İslam’la Kurtulmak mı, İslam’ı Kurtarmak mı?

0
man-stands-front-mosque-with-moon-background_618582-967

Siyasal İslami Söylemin Yanlış Anlaşılması Üzerine

İslami siyasal talep, kaba güç kullanımı, üretim araçlarını ele geçirme arzusu ya da başkaları üzerinde tahakküm kurarak yönetme isteği şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu tür okumalar, meseleyi kaba güç teorilerinin dar kalıplarına hapsederek, İslami siyasal söylemin ortaya çıktığı ahlaki ve toplumsal zemini görünmez kılar. Oysa bu talep, öncelikle baskın düzenin ürettiği adaletsizliklere, anlam yitimine ve ahlaki çözülmeye karşı yöneltilmiş bir itiraz olarak doğar. Buradaki siyasal yönelim, başkaları üzerinde hükmetmeyi değil; kamusal alanda adalet, sorumluluk ve ahlaki sınırların yeniden hatırlatılmasını amaçlayan bir çağrıyı ifade eder.

Düşünce tarihinde siyasal olana dönük anlayışlar iki farklı eksende gelişmiştir. Fiziksel güç ve hegemonya istencine dayalı yönetme talebi ile, ahlaki ve manevi kontrol talebi siyasal olanın çerçevesini belirlemiştir. Birincisinde kendini merkeze alan ve fizyolojik gücü esas alan anlayışlar ikincisinde ise insanın kendinden; kendi üzerindeki kontrolünden yola çıkarak bizzat içsel uyumundan beslenen anlayışlar..

Thrasymakhos ve Callicles için ahlaki eğitim diye bir mesele yoktur. Ahlak, güçlülerin çıkarını gizlemek için zayıflar tarafından uydurulmuş bir söylemdir. Dolayısıyla siyaset, insanı eğiten değil; güçlü olanın iradesini dayatan bir alandır. Terbiye değil, üstünlük esastır.

Machiavelli’de ahlaki eğitim açık biçimde siyasetin dışına itilmiştir. Machiavelli, yöneticinin iyi bir insan olmasını değil, başarılı bir düzen kurucusu olmasını önemser. İnsanların ahlaken eğitilmesi değil, davranışlarının kontrol edilmesi hedeflenir. Ahlak, bireysel bir mesele olabilir; fakat siyasal düzenin kurucu ilkesi değildir.

Thomas Hobbes’ta ahlaki eğitim, güvenliğin gölgesinde kalır. İnsan doğası itibarıyla çatışmacıdır; bu nedenle siyaset, insanı erdemli kılmak için değil, zarar vermesini engellemek için vardır. Ahlak, içsel bir yetkinleşme değil, dışsal bir zorunluluk hâline gelir. Terbiye değil, itaat üretilir.

Jean-Jacques Rousseau bu isimler arasında istisnaya en yakın olanıdır. Rousseau’da ahlak fikri vardır; ancak bu ahlak, klasik anlamda bireysel erdem terbiyesi değil, yurttaşlık ahlakıdır. İnsan, iyi insan olmaya değil; genel iradeye uyan yurttaş olmaya yönlendirilir. Bu nedenle burada da ahlaki eğitim, siyasal bütünlüğe tâbidir.

Carl Schmitt’te ahlak tamamen siyasetin dışındadır. Dost–düşman ayrımı ahlaki bir ölçüye dayanmaz; varoluşsal bir karardır. Siyaset, insanı dönüştürmez; tehditleri bertaraf eder. Eğitim değil, karar esastır.

Friedrich Nietzsche ise ahlaki eğitimi değil, ahlakın kendisini problematize eder. Ahlak, güç ilişkilerinin ürünüdür. İnsan eğitilecek bir varlık değil, kendini aşması gereken bir iradedir. Bu nedenle terbiye fikri, Nietzsche açısından bastırıcı ve kaba gücün  karşıtıdır. Bu ise doğaya aykırıdır.

**

Siyasal İslam tartışmalarında en sık yapılan hatalardan biri, İslam’ın öznesi ile nesnesinin yer değiştirmesidir. Bu karışıklık çoğu zaman fark edilmez; ancak sonuçları son derece belirleyicidir. Temel soru şudur: İnsan mı İslam’la kurtulmak ister, yoksa İslam’ı kurtarmayı mı kendine görev edinir?

