tefekkur-marifet-nuru-ile-olur-27047

Birşey hakkında düşünmek, düşünce kökünden türetilen tefekkür lügatte; etraflıca düşünmek, bir meseleyi halletmek için aklı çalıştırmak, zihni yormak vb.gibi anlamlara gelmektedir.(Rağıb el-İsfehani, el-Müfredat fi Garibi’I-Kur’an, s.384). Tefekkür, aklın çalışması ve faaliyeti olduğuna göre onu akıldan ayrı düşünmek mümkün değildir. Bu ilgiyi şöyle bir benzetme ile ortaya koymak mümkündür: Akıl ile tefekkür arasındaki münasebet makina ile onun çalışması arasındaki münasebet gibidir. Nasıl ki çalışma makinadan ayrı olarak düşünülemezse tefekkür de akıldan ayrı düşünülemez. İnsanda bulunan bu makina ise eşi ve benzeri bulunmayan bir makinadır. Böyle bir eşsiz makina ve onun çalışması demek olan tefekkür sadece insana has kılınmıştır. Zaman ve mekâna bağlı olan insanın diğer algılarından daha geniş bir hürriyete sahip olan tefekkür, mümkün olan ve olmayan, gerçek ve gerçek dışı, ihtimali veya tesadüfî olan hemen hemen bütün sahaları kuşatma özelliği göstermektedir. (Taylan, Necip, Ana Hatlarıyla islam Felsefesi, s.28). Ama bununla birlikte düşünmenin tamamen kuşatamadığı sahalar da vardır. Mesela mutlak varlık sahası, düşünmeden çok inanmanın temas kurabildiği bir sahadır.

Hangi açıdan bakarsak bakalım Kur’an, tefekkürün en büyük teşvikçisi olmuştur. Aynı teşviki Hz. Peygamber de yapmıştır. Çünkü düşünmek ve onun düzenli, planlı, gayeli bir şekilde yürütülmesi olan tefekkür, hakikatleri ortaya çıkarmanın en emin ve en kestirme yollarındandır. Ancak insan tefekkürle yaptıklarının ve yapacaklarının şuuruna varabilir. Bilmeden ve şuursuzca yapılan işin ise hiç kimseye faydası olmaz. Kur’ani birçok hakikat, ancak onun ısrarlı ve en çok tavsiye ettiği tefekkürle ortaya çıkabilir. Tefekkür tezgâhında teorileri dokunmamış icraatlar kısa zamanda yok olmaya mahkûmdur.

Kur’an, tefekkürün faydasını büyük ölçüde imana, inanca bağlamış ve inanmayan inkârcıların tefekkürünün kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını, “canı çıkası ne biçim ölçüp, biçti, düşündü ” (Müddessir, 74/18-19) ayetiyle ifade etmiştir. Ayetlerden nasibini almayan ve tefekkür etme kabiliyetine sahip bulunmayan kimselerin durumları, Kur’an’da tıpkı dilini sarkıtıp soluyan köpeklerin haline benzetilmiştir. (Araf, 7/176). Haktan ve hakikatten nasibini almamış olanlara Kur’an, düşünüp ibret almaları için; kendilerinden önce kitap ve çeşitli belgelerle gönderilen peygamberlere uymayanların nasıl yok edildiğine bakmalarını tavsiye etmektedir.(Yunus, 10/24; Nahl, 16/43-44). Yine Kur’an, haktan, imandan nasibini almamış insanların Hz. Peygamber (sav)’e deli demelerine karşılık; “düşünmüyorlar mı ki, arkadaşları olan peygamberde deliliğin bir eseri yoktur. O ancak açıkça uyaran bir kimsedir.“(Araf, 7/184; Sebe, 34/46) diyerek bu düşüncesizlerin hakikati göremediklerini, fakat tefekkür eden gerçek akıl sahiplerinin hakikati göreceğini açıklamaktadır. Allah, Kur’an’da kalpleri kararıp gerçeği anlamamakta ısrar eden inkârcıların kalplerinin taştan da daha katı olduğunu göstermek için şöyle buyuruyor: “Eğer biz Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, dağ Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olurdu. “(64 Haşr, 59/21).

Kur’an’daki ayetlerden de anlaşıldığı gibi insan için geniş bir tefekkür sahası ortaya çıkmaktadır. Böyle çok geniş ve dağınık bir alanın üstesinden de ancak derleyici ve toplayıcı olan akıl ve onun düzenli, planlı ve programlı çalışma biçimi olan tefekkür gelebilir. Bu çok geniş tefekkür sahasında Kur’an, bir taraftan insanın dikkatini tabiat üzerine çekerken, diğer taraftan da en önemlisi, âlemlerin değeri ve manası olan insanın bizzat kendisi hakkında tefekkür etmesini insandan istemektedir. (bkz. Bakara, 2/266; Rum, 30/21; Zümer, 39/42). Düşünce (tefekkür), hayatın ruhudur. Ruhsuz bir canlının yaşaması nasıl imkân haricindeyse, düşünce ve akıldan yoksun bir insani hayatın da varlığı muhaldir, mümkün değildir. Çünkü ruh, Allah ile münasebetin idrakidir. Canlı organizmalar bu münasebeti ruhları ile kurarlar, ruhi yönleriyle Allah’ı hatırlarlar ve hatırlatırlar. İşte düşünce de bu hatırlama ve hatırlatmanın (zikrin) eşrefi mahlûkat olan insanda en üst düzeyde (dimağda ve kalpte) tecelli edişidir. Dimağın ve kalbin vücuttaki yeri ne ise, akletmenin, düşünmenin, hissetmenin, fikir üretmenin sosyal bünyede yeri de odur. (Doğan, Muhammed Nur, Düşünce Hayatın Ruhudur, Kalem ve Onur, sayı. 3, s.17).

