resim_2023-01-15_222236243

İzzet kelimesi Kur’an’da on bir yerde geçmektedir. Aynı kökten gelen fiil ve isim kalıbında kelimeler yüz küsür yerde geçmektedir. Bunların büyük çoğunluğu Allah’ın isimlerinden olan azîz sıfatı şeklinde geçer. Azîz sıfatı hep Allah’ın başka isimleriyle birlikte geçmektedir. Kur’an’da izzet kelimesi şu mânalarda kullanılmaktadır. Büyüklük, ululuk ve azamet: (Sâd 38/82-83). Güç, kuvvet, dayanma gücü: (Fâtır 35/17). Güç, derman, takat, dinçlik, destek: (Yasin 36/14). Yenilmezlik, dayanıklılık, kuvvet: (Nisa 4/158). Bağnazlık, taassup, fanatiklik, kibir: (Sâd 38/2). Sertlik, kabalık, düşmanlık, sert ve katı davranmak: (Maide 5/54).

Güçlü ve üstün olmak, galip gelmek, saygın olmak” gibi mânalara gelen izz kökünden isim olan izzet bu anlamları yanında bir kimsenin başkaları karşısında bedensel, psikolojik, ekonomik, sosyal statü vb. yönlerden güçlü, etkin ve saygın olması, baskı altına alınamaz bir konumda bulunması durumunu da ifade eder ve “âcizlik, alçaklık” mânasındaki zilletin karşıtı olarak kullanılır. Râgıb el-İsfahânî Kur’an’da Allah’a, rasulüne ve müminlere mahsus olduğu bildirilen izzeti (Münâfikūn 63/8) kesintisiz ve sonsuz olduğu için “hakiki izzet”, bunların dışında kalanların kendilerinde vehmettikleri izzeti de “sunî izzet” şeklinde değerlendirir. Aynı kökten sıfat olan azîz güçlü, üstün ve hâkim konumda bulunan, yenilmeyen, eşi benzeri olmayan” anlamlarında hem Allah’ı hem de insanı nitelemek için kullanılmaktadır. (DİA İzzet md.).

İzzet kelimesi Allah ve müminler hakkında kullanıldığı gibi kâfir ve münafıklar hakkında da kullanılmaktadır. Allah ve müminler için olumlu bir anlam ifade ederken, kâfir ve münafıklar için kullanıldığında İslâm, Kur’an ve gerçekler karşısında bilinçsizce kapıldıkları kibir, gurur, inat ve öfkelerini, bu duyguların etkisiyle işledikleri kötülükleri sürdürmelerini anlatmaktadır. “Sâd. Öğüt ve uyarı dolu Kur’an’a andolsun ki inkâr edenler, bu uyarıya kulak verecekleri yerde, gurura kapılmış (izzetin) ve ayrılığa düşmüşlerdir.” (Sâd 38/1-2). “Her kim şan ve şeref, izzet istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir…‘’ (Fatır 35/10). ‘’İzzetin’’ bütünüyle Allah’a ait olması, bu kavramın insanlar açısından elde edilemeyeceği anlamında değil, insanların elde edebilecekleri her türlü onur ve mertebenin Allah’tan olduğunu ve ancak O’nun rızasına uygun olduğu takdirde değer taşıyacağını ifade etmektedir. İnsanın izzetli olması için özgürlük ve onuruna yakışır şekilde hareket etmesi gereklidir. İlke ve kurallara uygun hareket edip, çıkar ve menfaatini öne geçirmemelidir. İnsan özgür olarak hareket etmeli, kendisinin eşiti veya daha aşağı olan bir varlığa boyun eğip, önünde eğilmemelidir. Çünkü bu birini haksız olarak yüceltirken diğerini yine haksız olarak alçaltmakta, değerini düşürmektedir. Önünde eğileceği, kulluk edeceği varlık kendisinden daha üstün ve mükemmel olmalıdır. Bu davranış insanı izzet ve şeref sahibi yapar.

