admin-ajax-1-e1588068776476

Kur’an akletmeyi, düşünmeyi teşvik edip överken bunun karşısında heva ve hevese uymayı yerer ve heva ve hevese uymanın sonucunun sapıklık, dalalet olduğunu belirtir. “Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar keyiflerine (ehvaehum) uyuyorlar. Allah’tan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi keyfine (heva) uyandan daha sapık kim olabilir? Muhakkak ki Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez. (Kasas, 28/50). Toplumumuzda genel olarak akıl ile heva birbirine karıştırılmaktadır. Hatta İblis’in Hz. Âdem’e secde etmeyişinin sebebinin aklına göre hareket etmesi olduğu söylenir. Bu yanlıştır. Bu sebeple konuyu biraz geniş açıklamak istiyoruz.

        Kur’an akıl sahiplerinden başka bir de akılsız, sağır, dilsiz, kör v.b. diye vasıflandırılan kimselerden bahseder. Kur’an bu tür insanlara “sefih-beyinsiz” ismini de vermektedir. Sefih lügatta: “Tutum ve gidişatında hafiflik olan kimsedir ki, aklın noksan olmasından neşet eder, kaynaklanır. Yani ucu budalalığa varan hafiflik, fikirsizlik, temkinsizliktir ki mukabili ise ağır başlılık, olgunluk ve tam akıllılıktır. Sefih yine, akılla değil de heva ve hevese tabi olarak zevk ile hareket etmek manasına da gelmektedir.”( Elmalıl” Hak Dini Kur’an Dili, c.1, s.234).  Heva kelimesi lügatta: “Bir şey yukarıdan aşağıya düşmek, Yükselmek, süratle gitmek, bir şeye meftun olmak, sevmek, nefsin bir şeye meyli (genellikle kötü şeylere meyli için kullanılır), aşk, arzu, nefsin irade ve arzusu, kapris, şehvete meyleden nefis vs. gibi (Sarı, Mevlüt, el-Mevarid, Arapça Türkçe Lügat, 8.1618) anlamlara gelmektedir. Heva Kur’an-ı Kerim’de şu anlamlarda kullanılmıştır:

1) İnmek anlamında kullanılmıştır. Necm Suresinin 1. ayetinde “heva” kelimesi “inmek” anlamında kullanılmıştır: “İnmekte (heva) olan yıldıza andolsun ki

2) Helak olmak, mahvolmak. Taha Suresinin 81. ayetinde: ” kimin üzerine gazabım inerse artık o düşmüş (mahvolmuş) tür.”

3) Nefsin istekleri, şehvetleri anlamında kullanılmıştır: “Ama kim Rabbinin divanında durup hesap vermekten korkmuş ve nefsini kötü hevesler (heva) den menetmişse.” (Naziat, 79/40).

4) Heva, iki şey arasında yabancı bir şey anlamında kullanılmıştır. (O gün) başlarını dikerek koşarlar, bakışları kendilerine dönmez. Yüreklerinin içinde içi de bomboş hava (heva) dır.” (İbrahim, 14/43) Yani kâfirlerin kalpleri göğüs ile boğazları arasındadır. Boğazdan çıkmaz ve kalbe de dönmez, onlar sıkıntı içerisindedirler.

5) Heva, götürmek, sürüklemek anlamında kullanılmıştır. ” Kim Allah’a ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş de kendini kuş kapıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor/götürüyor (tehvi) gibidir.” (Hacc, 22/31).

Görüldüğü gibi İslami ıstılahta; “Nefsin şehvetlere eğilimi, keyfe ve rahata düşkünlüğü ve diline geldiği gibi konuşması” hevaya tabi olmak şeklinde ifade edilmiştir. Genel olarak insanlar yeryüzünde, ya vahye ve ilme tabi olurlar; ya da heva ve hevese tabi olurlar. “Heva” kelimesinde dikkat edilmesi gereken bir önemli nokta da, hevada delillerden, verilerden hareket edilmemekte, bilakis nefsin istek ve arzularına göre hareket edilmektedir. Hâlbuki “Akıl” mutlaka verilerden hareket etmek zorundadır. Herhangi bir delil olmadan akıl hareket edemez. Hareket ettiği takdirde de doğru sonuca ulaşamaz. “Allah’tan bir yol gösterici olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır.” (Kasas, 28/50) ayetinde de işaret edildiği gibi heva; hiçbir delil ve burhana dayanmadan, kendi istek ve arzularına göre hükmetmektir.

