İnsan Doğası Biyolojiye İndirgenebilir mi?Avcılık, Şiddet ve İçgüdü Söylemi Üzerine Bir Felsefi Not
Modern dünyada insanı anlamaya çalışan bazı popüler yaklaşımlar, insanı neredeyse bütünüyle biyolojik bir varlık olarak tasvir etme eğilimindedir. İnsanın kökenini açıklamak adına sıkça “avcı insan”, “şiddet eğilimli insan”, “cinselliğiyle belirlenen insan” gibi figürler öne çıkarılır. Bu anlatılarda insan eylemleri, çoğu zaman hayatta kalma içgüdülerinin ve fizyolojik zorunlulukların bir uzantısı gibi sunulur. Böylece insan, hayvanın daha gelişmiş bir versiyonu olarak görülür; ahlak, kültür ve değer ise biyolojik mekanizmaların üstüne sonradan eklenmiş tali unsurlar haline gelir.
Oysa burada çok temel bir felsefi sorun vardır: İnsanın fizyolojik bir doğası olduğu doğrudur; insan acıkır, beslenir, korunur. Fakat bu düzey insanı insan yapan şey değildir. Çünkü yemek yemek başlı başına bir meziyet değildir. Ne övülebilecek ne de kınanabilecek bir eylemdir; yalnızca zorunluluktur. İnsan, hayvanlarla bu düzlemde ortaktır. Asıl mesele, insanın bu zorunlulukları nasıl anlamlandırdığı ve hangi davranışları “üst” saydığıdır.
İnsanlık tarihinin en güçlü ortak dili, biyolojik itkileri değil, onların aşılmasını değerli bulmuştur. Yemek yemek değil, yemeği paylaşmak övülür. Hayatta kalmak değil, başkası için fedakârlık yapmak yüceltilir. Güç kullanmak değil, adaletli olmak erdem sayılır. Eğer insan doğası denilen şey bir yerde aranacaksa, bu yalnızca ihtiyaçlarda değil, insanın değer hiyerarşisinde aranmalıdır. İnsan, sadece yapan değil, neyin yapılmaya değer olduğunu seçen bir varlıktır.
Bu yüzden “avcılık insan doğasıdır” gibi iddialar, yalnızca tarihsel bir olguyu ontolojik bir öz haline getirme hatasına düşer. Avcılık, belirli dönemlerde kullanılan bir geçim stratejisidir; insanın özü değildir. Zaten bir şeyin “doğa” sayılabilmesi için herkes için zorunlu ve değişmez olması gerekir. Oysa insan davranışları tam da ahlaki eleştiriye açık oldukları için insanidir. Eğer şiddet ya da avcılık gerçekten insanın özü olsaydı, onları kınamak anlamsızlaşırdı. Ahlak, insanın doğaya mahkûm olmadığı yerde başlar.
İnsanı yalnızca biyolojik dürtülere indirgemek, insanın en belirleyici özelliğini gözden kaçırmaktır: insan içgüdülerinin toplamı değil, içgüdülerine mesafe koyabilen varlıktır. İnsan sadece yaşamak isteyen değil, nasıl yaşaması gerektiğini soran varlıktır. Bu nedenle insan doğası, fizyolojide değil, değer kurma kapasitesinde, seçme yetisinde ve ahlaki yöneliminde kendini gösterir.
Sonuç olarak, insanı yalnızca avlanma, şiddet ve cinsellik gibi biyolojik başlıklara indirgemek, insanlık tarihinin en temel tanıklığını görmezden gelmektir. Çünkü insanlık tarihi, insanın hayvani olanı tekrar etmesinin değil, hayvani olanı aşmaya çalışmasının tarihidir.
