mUjiaXWoBu2ItK0X-638966377109864272

Öze Dönüş Nedir?

Bugün “öze dönüş”ten söz edildiğinde, çoğu insanın zihninde yanlış bir çağrışım belirir. Bu ifade, sanki geçmişe kaçışı, tarihte donup kalmayı ya da ilkel bir safiyete geri dönmeyi ima ediyormuş gibi anlaşılır. Oysa benim kastettiğim öze dönüş, zamansal bir geri gidiş değil, bilinçsel bir yöneliştir.

Öze dönüş, insanın kendisini başkalarının aynasında tanımlamaktan vazgeçmesi demektir. Başkasının diliyle düşünmekten, başkasının değerleriyle yargılamaktan, başkasının ölçüleriyle kendini tartmaktan kurtulmasıdır. Çünkü sömürge yalnızca toprağı işgal etmez; bilinci işgal ettiğinde asıl zaferini kazanır.

Biz bugün kendimizi tanımlarken, çoğu zaman “ne olmadığımız” üzerinden konuşuyoruz. Batılı olmadığımızı, modern olmadığımızı, ilerlemiş olmadığımızı söylüyoruz. Böylece, farkında olmadan Batı’yı merkeze yerleştiriyor; kendimizi ise sürekli eksik, geri, kusurlu bir varlık olarak konumluyoruz. İşte bu, en derin yabancılaşma biçimidir.

Öze dönüş, bu yabancılaşmaya karşı bir başkaldırıdır. Ancak bu başkaldırı, romantik bir nostalji değildir. Ne atalara körü körüne övgüdür ne de geçmişi kutsallaştırma çabasıdır. Aksine, öze dönüş; tarihle bilinçli bir hesaplaşma, gelenekle eleştirel bir temas kurma iradesidir.

Bir toplum, kendi tarihini bilmeden özgürleşemez. Ama tarihini putlaştırarak da özgürleşemez. Öze dönüş, geçmişin yükünü sırtlanmak değil; geçmişi anlamlandırarak aşmak demektir. Kendi köklerini tanımayan bir ağaç, başka topraklarda yeşermeye çalışır ve sonunda kurur. Bugün Doğu toplumlarının trajedisi şudur:
Kendi özüyle bağını koparmış, fakat başkasının özüyle de bütünleşememiştir. Ne kendisi olabilmiş ne de başkası. Bu arada kalmışlık hâli, kimlik yarılmasına, ardından da taklitçiliğe yol açmıştır. Taklit ise hiçbir zaman yaratıcı değildir; sadece gecikmiş bir tekrardır.

Öze dönüş, insanın kendisine şu soruyu sormasıyla başlar:“Ben kimim ve neden başkası olmak zorundayım?” Bu soru sorulmadıkça, ne özgürlük mümkündür ne de sahici bir ilerleme.

Yabancılaşma, Taklit ve Kimlik Sorunu

Modern dönemde Doğu toplumlarının karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri yabancılaşmadır. Bu yabancılaşma, yalnızca ekonomik ya da teknolojik geri kalmışlıkla açıklanamaz. Asıl mesele, toplumun kendisini tanımlama ölçütlerini dışarıdan almasıdır.

Bir toplum, kendisini sürekli olarak başka bir toplumla karşılaştırarak tanımlamaya başladığında, kaçınılmaz olarak eksiklik duygusu üretir. Bu noktada “geri kalmışlık” nesnel bir durum olmaktan çıkar; sürekli yeniden üretilen bir bilinç hâline gelir. Kişi ya da toplum artık ne olduğu üzerinden değil, ne olamadığı üzerinden düşünür.

Bu durum taklitçiliği doğurur. Taklit, yaratıcı bir eylem değildir. Taklit eden özne, başkasının ürettiği biçimleri, kurumları ve kavramları kendi tarihsel ve toplumsal bağlamından kopararak ithal eder. Sonuçta ortaya çıkan şey, ne özgün ne de işlevseldir. Bu nedenle taklit, ilerleme değil; gecikmiş bir tekrar üretir.