 ‘’Ey iman edenler! Sizden kim dinden çıkarsa bilsin ki Allah öyle bir kavim getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü (yumuşak), kafirlere karşı vakarlıdırlar (izzetli, şerefli, sert)…’’(Maide 5/54). İnsanın üstünlüğü ve değeri insanî özellikleri taşıdığı, yaratıcısı ile bağlantısı iyi ve içten olduğu sürecedir. Böyle kimseler yaratılış gayesine göre hareket eder, hak için mücadele eder ve bu konuda kınayıcıların kınama ve engellemelerine aldırmaz, hak ve doğru olan yolda ısrar ederler. Doğruluk üzere olan insan engellense bile zillet ve üzüntüden uzaktır. Zira, Allah müminleri zillet ve üzüntüden uzak tutmuştur. “Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.’’(Ali İmran 3/139 ). Müslüman, başına gelen sıkıntılardan, bela ve musibetlerden dolayı tökezlese bile yıkılmaz. Kaybettiği fırsatlar için üzülmez, çünkü imanından dolayı üstün olduğunu, Allah’ın inayetinin, yardımının onunla olduğunu bilir.

 “Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.”(Nisa 4/139). Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmek, güçlü ve şerefli olabilmek için onların himayesine sığınmak, beraberliklerini tercih etmek. Bu iki niteliğin özellikle zikredilmesinde müminler için bir işaret sezinlememek mümkün değildir. Müminlerin asıl güvenecekleri, dayanacakları, kader birliği yapacakları kimseler iman kardeşleridir. Başka din ve ideoloji mensuplarına bu ölçüde güvenmek doğru değildir. Bunun da ötesinde “mümini bırakıp kâfiri dost ve veli edinen” kimsenin imanında, müminlerle ilişkilerinde bir ârıza bulunması, imanının nifaka yakın olması ihtimali vardır. Aynı şekilde güçlü ve saygın olmak için müminleri bırakıp kâfirlere sarılan, onların himayelerine sığınan kimselerde de aşağılık duygusu, özgüven eksikliği ve iman zayıflığı bulunması ihtimali kuvvetlidir. Başka hiçbir kimse Allah’a dayanan ve güvenen mümin kadar güçlü ve şerefli olamaz. Müminler de Allah’a güvendikleri, O’na sığındıkları, şerefi ve saygınlığı O’na kul olmakta aradıkları ve buldukları için mânevî bakımdan güçlü ve şereflidirler. Maddî bakımdan da güçlü olmamaları için bir sebep yoktur.

İnsana izzet kazandıran bir diğer davranış infâk etmek, insanlara yardım etmektir. “Veren el alan elden hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” (Müslim, Zekât 94-97, 106, 124). Başkasına muhtaç olmamak insanı yüceltir, izzet ve şeref sahibi yapar. Başkalarına yardım etmek insanı onurlandırır. Dilenen, başkalarına muhtaç yaşayan, sürekli borç içinde sürünen, maddi imkansızlıktan dolayı perişan olan ve bu yüzden başkalarına el açan kimse izzetini ve onurunu kaybeder. İnsana izzet kazandıran bir diğer davranış ta ilmiyle amil olmak, bildiğini yapmak, yaşamaktır. İlmin izzeti, onun gereğince hareket etmektir. Bildiğini yapmayan, hatta tersini yapanlar izzet ve şerefini kaybederler. Zîra ilim her zaman doğrunun, gerçeğin yanında olmayı, bâtılın karşısında olmayı gerektirir. “…Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.”(Fâtır 35/28). İlim sahibi ilmiyle amil olduğu zaman gerçek anlamda alimdir. İnsana değer kazandıran bildiği doğrulara, hakikate göre yaşamaktır. Zîra bilgi uygulandığı zaman değerlidir. Aksi takdirde ınsana yük olmaktan öteye geçmez. Sâdece bilginin hamallığını yapar. “Tevrat’la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer. Allah’ın âyetlerini yalan sayan kavmin misali ne kötü! Allah zalimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz.”(Cum’a 62/5).

Bir yanıt yazın