CİN: Gözle Görülemeyen Varlıklar
“Örtmek, örtünmek, gizli kalmak” anlamındaki cenn kökünden türeyen bir isim olup tekili olan cinnî “örtülü ve gizli şey” mânasına gelir. Terim olarak “duyularla idrak edilemeyen, insanlar gibi şuur ve iradeye sahip bulunan, ilâhî emirlere uymakla yükümlü tutulan ve mümin ile kâfir gruplarından oluşan varlık türü” anlamına gelir. Cinlerin atalarına cân adı verilir. Cin kelimesinin melekleri de kapsayacak şekilde insan türünün karşıtı olan görünmez varlıklar için kullanılan genel bir anlamı da vardır. Kur’ân da İblîs’in melekler arasında zikredilmesi (Bakara 2/34) bundan kaynaklanmaktadır. “Görünmeyen varlık” anlamında her melek cindir, fakat her cin melek değildir. (DİA).
Kur’ân-ı Kerîm’de 29 yerde geçen cin sözcüğü bir cins ismi olup gözle görülemeyen varlık demektir. Kök fiili olan cenne Kur’an’da, örtüp gizlemek, görünmez hale getirmek anlamında kullanılmıştır. (En‘âm, 6/76). Ana rahminde saklı bulunan ve cinsiyeti gözle görülüp anlaşılamayan canlıya da yine bu kökten alınarak ‘cenîn‘ denmiştir. Cin kelimesi, esas anlamıyla gece karanlığı demektir. Karanlığa gömüldüğü için görülemeyen varlıklara cin veya ecinne dendiği için gözle görülemeyen varlıkları ifadede cin kelimesi kullanılmıştır. Bu kökten tüm isim ve fillerin ortak özelliği, duyu organlarından gizli oluşu ifade etmeleridir. Bundan da anlaşılır ki cin türü varlıklardaki görülmeme veya görülememe bunları ontolojik varlık olma özelliğinden yoksun kılmaz. Çünkü gözle görülememe hiçbir şeyi ontolojik yapıdan yoksun bırakmaz. Hava gözle görülmez ama fizikisel varlığı tartışmasızdır. Cennet sözcüğü de cin kökündendir. Ağaçları, dalları ve gölgesinin yoğunluğu yüzünden toprağı âdeta görünemez hale gelmiş bol yeşilli bahçe demektir. Bu etimolojik özellik dikkate alındığında cenneti, duyular üstü ve ötesi nimetler yurdu olarak tanımlamak mümkün olabilir.
Mekke dönemi Arap toplumunun inancında ruhlar âleminin, iyi ve kötü güçlerin önemli bir yeri vardı. Bazı taş ve ağaçlarda, kuyu, mağara ve benzeri yerlerde insan hayatına tesir eden varlıkların mevcudiyetine inanılıyordu. Ruhlar âleminin iyi ve faydalı olanlarını meleklerle cinlerin bir kısmı, kötü ve zararlı olanlarını da şeytanlar ve cinlerin diğer kısmı teşkil ediyordu. Câhiliye Arapları cinleri yeryüzünde oturan ilâhlar olarak kabul ediyor, meydana gelen pek çok olayı onların yaptığına inanıyorlardı. Kur’ân-ın bildirdiğine göre Kureyşliler, cinlerle Allah arasında soy birliğinin olduğunu ileri sürüyorlar. “Onlar Allah ile görülmez varlık türleri arasında da bir soy birliği yakıştırdılar. (Sâffât 37/158). Cinleri Allah’a ortak koşuyorlardı. (En‘âm 6/100). Aynı zamanda cinlere tapıyorlardı... Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı.” (Sebe’ 34/41).