Harari’nin Sapiens kitabı
Harari’nin Sapiens kitabı, ilk bakışta insanlık tarihine dair geniş bir anlatı sunsa da, aslında insanı büyük ölçüde biyolojik ve maddi süreçlere indirgeme eğilimi taşır. Darwinci dili popüler bir formda yeniden üreterek insanı avcılık, şiddet, çıkar ve hayatta kalma stratejileri üzerinden açıklamaya yönelir; fakat bu yaklaşım, insanın asıl belirleyici tarafını gözden kaçırır: insan yalnızca ihtiyaçlarını gideren bir canlı değil, değer kuran, seçen ve ahlaki bir hiyerarşi içinde yaşayan bir varlıktır. Modern kültür endüstrisinin bu tür anlatıları küresel ölçekte parlatması da tesadüf değildir; çünkü popüler “bilimsel” dil çoğu zaman belirli bir seküler-maddeci dünya görüşünü doğal ve kaçınılmazmış gibi genç kuşaklara taşımaya elverişli bir ideolojik araç haline gelir. Bu nedenle mesele Harari’nin tek tek tezlerinden çok, insanı anlamayı biyolojiye ve faydaya indirgemeye çalışan bu büyük indirgemeci paradigmanın popülerleştirilmesidir; oysa insanlık tarihi, içgüdülerin tekrarı değil, içgüdülerin aşılması ve erdemin üstün tutulması tarihidir.
Bu tür anlatıların asıl problemi, insanı açıklarken sürekli “olan”ı merkeze alıp “olması gereken”i dışarıda bırakmalarıdır. İnsanın geçmişte avlanmış olması, şiddete başvurmuş olması ya da biyolojik dürtülerle hareket etmiş olması, insanın hakikatinin bu düzlemde bulunduğu anlamına gelmez. Çünkü insanı insan yapan şey, doğanın zorunluluklarına teslim olması değil, bu zorunluluklara mesafe koyabilmesi ve onları aşabilmesidir. Ahlak, tam da burada başlar: yemek yemek bir ihtiyaçtır ama paylaşmak erdemdir; güç kullanmak mümkündür ama adalet üstün bir değerdir; arzu doğal olabilir ama kendini tutmak insani bir yetkinliktir. İnsan doğası biyolojide değil, biyolojiyi aşan değer düzeninde ortaya çıkar. Bu yüzden insanı yalnızca evrimsel stratejilerle açıklamak, insanlık tarihinin en temel tanıklığını görmezden gelmektir: insan, sadece yaşayan değil, nasıl yaşaması gerektiğini soran varlıktır.
Darwin’in metinleri dikkatle okunduğunda, onun çoğu zaman ihtiyatlı bir bilim dili kullandığı, kesin metafizik hükümlerden kaçındığı ve teorisini ideolojik bir inşa aracı haline getirmemeye çalıştığı görülür. Buna karşılık Harari’nin anlatısı, popülerleştirici üslubun da etkisiyle, insanlık tarihini biyoloji, çıkar ve hayatta kalma stratejileri ekseninde açıklayan daha indirgemeci bir çerçeveye yaslanır. Buradaki problem, belirli kimliklere atıfla değil, insanın ahlaki ve anlam kurucu boyutunun geri plana itilmesiyle ilgilidir. İnsan yalnızca evrimsel bir organizma değil, değer üreten ve biyolojik zorunlulukları aşabilen bir varlıktır. Dolayısıyla insanı bütünüyle biyolojik süreçlere indirgemek, modern çağın seküler ideolojik ihtiyaçlarına uygun bir “insan modeli” üretme riskini taşır; bu da felsefi bakımdan ciddi bir sapmadır.
Popüler Evrim Anlatısı mı, Yeni Bir Seküler Mitoloji mi?
Harari’nin Sapiens gibi eserleri, modern insanın geçmişe dair merakını karşılayan popüler tarih anlatıları olarak sunulsa da, aslında daha derinde bir “seküler mitoloji” işlevi görmektedir. Bu tür metinlerde insanlık tarihi çoğu zaman biyoloji, evrim ve hayatta kalma stratejileri ekseninde yeniden kurulurken, insanın ahlaki ve anlam kurucu boyutu geri plana itilir. Böylece insan, değer üreten bir varlık olmaktan çok, içgüdülerinin ve maddi süreçlerin ürünü gibi tasvir edilir. Popüler dilin sağladığı geniş dolaşım sayesinde bu anlatı, yalnızca açıklayıcı bir tarih okuması olmaktan çıkar; modern çağın metafizik boşluğunu dolduran yeni bir dünya görüşüne dönüşür. Bu nedenle mesele Harari’nin tek tek tezlerinden çok, insanı biyolojiye indirgeme eğilimi taşıyan bu büyük indirgemeci paradigmanın, “bilimsel hakikat” görüntüsü altında yeni bir seküler mit olarak yaygınlaştırılmasıdır.