Yabancılaşmanın en derin biçimi, insanın kendi kültürüne ve tarihine dışarıdan bakmaya başlamasıdır. Kendi geçmişini “ilkel”, “geri” ya da “aşılması gereken bir yük” olarak gören bir bilinç, artık kendisine ait bir gelecek tasavvuru üretemez. Çünkü gelecek, geçmişle kurulan ilişkinin niteliğine bağlıdır.

Bu noktada öze dönüş çağrısı, romantik bir gelenek savunusu değildir. Ama aynı zamanda Batı karşısında edilgen bir savunma refleksi de değildir. Öze dönüş, öznenin yeniden inşa edilmesi anlamına gelir. Yani insanın, kendi tarihsel ve kültürel birikimini bilinçli biçimde kavrayarak, bugünün sorunlarıyla ilişkilendirmesi demektir.

Kimlik, hazır bir kalıp değildir. Kimlik, tarihsel süreç içinde oluşur ve değişir. Ancak bu değişim, dışarıdan dayatılan modellerle değil; içsel bir bilinçlenme süreciyle gerçekleştiğinde anlamlıdır. Aksi hâlde kimlik, ya donuk bir gelenekçiliğe ya da köksüz bir modernleşmeye savrulur.

Dolayısıyla sorun, Doğu’nun modernleşmesi değil; kendisi olmadan modernleşmeye zorlanmasıdır. Bu zorlanma, bireyde ve toplumda kalıcı bir kimlik gerilimi üretir. Öze dönüş, bu gerilimi aşmanın teorik ve pratik zeminini oluşturmayı amaçlar.

Tarih, Bilinç ve Sorumluluk

Tarih, yalnızca geçmişte olup bitmiş olayların toplamı değildir. Tarih, insanın kendisini anlamlandırma biçimidir. Bir toplum tarihine nasıl bakıyorsa, geleceğini de o bakış üzerinden kurar. Bu nedenle tarih bilinci, salt bilgi meselesi değil; sorumluluk üreten bir bilinç düzeyidir.

Tarihle kurulan ilişki iki uçta bozulur. Birincisi, geçmişi bütünüyle reddetmek ve onu aşılması gereken bir yük olarak görmek; ikincisi ise geçmişi mutlaklaştırmak ve eleştiriden muaf kılmaktır. Her iki tutum da özneyi edilgenleştirir. Birincisi köksüzlük, ikincisi donukluk üretir.

Öze dönüş, bu iki uç arasında üçüncü bir tutumu önerir: eleştirel tarih bilinci. Bu bilinç, geçmişi ne kutsal bir miras ne de utanç verici bir fazlalık olarak görür. Geçmiş, ancak bugünün sorunlarıyla ilişkilendirildiğinde anlam kazanır. Aksi hâlde tarih, ya nostaljik bir anlatıya ya da ideolojik bir sığınağa dönüşür.

Tarihini bilmeyen bir toplum, başkalarının tarihini ödünç almak zorunda kalır. Bu durumda tarih, öznenin hafızası olmaktan çıkar; başkasının yazdığı bir senaryoya dönüşür. Böyle bir toplum, kendi eylemlerinin faili olmaktan çok, başkalarının kararlarının nesnesi hâline gelir.

Bilinç, burada belirleyici kavramdır. Bilinç, yalnızca bilmek değildir; bilinen şeyle sorumluluk ilişkisi kurmaktır. Tarih bilinci, geçmişte yaşananları hatırlamakla sınırlı kalmaz; bugünkü durumun nedenlerini kavramayı ve geleceğe dair irade geliştirmeyi içerir.

