Kutsanmış Rekabetin Dilsiz Kurbanları

0
Unutmayacağım-Şeyler-Things-I-Won’t-Forget
‎Merhum Teoman Duralı’nın o sarsıcı “dil soykırımı” teşhisi, sadece nostaljik bir lügat paralaması yahut eski kelimelere duyulan naif bir özlem olarak görülmemelidir. Zira dil, varlığın meskenidir; o meskenin duvarları yıkıldığında, insan sadece kelimelerini değil, medenî bir varlık olma vasfını da enkaz altında bırakır. Bir dilde eş anlamlı görünen ama aralarında hassas ve zarif farklar bulunan kelimelerin erimesi, aslında insanın duygu atlasının çölleşmesidir. Eğer “keder” ile “melâl,” “hicran” ile “hasret” arasındaki o ince perdeyi kaybederseniz, sadece konuşurken değil, dünyayı algılarken de kabalaşırsınız.

Dil fakirleştiğinde, insanın iç dünyası bir şantiyeye döner; estetikten yoksun, sadece işlevsel ve kaba. ‎​İşte tam bu noktada, dilin bittiği yerde o korkunç sessizlik değil, şiddetin gürültüsü başlar. Çünkü dil, insan ile dürtüleri arasındaki en büyük frendir. Medenî bir şekilde kelimelere dökülemeyen, tarif edilemeyen ve inceltilemeyen her duygu, bizi karşımızdakini ikna etmek yerine onu ezerek netice almaya götüren o kestirme ve vahşi yola sürükler. Bugün sokaktaki şiddetin, trafikteki cinnetin ve sosyal medyadaki linç kültürünün kökeninde, kendini kelimelerle inşa edemeyen insanın o ilkel patlaması yatmaktadır. Kelime hazinesi daralan bir zihin, karmaşık sorunları çözemez; çözemediği noktada ise “yok etme” kolaycılığına kaçar.
​Bu dilsizleşme ve kabalaşma sürecini anlamak için “asırların kraliçesi” olarak anılan 19. yüzyıla ve o dönemin burjuva değerlerine bakmak icap eder. Aydınlanma ile filizlenen o kültür, başarının kıstasını sadece “hesap bakiyesi” üzerinden kurmamıştı. O dönemin başarı modelleri; zihnî bir derinleşmeyi, ruhî bir zenginleşmeyi ve belirli bir görgü estetiğini de beraberinde getiriyordu. Bireysel başarı, toplumsal bir orkestrasyonun parçasıydı; yani kişi kendini tamamlarken topluma da bir “değer” ve “üslup” sunmak zorundaydı. Oysa bugün, bu rafine değerlerin yerini en kaba haliyle “ekonomizm” ve “materyalizm” aldı. 19. yüzyılın o kendine has ağırbaşlılığı, yerini 1960’lardan sonra azgınlaşan ve yüzyılın sonunda dizginleri tamamen boşalan bir “sosyal darvinciliğe” bıraktı. Artık başarı, zihnî bir tekâmül değil; başkasını eksilterek, rakibini yok ederek elde edilen bir güç gösterisidir.
​Modern sistem, artık bizi doyurmak için değil, açlığımızı her safhada daha derin hissettirmek için kurgulanmış bir tüketim aygıtına dönüştü. Vahşî yollardan elde edilen servetlerin tüketimi de kaçınılmaz olarak vahşîleşiyor. Bu yeni arenada dil, bir incelik değil, ayak bağıdır. “Sahicilik” ve “doğrudanlık” maskesi altında dili devre dışı bırakan modern insan; çığlık atarak, hakaret ederek veya tehditler savurarak en kestirme yoldan “boşalmayı” bir meziyet sanıyor. Televizyon dizilerindeki o meşhur, dakikalarca süren dilsiz bakışmalar ve anlamsız bağırışmalar, aslında bu dil kaybının görsel bir itirafıdır. Senaryonun bittiği yerde oyuncunun bağırması gibi, medeniyetin bittiği yerde de kitleler haykırıyor.
​Neticede, 90’lı yılların o cilalı ve sahte iyimserliğinden bugün “çıplak tellerin” açıkta olduğu, diplomasi dilinin yerini hoyrat bir pazarlık mantığına bıraktığı çok daha sert bir iklime savrulduk. Küresel ölçekte diplomasi dilinin tasfiyesi, dilsizleşen dünyanın en büyük siyasi neticesidir. Artık devletler bile birbirine kelimelerin inceliğiyle değil, tehditlerin çıplaklığıyla hitap ediyor. Küresel ekonomik sistemin insan fıtratına aykırı bu pratiği, artık sadece kaybedenleri değil, kazanmaya alışmış olanları da kendi dişlilerine kaptırmaya başladı.

​”Bütün bu dilsizleşme ve vahşileşme süreci, sadece kelimelerimizi değil, sığındığımız o son kaleyi, yani ‘mekânı’ da yerle bir etti. Eski dünyanın o mahrem, insanın ruhunu dinlendiren sokakları ve evleri yerini; her şeyin sergilendiği, her köşe başının birer ‘vitrin’ haline geldiği ruhsuz beton yığınlarına bıraktı. Artık mekân, içinde yaşanılan bir ‘yuva’ değil, başkalarına gösteriş yapılan bir ‘tüketim sahnesi’dir. Mekânla kurduğumuz bağ koptukça, o mekânın içinde yankılanacak olan o zarif dile de ihtiyaç kalmadı. Kendi evinde bile ‘misafir’ gibi yaşayan, her şeyi teşhir etmekten başka bir derdi olmayan modern insan, haliyle o kadim edebin ve inceliğin dilini de kapının önüne koydu. Şehirlerimiz birer ‘pazaryeri’ne, evlerimiz birer ‘stüdyo’ya dönüştüğünde, o sessiz ve derin muhabbetin yerini de piyasanın o gürültülü ve kaba dili aldı.”
​Dere tepe düz gittiğimizi, teknolojiyle çağ atladığımızı sansak da aslında o kadim “kanibalist” (yamyamca) genlerimizin uyandığı dilsiz bir ormana geri döndük. Masalların uyarısı bugün daha bir anlamlı: bunca hıza ve gürültüye rağmen aslında bir arpa boyu yol gidemedik. Eğer o zihnî derinliği ve dilin iyileştirici, birleştirici gücünü yeniden hatırlamazsak, bu “kutsanmış rekabetin” enkazı altında sadece kelimelerimizi değil, insanlığımızı da tamamen yitireceğiz. Dilsiz bir toplum, sadece geçmişini değil, barışçıl bir gelecek kurma ihtimalini de kaybeder.

Bir yanıt yazın