İslâm a göre cinler dumansız ateşten yaratılmıştır. Kur’an cinlerin ve meleklerin insandan önce yaratıldığını belirtmiştir. (Bakara,2/30-38). Cinlerin insanlar gibi iradeleri mevcuttur, iyi veya kötü eylemlerde bulunabilirler, insanlar gibi yiyip içer, evlenip, çoğalabilirler. Cinsiyetleri vardır, evlenirler, doğar, büyür ve ölürler. Fakat ömürlerinin insanlarınkine oranla daha uzun olduğuna inanılır. İslam dininde cinler de insanlar gibi inanan ve inanmayan şeklinde ayrılır. İnsanlar gibi ibadet etmeleri gerekmektedir. İnanan cinlerin inanan insanlarla beraber cennete, inanmayan cinlerin ise inanmayan insanlarla birlikte cehenneme gideceğine inanılır. Kur’ân-ı Kerîm’e göre son Peygamber Hz. Muhammed hem insanlara hem de cinlere gönderilmiştir. Ayrıca insanlardan farklı çeşitli özellikleri olduğu, çeşitli şekillere girebildikleri, çok kuvvetli olup bazı ağır işleri gerçekleştirebilecekleri, istedikleri takdirde farklı kılıklara girebildikleri gibi çok büyük hızlarla hareket edebilirler. Genel kanının tersine İslam inancına göre cinler geleceği ve gaybı bilemezler.
Ruhsal varlıklar genel olarak üç kısımda değerlendirilir.
1). İyi olanlar: Bunlar meleklerdir, 2). Kötü olanlar: Bunlar şeytanlardır, 3. Orta varlıklar: Bunlar cinlerdir ki hem iyileri vardır, hem kötüleri. Kur’an’ın cin kavramı ile ilgili beyanlarını incelediğimizde şu tespitleri yapabiliriz: 1). Cinler (melek, şeytan anlamlarıyla), tarih boyunca, Allah’a ortak koşmada kullanılmıştır. Kur’an’ın indiği ilk muhatap toplumda da durum buydu. “Cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa onları Allah yaratmıştır.“(En‘âm 6/100). 2). Cinler; yüksek değerler ilham edici, büyük ruhları insanları koruyup kollayıcı, onlara destek gönderici kuvvetler olarak da düşünülmüştür. Tarih boyunca birçok toplumda, deha ve zekada bir tür cinlerin etkisi olarak algılanmıştır. Müşrik Araplar da şairleriyle kâhinlerini, cinlerin koruma ve ilhamıyla iş gören farklı kişiler olarak düşünmüşlerdir. Öyle ki, her şairin özel bir cini olduğuna inanılırdı. Hz. Muhammed’i de güzel ve etkili sözler söyleyen bir cinli şair-kâhin-büyücü olarak gördüler ve onun da diğer şair-kâhinler gibi toplum düzenine uymasını, diğer şair-kâhinlerden farklı taleplerde bulunmamasını istediler. Hz. Muhammed onlar için büyücü, (Zâriyat, 51/52), ‘cin tasallutuna uğramış, şair‘ (Sâffât 37/36) bir adamdı. Arap müşriklerinin ve çoğu toplumun kutsallık verdiği cinli olma. halini Kur’an bir hastalık olarak görür ve Peygamber’i bu hastalıktan tenzih eder. (Mü’minun 23/25, 70). 3). Cinler de tıpkı insanlar gibi değişik toplumlar oluşturan varlıklardır. Kur’an cinler için hem ümmet tabirini kullanmaktadır. (A‘râf, 7/38). Hem de topluluk, toplum sözcüğünü kullanmıştır. (En‘âm, 6/128). Cinler, son peygamber Hz. Muhammed’e vahyedilen Kur’an’ı da dinlemişlerdir. (46/29-31 ve Cin, 72/1). Bu dinleyiş, Hz. Peygamber’e vahy ile bildirilmiştir; Hz.Peygamber, cinleri bizzat gözüyle görmemiştir. 