Bu noktada sorumluluk kavramı ortaya çıkar. Sorumluluk, suçlulukla karıştırılmamalıdır. Geçmişte yapılan her hatanın yükünü bugünün insanına taşımak, bilinç değil; atalettir. Ancak geçmişin sonuçlarıyla yüzleşmemek de bilinçsizliktir. Öze dönüş, bu yüzleşmeyi mümkün kılacak bir bilinç düzeyi inşa etmeyi amaçlar.

Bir toplum ancak kendi tarihsel deneyimini anlayabildiği ölçüde özgürleşebilir. Özgürlük, geçmişten kopmak değil; geçmişin belirleyiciliğini bilinç yoluyla aşabilmektir. Bu da ancak sorumluluk üstlenen bir özneyle mümkündür.

Dolayısıyla öze dönüş, bir geri çekilme değil; tarih karşısında edilgen olmaktan çıkma çağrısıdır. Bu çağrı, bireyi ve toplumu kendi eylemlerinin faili olmaya davet eder.

Din, Gelenek ve Bilincin Yeniden İnşası

Din ve gelenek, bir toplumun tarihsel sürekliliğini sağlayan temel unsurlardır. Ancak bu unsurlar, bilinçten koparıldıklarında işlevlerini yitirir ve çoğu zaman ilerlemenin önünde bir engel gibi algılanmaya başlar. Sorun, dinin ya da geleneğin kendisi değil; onlarla kurulan bilinç ilişkisinin niteliğidir.

Gelenek, donmuş bir yapı değildir. Tarihsel olarak oluşmuş, değişmiş ve farklı bağlamlarda yeniden yorumlanmış bir birikimdir. Buna rağmen gelenek, çoğu zaman eleştiriden muaf bir alan hâline getirilir. Bu durumda gelenek, yaşanan hayatı anlamlandıran bir kaynak olmaktan çıkar; sadece tekrar edilen biçimlere indirgenir.

Din söz konusu olduğunda da benzer bir durum ortaya çıkar. Din, bilinçten koparıldığında, insanı dönüştüren bir ilke olmaktan ziyade, mevcut durumu meşrulaştıran bir araç hâline gelir. Bu durumda din, toplumsal sorumluluk üretmez; aksine edilgenliği besler.

Öze dönüş anlayışı, dini ve geleneği bu edilgenlikten kurtarmayı amaçlar. Burada hedeflenen şey, dini modern ideolojilere eklemlemek ya da geleneği çağın gereklerine göre biçimlendirmek değildir. Asıl amaç, dinî ve tarihsel mirası bilinç düzeyinde yeniden kavramaktır.

Bu yeniden kavrayış, seçici bir tutum gerektirir. Her tarihsel unsur bugüne taşınamaz; her geleneksel pratik bugünün sorunlarına cevap vermez. Bilinç, burada ayıklayıcı bir işlev görür. Bilinç olmadan yapılan her sahiplenme, geleneği kutsallaştırır; her reddiye ise köksüzlük üretir.

Din, bu bağlamda, bireyi pasifleştiren bir kader anlayışı üretmemelidir. Aksine, insanı sorumluluk almaya çağıran bir bilinç zemini sunmalıdır. Tarihsel olarak dinin dönüştürücü etkisi, ancak bu sorumluluk bilinciyle ortaya çıkmıştır.

Dolayısıyla sorun, dinin toplumsal hayattaki varlığı değil; nasıl anlaşıldığı ve nasıl yaşandığıdır. Bilinçten yoksun bir din anlayışı, geleneği muhafaza ederken insanı tüketir. Bilinçle kurulan bir din anlayışı ise geleneği dönüştürerek geleceğe taşır.

Öze dönüş, din ve geleneği bu bilinç düzeyinde yeniden konumlandırma çabasıdır. Bu çaba, ne geçmişe kapanmayı ne de geçmişi bütünüyle terk etmeyi önerir. Amaç, tarihle, dinle ve gelenekle kurulan ilişkinin öznesi olmaktır.