İslamda tefekkürün ve akletmenin önemini bizzat Allah Teâla kuvvetle belirtmiştir. Kur’an da bunu sayısız ayetle ortaya koymuştur. Denilebilir ki Kur’an kadar düşünce/tefekkürün üzerinde duran, bunu olmazsa olmaz bir şart olarak kabul eden ikinci bir kitap yoktur. İdeolojiler ve sistemler çerçevesinde de yine İslam kadar insanın düşünme fonksiyonunu sahih ve hayra yönelik bir tarzda kullanmasının önemini vurgulayan, bunu her türlü gelişimin temel şartı sayan bir ikinci sisteme, hayat görüşüne ve ideolojiye rastlamak mümkün değildir. Fakat tarihin ne garip bir tecellisidir ki, düşünceyi, aklı, tefekkürü hayatın temel mefhumu olarak gören İslamın bugünkü bağlıları bundan fersah fersah uzaktalar ve daha garibi, sanki İslama inat, bilinçsizliği, akletmemeyi, düşünmeden kabul etmeyi (taklidi) bir iş sanmaktadırlar.

Kur’an, muhatabından düşünce üretmesini istediği gibi başkasının ürettiklerini dinlemeye ve bunlardan güzel olanları ayıklayıp almaya da çağırmaktadır: “Tağuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed) dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidayet edip, doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akl-ı selim sahipleridir. “(Zümer, 39/17-18). Tefekkür, İslamda bir hürriyet meselesi değil, bir görev, bir vecibe, yani bir ibadet meselesidir ve yönü hayra, hakka, hikmete, ıslah ve imana dönüktür. İslamda zulme, kötülüğe, fesada, fitneye, zarara kapı açacak yolda düşünmek yasaklanmıştır. İslamda fonksiyonel bir düşünce faaliyeti vardır. Bütün beşeri faaliyetlerde uyulması istenilen hikmetlilik, faydalılık ve hak ölçüsü düşünce faaliyeti için de geçerlidir.

Hz. Peygamber (sav): “Allah’ı n bütün yaratıklarını tefekkür edin, fakat Allah’ın zatını düşünmeyin “(Acluni, Keşful-Hafa, c.1, s.310, Hd No:1004) buyurmuştur. Zira akıl ve onun çalışması demek olan tefekkürle insan, Allahın zatını bilme ve O’nu idrak etme kudretine sahip değildir ve olmayacaktır da. Çünkü insan aklı sınırlıdır. Bu sınırlı olan akıl ve duyu organlarıyla; zaman ve mekândan münezzeh, aşkın (muteal) olan ve her türlü tasavvurun üstünde bulunan Yüce Allah’ın hakikati anlaşılamaz. Buna insan aklının gücü yetmez; o ancak nesneler dünyasında olup bitenleri ve onlar ile ilgili olanları anlar ve kavrar. Bunun içindir ki, insan Allah’ın varlığını ve birliğini bilmekten mesul olduğu halde O’nun zatını bilmekten mesul değildir. Mahluk olan, yaratılan şey mutlaka sınırlıdır. Bir başlangıcı olduğu gibi, bir nihayeti de vardır. Meselâ, göz mahluk olduğu gibi, görme sıfatı da mahluktur ve her ikisi de sınırlıdır. İnsan, bütün cisimleri göremediği gibi, kâinatta faaliyet gösteren kuvvetleri, bedenlerde vazife gören ruhları, bu âlemi dolduran melekler dünyasını göremez. Göz gibi, akıl da bir mahlûktur. Allah’ın sıfatları ise sonsuzdur. Sınırlı olan, sonsuzu ihata edemez, kavrayamaz.

Kendilerini Allah’ın zatını bilme hususunda illa da sorumlu tutanlar mutlak surette şaşırır, dalalete düşer ve ontopomorfist (Tanrıyı insan suretinde temsil etmektir) bir tanrı düşüncesine saplanarak çıkmaza giderler. Şu halde İslam dini “Allah’ın zatı” dışında her konuda düşünmeyi serbest bırakmış ve böylece insan için geniş bir tefekkür alanı ve imkânı sağlamıştır. Kur’an-ı Kerim, kendi saha ve sınırları içinde kalmak şartı ile insana, aklını kullanmasını emretmiştir. Fakat o aklı kullanmayı ve düşünmeyi bir sisteme bağlamış, buna son derece önem vermiştir. Kurallara uyulmadan yapılacak düşünmenin doğru sonuç vermeyeceğini belirtmiş ve düşünme sonunda istenen doğru neticenin elde edilebilmesinin birtakım şartlara bağlı olduğunu açıklamıştır. Kur’an, vicdanın bütün kapılarını gerçeklere kapatmış olan ve peşin hüküm taşıyan kimselerin akıllarını ne kadar çalıştırırlarsa çalıştırsınlar ve ne kadar çok düşünürlerse düşünsünler gerçekleri bulamayacaklarını dile getirmiş, düşüncenin sevk ve idarecisi durumunda olan aklın hareket noktalarını belirlemiş, gideceği sınırları çizmiş ve uyacağı kuralları hatırlatmıştır.

Kur’an-ı Kerim’e göre aklın gücünü ve sahasını aşan konularda düşünmek, hangi yerde hangi delilin kullanılacağını bilmeden akıl yürütmek, düşünceye nereden ve nasıl başlanması gerektiğini araştırmadan aklı kullanmak, doğru düşünmeye ve aklı kullanmaya engel olan şehevi arzuların esiri haline gelerek düşünmek ve nihayet düşünürken zanni bilgiye dayanmak insanı gerçeklere götürmez.

Bir yanıt yazın