demokratik-toplum-duzeni-nedir-1741382869

Burada “yoksullar, dindarlar ve Kürtler” denildiğinde tek parça, özdeş, değişmez toplumsal bloklar kastedilmemektedir. Aksine, bu başlıklar altında yer alan son derece heterojen, sınıfsal, kültürel ve siyasal olarak farklılaşmış gruplar söz konusudur. Tartışmanın odağı, bu kesimlerin tamamı değil; bu kesimlere belirli dönemlerde ve belirli aktörler tarafından sistematik biçimde üretilen ve dolaşıma sokulan mağduriyet anlatılarıdır.

Bu mağduriyet algısı, çoğu zaman nesnel yoksunlukların doğrudan ifadesi olmaktan ziyade, siyasal ve kültürel söylemler aracılığıyla kimlik kurucu bir çerçeveye dönüştürülmüştür. Yoksulluk, maddi bir durum olmaktan çıkarılarak “ahlaki üstünlük” söylemiyle yeniden kodlanmış; dindarlık, tarihsel dışlanmışlık vurgusuyla sürekli bir “öteki olma” bilincine bağlanmış; Kürt kimliği ise, özellikle modern siyasal çatışmalarla birlikte, kolektif bir mağduriyet hafızası etrafında temsil edilmiştir.

Bu noktada mağduriyet, geçici bir tarihsel deneyim olmaktan çıkıp kalıcı bir özneleşme biçimi hâline gelmektedir. Mağdur olmak, yaşanan bir durum değil; sürekli yeniden üretilen bir konum, hatta zaman zaman siyasal ve ahlaki meşruiyetin başlıca kaynağı olarak işlev görmektedir. Böylece birey ve gruplar, kendi içlerindeki farklılıkları ve sorumluluk alanlarını görünmez kılan, eleştiriyi dışlayan bir anlatı zırhına bürünmektedir.

Dolayısıyla eleştiri, bu kesimlerin varlığına ya da yaşadıkları gerçek sorunlara değil; mağduriyetin ideolojik bir sermayeye dönüştürülmesine, bireyi edilgenleştiren ve toplumsal özneyi sürekli “haklı ama güçsüz” bir pozisyonda sabitleyen bu söylemsel mekanizmaya yöneliktir.Özellikle 1970’lerden sonra Yeşilçam sineması aracılığıyla kurulan zengin–yoksul karşıtlığı bu algının kültürel zeminini güçlendirmiştir. Yoksulluk “fazilet”, zenginlik ise –gizli ya da açık biçimde– “ahlaki şüphe” ve hatta “hırsızlık” ile özdeşleştirilmiştir. Böylece yoksulluk, ekonomik bir durum olmaktan çıkarılıp ahlaki bir üstünlük mertebesine taşınmış; mağduriyet, masumiyetin ve haklılığın garantisi gibi sunulmuştur. Bu anlatı, yoksulluğun yapısal nedenlerini sorgulamak yerine, onu romantize eden ve kalıcılaştıran bir ideolojik işlev görmüştür.

Türkiye’de bu üç sosyal tabakanın ortak bir psikolojik zeminde kesiştiği söylenebilir: mağduriyet algısı ve bunun beslediği aşağılık kompleksi. Burada söz konusu olan, yalnızca nesnel mağduriyetler değildir; daha çok, tarihsel ve ideolojik süreçler boyunca üretilmiş ve içselleştirilmiş bir mağdur kimliğidir. Bu kimlik, bireyin kendisiyle, toplumla ve ötekiyle kurduğu ilişkiyi derinden belirler.
Benzer bir mekanizma dindarlar için de işletilmiştir. Cumhuriyet’le birlikte “öteki” olarak tanımlandıkları, sistem dışına itildikleri ve bu nedenle sürekli mağdur edildikleri anlatısı, zamanla kimliğin kurucu unsurlarından biri hâline gelmiştir. Mağduriyet burada da sadece yaşanmış bir tecrübe değil, korunması ve yeniden üretilmesi gereken bir meşruiyet kaynağına dönüşmüştür.
Kürt meselesinde ise durum daha karmaşıktır. Özellikle silahlı ve dışlayıcı ulusal hareketlerin etkisiyle, toplumsal aidiyet zayıflamış; “hem mağdur eden hem mağdur edilen” paradoksal bir söylem yerleşmiştir. Sürekli mağdur olunduğuna inanılan bir kolektif bilinç, bireyin kendi eylemleriyle yüzleşmesini zorlaştırmış; sorumluluk duygusu yerini kalıcı bir haklılık iddiasına bırakmıştır.
Ancak asıl sorun, bu kesimlerin gerçekten mağdur edilip edilmediği tartışması değildir. Bu ayrı ve meşru bir tartışma alanıdır. Burada kritik olan, mağduriyet algısına yaslanan zihniyetin insan ilişkilerini nasıl şekillendirdiğidir. Kendini sürekli mağdur olarak konumlandıran birey, neredeyse kaçınılmaz biçimde kendini sürekli haklı görür. Sürekli haklı olduğuna inanan bir insanla sağlıklı bir diyalog kurmak mümkün değildir; çünkü haklılık, sorgulanamaz bir zırha dönüşür.
Bu noktada tehlikeli bir eşik aşılır: Mağduriyet, ahlaki bir dokunulmazlık üretir. Bu dokunulmazlık sayesinde kişi, haksızlık yapabilir, zulmedebilir, ötekileştirebilir; üstelik bütün bunları “haklı” olduğu inancıyla gerçekleştirebilir. Oysa bir insanın haksızlığa uğramış olması, onun her söylediğini doğru kılmaz; onu ahlaken daha üst bir konuma da yerleştirmez. Mağdur olmak, otomatik olarak erdemli olmak anlamına gelmez.
Dolayısıyla mağdur edilmek ile mağduriyet üzerinden kendini üstün bir makama yerleştirmek arasında niteliksel bir fark vardır. İkincisi, bu durum, basit bir siyasal tutum ya da geçici bir toplumsal refleks değil; birey ve grupların kendilerini sürekli aynı yaralanmış konumdan tanımlamalarına yol açan, derin bir ruhsal yaralanmanın ve zamanla donuklaşmış bir kimlik sabitlenmesinin göstergesidir. Mağduriyetine mutlak biçimde inanan birey, ne kendisi için ne de toplum için üretken olabilir. Çünkü üretim, sorumluluk almayı; sorumluluk almak ise haklı olma konforundan vazgeçmeyi gerektirir.
Sonuç olarak, mağduriyet bir olgu olabilir; fakat mağduriyet algısı bir kader değildir. Sürekli mağdur olduğunu düşünen bir zihin, kendini de toplumu da felç eder. Hak arayışı ile haklılık bağımlılığı arasındaki farkı ayırt edemeyen her söylem, eninde sonunda yeni adaletsizliklerin zeminini hazırlar. Bu nedenle asıl mesele, kimin daha çok mağdur olduğu değil; mağduriyetin bir kimlik ve meşruiyet aracına dönüştürülüp dönüştürülmediğidir.

Bir yanıt yazın