Aydın, Halk ve Sorumluluk İlişkisi

Bir toplumda aydın ile halk arasındaki ilişki, o toplumun bilinç düzeyini belirleyen temel göstergelerden biridir. Aydın, bilgisi ve düşünsel konumu nedeniyle toplumsal sorumluluk taşır. Ancak bu sorumluluk, halk adına konuşmak ya da halkın yerine karar vermek anlamına gelmez.

Aydın ile halk arasındaki ilişkinin bozulduğu durumlarda iki uç ortaya çıkar. Birincisi, aydının kendisini halktan tamamen koparması ve toplumu dışarıdan gözlemleyen bir konuma yerleşmesidir. Bu durumda aydın, eleştirel bir özne olmaktan çıkar; toplumu nesneleştiren bir gözlemciye dönüşür. İkincisi ise aydının, halkın mevcut bilinç düzeyini sorgulamadan yüceltmesi ve eleştiriden muaf tutmasıdır. Bu tutum da düşünsel sorumluluğu ortadan kaldırır.

Öze dönüş perspektifi, bu iki uç arasında sorumlu bir ilişki biçimi önerir. Aydın, halktan kopuk olmamalıdır; ancak halkın mevcut durumunu olduğu gibi onaylayan bir konuma da yerleşmemelidir. Aydının görevi, halkın yaşadığı sorunları romantize etmek değil; bu sorunların nedenlerini görünür kılmak ve bilinç üretmektir.

Bu noktada sorumluluk kavramı yeniden önem kazanır. Aydının sorumluluğu, yalnızca bilgi aktarmak değildir. Bilgi, ancak bilinçle birleştiğinde dönüştürücü bir işlev kazanır. Aydın, bilgiyi halkın gündelik deneyimleriyle ilişkilendirebildiği ölçüde anlamlı bir rol üstlenir.

Halk ise edilgen bir kitle olarak görülmemelidir. Halk, tarihsel olarak toplumsal dönüşümlerin taşıyıcısıdır. Ancak bu taşıyıcılık, kendiliğinden gerçekleşmez. Bilinçle desteklenmediği sürece, halkın enerjisi kolaylıkla yönlendirilebilir ve araçsallaştırılabilir.

Bu nedenle aydın–halk ilişkisi, tek yönlü bir öğretme süreci değildir. Aydın, halktan öğrenir; halk da aydının ürettiği bilinçten beslenir. Bu karşılıklı ilişki kurulmadığında, aydın soyut bir figüre, halk ise manipülasyona açık bir kitleye dönüşür.

Öze dönüş anlayışı, aydını halkın üstünde değil; halkla birlikte sorumluluk üstlenen bir özne olarak konumlandırır. Bu sorumluluk, mevcut düzeni yeniden üretmek değil; eleştirel bilinç yoluyla dönüştürme iradesi göstermektir.

Sonuç olarak aydın, halk ve sorumluluk arasındaki ilişki, bir temsil meselesi değil; ortak bir bilinç inşası meselesidir. Bu bilinç inşa edilmeden ne özgürleşme mümkündür ne de kalıcı bir toplumsal dönüşüm.

Devrim, Değişim ve Bilinç

Devrim kavramı çoğu zaman yalnızca siyasal iktidarın el değiştirmesiyle ilişkilendirilir. Oysa bu tür bir değişim, bilinçle desteklenmediği sürece yüzeysel kalır. Gerçek dönüşüm, yalnızca kurumların ya da yöneticilerin değişmesiyle değil; insanın dünyayı algılama ve kendisini konumlandırma biçiminin değişmesiyle mümkündür.

Bu nedenle devrim ile değişim arasında ayrım yapmak gerekir. Her devrim bir değişim iddiası taşır; fakat her değişim devrim niteliği taşımaz. Biçimsel dönüşümler, eski zihniyet kalıplarını olduğu gibi koruyarak yeni adlar ve yapılar üretir. Bu durumda değişim, yalnızca görünüş düzeyinde kalır.