4). Cinler insanoğlu tarafından, iş ve değer üretmek için çalıştırılmıştır. “Bir zaman cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları Süleyman’ın emrinde toplanmış, birlikte sevk ve idare ediliyordu.” (Neml, 27/17). Aslında, Kur’an’a göre tüm insan ve cin toplumları Allah için iş yapıp değer üretmek üzere yaratılmışlardır. “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56). İbadet kökünden türeyen “ya’budûn” fiili hem bugün kullandığımız anlamda ibadeti hem de iş yapıp değer üretmeyi ifade etmektedir. Kur’an’ın ibadetle amaçladığı, sadece niyaz ve yakarış hali değil, yaratıcı-üretici tüm faaliyetlerdir. Bunun içindir ki İslâm tüm yeryüzünü mabet ilan etmiştir. Yeryüzünün tümü mabet olunca insanın tüm meşru fiilleri de zorunlu olarak ibadet olur. İnsan ve cinnin çalışmaları içinde göklerin ve yerin köşe-bucağını araştırma, delip geçme faaliyetleri de olacaktır. (Rahman, 55/33). Şöyle veya böyle, cinler bazı nebiler tarafından iş yapıp bir şeyler üretmek üzere çalıştırılmışlardır. Bu çalışmalar içinde bazı cisimleri çok uzak mesafelere anında gönderme faaliyeti de vardır. (Neml, 27/39). 5). Cinler insana doğrudan musallat olamazlar. İnsana tasallutları, yine bir insan aracılığı iledir. (Cin, 72/6). Allah’a inanan insanın cinlerin kötülüğünden korkmaması gerekir. “Ve biz doğru yol rehberini dinler dinlemez ona iman ettik; rabbine iman eden kimse artık ne ziyandan ne de azıp sapmaktan korkar.” (Cin, 72/13). Cin çarpması diye andığımız şey, aslında bu çarpmışlığı bahane ederek insanları cin hayalleriyle korkutan, perişanlığa iten kötü, şerli insanların işidir. Bunlara inanarak bir takım insanlara sığınanlar, onlardan yardım isteyenler kendi başlarına bela sarmaktan başka bir şey yapmazlar. Allah’ın peygamberinin her devirde hem insan hem de cin şeytanlarından düşmanları olmuştur. “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar.” (En‘âm 6/112).
Cinlerin mutlak gayba dair bilgileri yoktur. Ancak hayat sürelerinin uzunluğu, ruhanî ve mânevî varlıklar olmaları, meleklerden haber çalmaları gibi sebeplerle, insanların bilmediği, geçmişe ve şu ana ait bazı olayları bilebilirler. Ancak bu durum, cinlerin insandan daha üstün varlıklar olduğunu göstermez.”Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda) yere yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı” (Sebe’ 34/14) buyurularak, onların gaybı bilmedikleri açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Cinler de insanlar gibi iman ve ilâhî emirlere itaat etmekle yükümlüdürler: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51/56). Bazı durumlarda cinlerin insanlara zarar vermesi söz konusu olabilirse de, Müslüman bir kimsenin cinlerden korkmaması ve Allah’ın izni olmadan, bir varlığın başka bir varlığa zarar veremeyeceğine gönülden inanması gerekir. Diğer varlıklardan gelebilecek zararlara karşı Allah’a sığınmak gerektiği gibi cinlerden gelebilecek zararlar hususunda da aynı tutum gösterilmelidir. Nitekim Hz. Peygamber’in (sav) de cinlerin insanları etkilemesine karşı Âyetü’l-kürsî’yi, Felâk ve Nâs sûrelerini okuduğu bilinmektedir. (Buhârî, “Vekâle”, 10; “Fezâilü’l-Kur’ân”, 10). Müslümanlar, cinlerden zarar gördüklerini sandıkları durumlarda Hz. Peygamber’den (sav) öğrendiği tedbirlerle yetinmeli, cahil cinci ve üfürükçülerin tuzağına düşmekten sakınmalıdırlar.