İslam’la kurtulmak, dinin insana hitap eden asli yönünü kabul etmek demektir. Bu yaklaşımda İslam, bireyin ahlaki olgunlaşmasına, adalet duygusunun gelişmesine, sorumluluk bilincinin derinleşmesine rehberlik eder. İnsan, İslam’ı bir araç olarak değil, bir yön tayin edici olarak görür. Burada din, iktidar üretmez; vicdan üretir. Hakikat iddiası, güç iddiasına dönüşmez.

Buna karşılık “İslam’ı kurtarmak” söylemi, ilk bakışta dindar ve fedakâr bir tutum gibi görünse de, ciddi bir zihinsel sapmayı içinde barındırır. Çünkü bu söylemde İslam, korunması gereken kırılgan bir nesneye indirgenir; insan ise kendisini onun hamisi, temsilcisi ve hatta savunucusu olarak konumlandırır. Böylece insan, farkında olmadan kendisini dinin üstüne yerleştirir. İslam adına konuşma yetkisi, zamanla İslam adına hükmetme yetkisine dönüşür.

Siyasal İslami söylemin temel açmazı tam da burada ortaya çıkar. Din, bireyin ahlaki dönüşümünü hedefleyen bir çağrı olmaktan çıkar; toplumu düzenleyecek bir ideolojiye, devleti yönetecek bir programa, iktidarı meşrulaştıracak bir dile dönüşür. Bu noktadan sonra artık İslam, insanı dönüştürmez; insan, İslam’ı kendi siyasal hedeflerine göre dönüştürmeye başlar.

Bu dönüşümde en tehlikeli sonuç, eleştirinin imkânsızlaşmasıdır. Zira siyasal söylem, kendisini “İslam’ı savunmak” iddiasıyla kurduğunda, ona yöneltilen her eleştiri kolaylıkla “İslam’a saldırı” olarak etiketlenir. Böylece din, eleştiriden muaf bir kalkan hâline gelir; siyaset ise kutsallık zırhı kuşanır. Oysa bu durum, ne siyaseti temizler ne de dini yüceltir; aksine her ikisini de araçsallaştırır.

İslam’la kurtulmak, insanın kendisiyle yüzleşmesini gerektirir. İslam’ı kurtarmak ise çoğu zaman başkalarıyla mücadele etmeyi, düşmanlar üretmeyi, sürekli bir tehdit algısı içinde yaşamayı beraberinde getirir. Birincisi içsel bir sorumluluk çağrısıdır; ikincisi dışsal bir seferberlik dilidir. Birinde ahlak merkezde durur, diğerinde güç.

Sonuç olarak mesele, İslam’ın kamusal alanda olup olmaması değil; nasıl ve hangi bilinçle yer aldığıdır. İslam’ı kurtarmaya soyunan bir siyasal dil, çoğu zaman İslam’ı en fazla yıpratan dildir. Buna karşılık İslam’la kurtulmayı önceleyen bir anlayış, dini sloganlaştırmadan, onu iktidar aracı hâline getirmeden, insanın vicdanında ve davranışında yaşatır.

Belki de asıl soru şudur:
Biz İslam adına mı konuşuyoruz, yoksa İslam’ın bize ne söylediğini gerçekten dinliyor muyuz?

Bu ayrım netleşmeden, siyasal İslam tartışmalarının sağlıklı bir zemine oturması mümkün görünmemektedir.

Abese Suresi, görünürde çok küçük bir davranışı merkeze alır: Yüzünü ekşitmek, ilgiyi yanlış yere yöneltmek, değeri toplumsal statü üzerinden tayin etmek. Rivayet bağlamı ne olursa olsun, Kur’an’ın kurduğu ahlaki çerçeve son derece açıktır. Toplumsal itibarı olanlarla ilgilenip, hakikat arayışı içinde olan ama güçsüz görünen birini ihmal etmek, siyasetin en temel ahlaki sapmasıdır. Burada siyaset, bir yönetim tekniği olarak değil; kimin muhatap alındığı, kime değer verildiği üzerinden tanımlanır.