Öze dönüş perspektifi, devrimi öncelikle bilinç düzeyinde bir kopuş olarak ele alır. Bilinç değişmeden yapılan her devrim, kısa sürede kendi karşıtını üretir. Çünkü eski düşünme biçimleri, yeni yapılar içinde varlığını sürdürmeye devam eder. Bu da devrimin, dönüştürücü değil; tekrar edici bir sürece dönüşmesine yol açar.

Bilinç, burada belirleyici unsurdur. Bilinç, bireyin ve toplumun kendisini tarihsel bağlamı içinde kavrayabilmesini sağlar. Bu kavrayış olmadan yapılan her eylem, tepkisel kalır. Tepki ise yönsüzdür; kolaylıkla başka güçler tarafından yönlendirilebilir.

Devrimin kalıcı olabilmesi için, bireyin edilgen bir unsur olmaktan çıkması gerekir. Devrim, kitlelerin yalnızca harekete geçirilmesi değil; özne hâline gelmesidir. Özneleşme ise bilinçle mümkündür. Bilinçten yoksun bir hareket, kısa vadede etkili olabilir; ancak uzun vadede yeni bir tahakküm biçimi üretir.

Bu bağlamda öze dönüş, devrimi erteleyen bir çağrı değildir. Aksine, devrimi derinleştiren bir ön koşuldur. Bilinçle desteklenmeyen hız, ilerleme değil; savrulma üretir. Tarih, bu tür savrulmaların örnekleriyle doludur.

Dolayısıyla mesele, devrimin zamanı değil; devrimin niteliğidir. Nitelikli bir devrim, bireyin kendisiyle, tarihiyle ve toplumsal gerçekliğiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürür. Bu dönüşüm gerçekleşmeden yapılan her yapısal değişiklik, eski sorunları yeni biçimler altında yeniden üretir.

Sonuç olarak devrim, bir sonuç değil; bilinçle başlayan bir süreçtir. Bu süreçte öze dönüş, geçmişe yönelme değil; insanın kendi tarihsel ve toplumsal konumunu kavrayarak, değişimin sorumluluğunu üstlenmesi anlamına gelir.

Özgürlük, Sorumluluk ve Gelecek Tasavvuru

Özgürlük, çoğu zaman sınırsızlık olarak anlaşılır. Oysa özgürlük, sorumluluktan bağımsız bir durum değildir. Sorumlulukla ilişkilendirilmeyen bir özgürlük anlayışı, bireyi ve toplumu keyfîliğe sürükler. Bu nedenle özgürlük, ancak bilinçle ve sorumlulukla birlikte anlam kazanır.

Bir toplumun geleceğe dair tasavvuru, özgürlük anlayışının niteliğiyle doğrudan ilişkilidir. Eğer özgürlük, yalnızca dış baskılardan kurtulma olarak düşünülürse, bu kurtuluş geçici olur. Çünkü baskı ortadan kalksa bile, onu üreten zihniyet varlığını sürdürür. Bu durumda özgürlük, biçimsel bir rahatlamaya indirgenir.

Öze dönüş perspektifi, özgürlüğü içsel bir dönüşüm süreci olarak ele alır. Bu, bireyin kendi düşünme kalıplarını, değer yargılarını ve tarihsel koşullanmışlıklarını sorgulamasını gerektirir. Böyle bir sorgulama olmadan elde edilen özgürlük, başkalarının çizdiği sınırlar içinde hareket etmekten öteye geçmez.

Sorumluluk, bu noktada belirleyici hâle gelir. Sorumluluk, bireyin yalnızca kendisi için değil; içinde yaşadığı toplum ve gelecek kuşaklar için de düşünmesi anlamına gelir. Bu sorumluluk bilinci gelişmediğinde, özgürlük talebi kısa vadeli çıkarların aracı hâline gelir.

Gelecek tasavvuru, geçmişin tekrarı olmamalıdır. Ancak geçmişle bağını koparmış bir gelecek de inşa edilemez. Öze dönüş, geleceği geçmişin kalıplarıyla kurmayı değil; geçmişten öğrenerek yeni bir yön belirlemeyi hedefler. Bu yön belirleme, bilinçli tercihler gerektirir.

