde değişen koşullara kaba bir teorinin dogmatik biçimde uygulanması ve solun diğer partilerine ve sendika liderliğine yönelik sert saldırıları, işçi sınıfının çoğunluğunu kazanmasını ve örgütlemesini engelledi. KPD’nin devrimci sloganları, Weimar Cumhuriyeti’nin toplumsal bölünmeleri bağlamında boş görünümler taşıyordu.
Alman işçi sınıfı içindeki bölünmeler uzun ve karmaşık bir tarihin ürünüdür. Bu bölünmelerin kökenine dair bir ipucu, İkinci Enternasyonal ve Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin tarihinden bulunabilir. İkinci Enternasyonal’in Marksistleri, sosyalizmi sık sık kapitalizmin gelişiminin tarihsel olarak zorunlu bir sonucu olarak sundular. Devrim yoldaydı. Ancak bir yorumcunun dediği gibi, “Devrimi beklemekle yetinen devrimci bir parti, giderek devrimci olma özelliğini yitirir.” Alman Sosyal Demokrat Partisi tam da bu hâle geldi.
Savaş öncesi son otuz yıl boyunca sürekli büyüdü, savaş sonrası seçimlerde büyük oy oranlarına ulaştı. Söylemi Marksistti, ama programı giderek reformistleşti. Eduard Bernstein 1898’de şöyle yazmıştı: “Eğer gelecekte bir gün iktidar Sosyal Demokrasi’nin eline geçerse, teorimizin önvarsayımlarıyla gerçeklik arasındaki uçurum tüm boyutlarıyla ortaya çıkacaktır.” 1914’te Sosyal Demokratlar — resmi olarak kapitalizme karşı uluslararası mücadeleye bağlı olduklarını ilan etmişken — İmparator’un talep ettiği savaş kredilerini onayladılar.
Sonraki altı yıl içinde partinin kaderi belirginleşti. 1917’de partinin sol kanadı bağımsız bir grup oluşturdu. Savaşı izleyen iki yıl boyunca Sosyal Demokrat liderlik, radikal ve devrimci hareketlerin bastırılmasını denetledi. Artık tamamen “biçimsel yasallık” ilkesine dayanıyorlardı. Ne üretimin demokratikleştirilmesi ve toplumsallaştırılması fırsatlarını değerlendirdiler ne de yargı ve sivil hizmetlerdeki gerici unsurları temizlediler veya ordunun anayasal sınırlarını belirlediler.
Sonraki on yılda Almanya’daki çatışmalar elbette azalmadı. İşçi sınıfının sadakati sosyalist, komünist ve nasyonal sosyalist partiler arasında bölündü. Kaybedilmiş savaşın deneyimi, hayal kırıklığı yaratan barış anlaşması, devasa enflasyon, sürekli artan işsizlik (1931’de altı milyondan fazla kayıtlı işsiz) ve 1929’da patlayan en ağır uluslararası kapitalist kriz, tüm toplumsal ve sınıfsal mücadele biçimlerini yoğunlaştırdı ve karmaşıklaştırdı. Yalnızca kısa süreli ekonomik toparlanma ve siyasal istikrar dönemleri yaşandı.
Weimar demokrasisine yönelik saldırılar birçok taraftan geliyordu. Karşı-devrimci güçler hem kaynak hem beceri bakımından hızla büyüyordu. 1924’ten 1933’e kadar Avrupa tarihi, Nazizmin ve faşizmin hızlı yükselişiyle kaplandı. Liberal ve demokratik partiler bu güçlerin örgütlülüğü ve kararlılığı karşısında etkisiz kaldılar. Komünistler, çoğu zaman cesur olmalarına rağmen, fazla küçük ve parçalanmış güçlerle zamanlaması yanlış savaşlara girdiler. Hitler fırsatını kullandı; Mussolini İtalya’da, Franco İspanya’da aynı şeyi yaptı. Ocak 1933’te Nazi Partisi iktidarı ele geçirdi. Orta ve Güney Avrupa’da sermaye, büyük toprak sahipleri, bürokrasi ve ordu arasındaki koalisyonlar galip geldi. Tüm bağımsız sosyalist ve liberal örgütler bastırıldı. 22 Ağustos 1939’da Hitler-Stalin Paktı imzalandı. Bu bir çağın sonuydu ve kapitalizme karşı mücadeleye kendini adamış herkes için trajik bir ironi anlamına geliyordu.