                   Buna göre kimi çevrelerde insanın yaratılışı sırasında şeytanın aklını kullandığı için saptığı yolundaki inanış tamamıyla konuyu anlamamaktan ve sığ anlayıştan kaynaklanmaktadır. Kur’an’a dikkatli bir biçimde bakıldığında ve konuyu anlatan ayetler üzerinde etraflıca düşünüldüğünde hem şeytanın hem de meleklerin kimi kıyaslamalar yaptığı görülür. Şeytanın kıyaslamaları tamamen hatalı ve sığdır. Şeytan: “Beni ateşten onu çamurdan yarattın (ateş çamurdan üstündür) ben ondan iyiyim” (Sad, 38/76) türünden tamamen akıldışı bir kıyas yapmıştır. Ateşin çamurdan üstün olduğunu -hiçbir delile dayanmadan- iddia etmek gurur ve kibrin aklı örtmesi demektir ki; Kur’an’a göre şeytanın sapmasının en önemli nedeni akletmek değil kibirlenmektir. (Sad, 38/71-75)

       Temel özelliği düşünmek olan, düşünce üretebilmek olan insanın Âdem’in yaratılışıyla ilgili bu akıl yürütmenin Kur’an’da söz konusu edilmiş olması bu nedenle dikkat çekicidir. Bununla insana sanki şu mesaj iletilmektedir: “Ey insan, sen de düşünecek birtakım sonuçlara varacaksın. Malzeme eksikliğinden yahut yanlış malzeme seçmekten dolayı yanlış sonuçlara vardığın takdirde melekler gibi bu sonuçtan vazgeçecek ve hakk’a teslim olacaksın. Hasmın olan şeytan gibi aklını heva ve heveslerine mahkûm ederek yanlışta ısrar etmeyeceksin.

Meleklerin bu konuda yanlış sonuca varmaları, yanlış malzemeden değil eksik malzemeden kaynaklanıyordu. Hâlbuki şeytanın malzemesi yanlıştı ki, haliyle yanlış sonuca varmıştı. Demek ki hiçbir delile dayanmadan sonuca ulaşmaya çalışmak, hüküm vermeye kalkışmak insanı yanlış sonuca götürüyor ve bu aklın fonksiyonu değil hevanın eseridir. Eğer akıl, nefis aracılığıyla hevanın denetimi altına girmişse basit bir zeka seviyesine iner. Nesneler ve olaylar arasındaki ilişkileri düzenleyen sıradan bir koordinatör görevini görür. Bu akıl hiçbir zaman bağımsız olamaz ve fakat tam bağımsız olduğu kendisine telkin edilir. Bu telkini yapan da nefsi emmaredir. Nefsi emmare, bir tutum ve durumu insana hoş gösterir, ancak kabul edebilmesi için akıl düzeyinde uygun ve uygulanabilir bir forma bürünmesi gerekir. Biz buna modern psikolojinin anahtar terimlerinden olan rasyonalizasyona yakın anlamda ben (ego)in kendine aradığı ve bulduğu meşruiyet zemini diyebiliriz.

          Hevanın tanrılaştırılması, nefsin diğer bütün ahlaki erdemlerini kaybedip “ben (ego)” şeklinde kendini mutlaklaştırması, varlığın merkezini işgal ve istila etmek üzere bütün her şeyi kendi istek ve tutkuları doğrultusunda egemenlik altına almaya yönelmesiyle olur. “Ben” in bu hali nesneleri seçen gözün görmemesi -ki buna basiretin yerini basarın alması denir- sesleri alan kulağın işitmemesi ve olağanüstü koordinasyonlar kurma becerisini gösteren aklın düşünmemesidir. Bu durumda akıl, nurunu kaybettiği için faaliyet merkezini kalpten beyne taşır, nörolojik ve biyolojik bir nesneye dönüşür ve her şeyi kendi mekanik mantığı içinde determine eder. Belki bu, artık bir akıl da değil, bir zekâdır. Nitekim modern dünyanın kurucuları aklı kullanmayan üstün zekâ sahibi dâhilerdir denebilir. “Şimdi sen, kendi hevasını ilah edineni ve Allah’ın bir bilgi üzerine kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne perde çektiği kimseyi gördün mü? (Casiye, 45/23)

       Eşya dünyasını ve dünyanın objeleri arasındaki ilişkiyi determine eden aklın bu türü, artık yüce makamlara gönderme yapan ruhun veziri değil, nefsin hizmetinde bir araç ve taşıyıcıdır. Bu haliyle aklın makamı da kalp değil, evreni inorganik nesnelerin toplamından ibaret algılamaya yatkın beyin olur. Çünkü Allah’ın arşı olan kalp takvanın ve nurun yurdu, ona yabancılaşmış beyin ise zekânın yurdudur. Oysa kalbin türevi akılla birlikte olduğunda zekâ bir ferasettir. Hevanın varlığı istila etmesi durumunda kalb de mühürlenir; bu türden olan kalpte hastalıklar başlar (Muhammed, 47/20) ve artık kalp “düşünme, şeylerin hakikatlerine nüfuz etme” (Tevbe, 9/87) ve “bilme” (Tevbe, 9/93) yeteneğini kaybeder, körelir. Artık bu kalbin gerçeği idrak edip tasdik etme imkânı ortadan kalkmış olur.

Bu nedenle düşünürken, akıl yürütürken verilerden, delillerden yani mutlaka bir malzemeden yola çıkmalıyız. Aksi halde yaptığımız heva ve heveslere uymaktan öteye geçmez ama biz kendimizi hala sıratı müstakim (doğru yol) de olduğumuzu ve en doğrusunu yaptığımızı zannederiz. Malzemesiz hareket eden akıl nurunu, ışığını da kaybeder. Nörolojik ve biyolojik bir nesneye döner ve her şeyi kendi mekanik mantığı içinde açıklamaya çalışır.

Bir yanıt yazın