Bir toplum, geleceğini başkalarının projelerine eklemlenerek kurduğunda, kendi kaderi üzerinde söz sahibi olamaz. Bu nedenle gelecek tasavvuru, ithal edilmiş modellerle değil; toplumun kendi tarihsel deneyimi ve ihtiyaçlarıyla uyumlu bir bilinç üzerinden şekillenmelidir.

Özgürlük, bu bağlamda, başkasına benzemek değil; kendisi olabilme cesaretidir. Bu cesaret, sorumluluk almadan ortaya çıkmaz. Sorumluluk almayan özgürlük, geçici bir serbestliktir; kalıcı bir yön duygusu üretmez.

Sonuç olarak öze dönüş, özgürlüğü sınırlayan değil; özgürlüğü anlamlı kılan bir bilinç çağrısıdır. Bu çağrı, bireyi ve toplumu edilgen bir bekleyişten çıkararak, geleceğin aktif öznesi olmaya davet eder.

SONUÇ

Bu metinde ele alınan “öze dönüş” kavramı, geçmişe yönelmiş nostaljik bir çağrı ya da gelenekçi bir savunma değildir. Öze dönüş, bireyin ve toplumun kendisini başkalarının tanımları üzerinden kurma alışkanlığını terk ederek, kendi tarihsel ve toplumsal konumunu bilinçle kavraması anlamına gelir.

Metin boyunca vurgulanan temel mesele, Doğu toplumlarının yaşadığı krizin yalnızca dışsal baskılarla açıklanamayacağıdır. Asıl kriz, bilinç düzeyinde yaşanan bir kopuştur. Bu kopuş, taklitçiliği, edilgenliği ve kimlik gerilimini beslemiştir. Öze dönüş çağrısı, bu krizi aşmaya yönelik teorik bir çerçeve sunar.

Tarih, din, gelenek, aydın, halk, devrim ve özgürlük gibi kavramlar, bu çerçeve içinde yeniden konumlandırılmıştır. Ortak vurgu, bu alanların hiçbirinin bilinçten bağımsız olarak dönüştürülemeyeceğidir. Bilinç olmadan yapılan her değişim, yüzeysel kalmakta ve eski sorunları farklı biçimler altında yeniden üretmektedir.

Öze dönüş, geçmişi kutsallaştırmayı değil; geçmişle eleştirel bir ilişki kurmayı önerir. Aynı şekilde modernleşmeyi reddetmez; ancak modernleşmenin, öznenin kendi tarihsel gerçekliğiyle bağını koparmadan gerçekleşmesi gerektiğini savunur. Bu yaklaşım, ne gelenekçi bir kapanma ne de köksüz bir ilerlemecilik üretir.

Metnin temel iddiası şudur: Kalıcı bir toplumsal dönüşüm, ancak bireyin ve toplumun özneleşmesiyle mümkündür. Özneleşme ise sorumluluk üstlenen bir bilinç gerektirir. Sorumluluktan kaçan özgürlük anlayışı, geçici serbestlikler üretir; fakat yön duygusu kazandırmaz.

Sonuç olarak öze dönüş, bir son değil; başlangıç noktasıdır. Bu başlangıç, geçmişin yükünden kurtulmak değil; geçmişi anlayarak geleceği inşa etme iradesidir. Metnin çağrısı, bireyi ve toplumu edilgen bir konumdan çıkararak, kendi tarihinin ve geleceğinin faili olmaya davet etmektedir.