Abese Suresi’nde herhangi bir güç kullanımı, zor, ceza ya da yaptırım yoktur. Buna rağmen son derece siyasal bir uyarı vardır: Hakikat, güç merkezlerine göre dağıtılamaz. İtibar, servet ya da nüfuz, ahlaki öncelik belirleyicisi olamaz. Kur’an, daha baştan şunu öğretir: Terbiye edilmemiş bir bakış, en büyük siyasal körlüktür.

Bu sure, gücü esas alan siyaset anlayışlarının tam karşısında durur. Machiavelli’de güçlü olan muhataptır; Hobbes’ta düzeni sağlayan merkez; Schmitt’te karar verebilen egemen. Abese’de ise muhatap, samimiyetle yönelen kişidir, toplumsal ağırlığı olan değil. Bu, siyasal olanın merkezine ahlaki duyarlılığı yerleştirir.

Dolayısıyla Abese Suresi, İslamî siyasal perspektifte şunu çok açık biçimde ortaya koyar:
Siyaset, kiminle ilgilendiğin, kimi öncelediğin ve kime yüzünü döndüğün meselesidir. Güce yönelen bir siyaset değil; hakikate yönelen bir terbiye çağrısıdır.

İslam’la Nasıl Kurtuluruz?

“İslam’la nasıl kurtuluruz?” sorusu, “İslam’ı nasıl kurtarırız?” sorusundan çok daha yerinde ve öğreticidir. Çünkü Kur’an’ın merkezinde, korunmaya muhtaç bir din değil; sorumluluk üstlenmesi gereken bir insan vardır. İslam, insanın kurtaracağı bir nesne değil; insanın kendisiyle yüzleşeceği bir hakikat alanıdır.

Kur’an’da bu yüzleşmenin adı felahtır. Felah, çoğu zaman “kurtuluş” diye çevrilir; ancak bu çeviri eksiktir. Felah, yalnızca tehlikeden kaçmak ya da azaptan kurtulmak değildir. Felah; doğruyla uyumlu bir hayat kurmak, bu uyumu sürdürmek ve hakikat karşısında iç bütünlüğü korumaktır. Bu yüzden Kur’an, felahı geleceğe ertelenmiş bir vaat olarak değil, şimdide yaşanan bir hal olarak sunar: “Müminler felaha ermiştir.”

Bu noktada çok temel bir ayrım ortaya çıkar. Kur’an, dini kurtarmayı değil; insanı dönüştürmeyi hedefler. Allah isterse dinini korur; nitekim Fil Suresi’nde Kâbe, insan gücüyle değil, ilahi iradeyle korunur. Ebabil kuşları, kutsal olanın insanın kudretine bağlı olmadığını gösterir. Ancak bu ilahi koruma, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aksine şunu öğretir: Din korunur; fakat Müslümanlık her nesilde yeniden pratize edilir. .

İslam’la kurtulmak, bu yüzden sloganla, savunmayla ya da karşıtlıkla değil; samimiyetle mümkündür. Kur’an’ın felaha bağladığı temel yollar açıktır: ihlas, adalet, sorumluluk, ahlaki tutarlılık ve amel. Bunların hiçbiri gösteriyle, güçle ya da başkalarını yenmekle ilgili değildir. Felah, insanın kendi içindeki çelişkiyi azaltmasıyla başlar.

Burada dikkat çekici bir paralellik ortaya çıkar. Immanuel Kant’ın ahlak felsefesinde ahlaki eylem, sonuç için değil; doğru olduğu için yapılır. Bu, “dolayımsız ahlak”tır. İslam ahlakında bunun karşılığı ihlâstır. Yani amel, cennet beklentisiyle, korkuyla ya da toplumsal onay için değil; Allah rızası için yapılır. Her iki yaklaşımda da ahlak, araçsallaştırılamaz.

Dolayısıyla İslam’la kurtulmak, dini bir kimlik olarak taşımakla değil; ahlaki bir yük olarak omuzlamakla mümkündür. Hakikati savunmak değil, hakikatle yaşamayı göze almak gerekir. Çünkü Kur’an’ın çağrısı şudur: Dinin de insanın da sahibi vardır.. İslam’la kurtuluş, dışarıyı düzeltmekle değil; insanın kendi içindeki dağınıklığı toparlamasıyla başlar. Felah, tam da burada doğar.

Bir yanıt yazın