Ali Şeriati – “Bazgaşt be Kheviştan (Öze Dönüş)” metninin ilk bölümünün Farsçadan Türkçe çevirisi(posttruthdergi)

Not

Bu metinde dile getirilen kavramlar, soyut bir düşünce denemesi olarak değil; belirli tarihsel ve düşünsel deneyimlerin süzgecinden geçmiş bir bilinç çerçevesi olarak ele alınmalıdır. “Öze dönüş”, bu bağlamda, ne kültürel bir içe kapanma çağrısıdır ne de modern dünyaya karşı romantik bir reddiye. Aksine, modernleşme süreçlerini yaşamış fakat bu süreçleri kendi tarihsel ve kültürel gerçekliğiyle bütünleştirememiş toplumların yaşadığı krize verilen bir düşünsel cevaptır.

Burada söz konusu edilen yabancılaşma ve taklit olguları, yalnızca teorik kavramlar değildir. Bu olgular, özellikle 19. yüzyıldan itibaren Doğu toplumlarının yaşadığı modernleşme deneyimlerinde açık biçimde gözlemlenmiştir. Kurumların, kavramların ve yaşam biçimlerinin kendi bağlamlarından koparılarak aktarılması; bireyde ve toplumda süreklilik arz eden bir kimlik gerilimi üretmiştir. Metinde vurgulanan “gecikmiş tekrar” durumu, bu tarihsel tecrübenin düşünsel bir ifadesidir.

Öze dönüş çağrısı, geçmişi mutlaklaştırmayı değil; geçmişle eleştirel bir ilişki kurmayı esas alır. Bu nedenle metinde savunulan yaklaşım, geleneği olduğu gibi muhafaza etmeyi değil; geleneği bilinç yoluyla yeniden anlamlandırmayı hedefler. Aynı şekilde modernleşme reddedilmemekte, fakat modernleşmenin öznesiz ve taklitçi biçimlerine dikkat çekilmektedir.

Metin boyunca kullanılan “bilinç”, “özne”, “sorumluluk” ve “özgürlük” kavramları, bireyin ve toplumun kendi tarihsel konumunu kavrayabilme kapasitesine işaret eder. Bu kavrayış olmadan gerçekleşen her değişim, biçimsel kalmakta; kalıcı bir dönüşüm üretememektedir. Bu nedenle öze dönüş, devrimi erteleyen değil; devrimi derinleştiren bir ön koşul olarak ele alınmıştır.

Son olarak belirtmek gerekir ki bu metin, hazır çözümler sunmayı değil; düşünsel bir yön tayini yapmayı amaçlamaktadır. Öze dönüş, varılacak bir sonuç değil; sorumluluk üstlenen bir bilinç sürecinin başlangıç noktasıdır. Bu süreç, ancak bireyin ve toplumun kendi tarihinin ve geleceğinin faili olma iradesini üstlenmesiyle anlam kazanır. posttruthdergi)


Ali Şerîatî

 ( 23 Kasım 1933, Sebzevar – 19 Haziran 1977, Southhampton), İranlı Müslüman sosyolog, düşünür ve yazar. Özellikle din sosyolojisi ve çağdaş İslam düşüncesi üzerine eserler vermiştir. Düşünceleri genel olarak İslam’a dönüş ya da öze dönüş başlığı altında toplanabilir. Bilimsel kaynaklara dayanması, sosyoloji vurgusu yapması ve Batı metodolojisini, çeşitli açılardan eleştirmekle birlikte çeşitli açılardan yapıcı bir şekilde kullanması (ki sosyoloji gibi çeşitli bilimler ve Batı düşüncesinde ortaya çıkan çeşitli fikirlerin, örneğin bazı Marksist fikirlerin, İslam’ın özünde de daha farklı bir şekilde ortaya konduğunu da savunur) sebebiyle moderndir ve gelenekçilikten uzak olduğu gibi gelenekçi görüş ve kesimlere eleştirel yaklaşır nitekim bu sebeple eleştirildiği veya çelişki ile suçlandığı olmuştur. Bu tarzından yola çıkarak kendisi hakkında sosyolojiyi İslamlaştırmaktan ziyade İslam’ın sosyolojik bir okumasını yaptığı da söylenmiştir.

Bir yanıt yazın