Popüler bilimin ideolojik dili
Harari gibi yazarlar, bilimsel terminolojiyi sadeleştirerek geniş kitlelere ulaştırırken, çoğu zaman belirli bir dünya görüşünü “tarafsız bilgi” gibi sunan ideolojik bir dil üretirler.
İnsan doğasının biyolojiye indirgenmesi
İnsan, değer ve anlam kuran bir varlık olmaktan çok, evrimsel stratejilerin ve hayatta kalma reflekslerinin ürünü gibi tasvir edilir; bu da indirgemeci bir antropolojiye yol açar.
Ahlakın ve değer hiyerarşisinin dışlanması
İnsanı insan yapan şeyin fizyolojik ihtiyaçlar değil, erdem, sorumluluk ve seçme kapasitesi olduğu gerçeği geri plana itilir.
Seküler mitoloji olarak modern anlatılar
Bu tür popüler tarih anlatıları, metafiziğin yerini dolduran yeni bir “seküler köken hikâyesi” gibi çalışarak modern çağın mitolojisini üretir.
Siyonizmin “normal milliyetçilik” diye çerçevelenmesi
Tartışmalı ideolojik projeler, sıradan ulusal kimlik arayışlarıyla aynı düzlemde sunularak eleştirel bağlamından koparılabilir ve normalleştirilebilir.
İnsan sadece içgüdü değil, değer varlığıdır
İnsan doğası biyolojik itkilerde değil, bu itkileri aşabilen ahlaki yönelimde, değer kurma gücünde ve erdem idealinde ortaya çıkar.
Hararinin İsrail ve Aemrika Yanoında Saf Tutması
Şöyle diyor: İsrail, İran ve vekillerinden gerçek bir varoluşsal tehditle karşı karşıya ve bu bir sır değil. Bunu açıkça söylüyorlar: İsrail’i yok etmek istiyorlar. Bence Amerika Birleşik Devletleri İsrail’i desteklemeye devam etmeli, ancak karşılığında bir şeyler talep etmeli. Burada Trump’la aynı fikirdeyim. Bu alım satımcı dünya görüşünü biliyorsunuz. Çok para veriyorsunuz. İsrail’in karşılığında ne yapması gerektiğine dair bazı şartlar koyun; kaldıraç kullanın.(https://www.theatlantic.com/books/archive/2024/10/yuval-noah-harari-q-and-a-isreal-palestine/680137/)
Harari gibi yazarların “bilimsel otorite” kisvesiyle pazarlanması, popüler anlatının yalnızca insanlık tarihini açıklamakla kalmayıp belirli bir siyasal saflaşmayı da normalleştirmesi riskini doğurur. Özellikle İsrail-Amerika hattında açıkça taraf tutan ve bunu “varoluşsal tehdit” söylemiyle gerekçelendiren dil, on binlerce insanın ölümünü bile stratejik bir pazarlık meselesi gibi sunabilmektedir. Amerika’nın yanında saf tutmak, burada ahlaki bir sorgulamaya değil, güç siyasetinin rasyonelleştirilmesine dönüşür: destek ver, karşılığını al, kaldıraç kullan… Böyle bir çerçevede insan hayatı amaç olmaktan çıkar, jeopolitik hesapların aracı haline gelir. Bilimsel açıklama dili ise kolayca bu çıplak çıkar mantığını “doğal” ve “kaçınılmaz” gösteren indirgemeci bir ideolojiye hizmet eder. Sorun bilimin kendisi değil, bilimin dilinin, şiddeti ve eşitsizliği meşrulaştıran yeni bir seküler mitolojiye dönüştürülmesidir.
Bu noktada asıl mesele, bir yazarın tek tek politik tercihleri değil, bu tercihlerin “bilimsel gerçekçilik” adı altında sunulma biçimidir. Çünkü modern çağda ideoloji artık kaba sloganlarla değil, çoğu zaman nesnel bilgi diliyle işler. Güç ilişkileri, güvenlik söylemiyle; şiddet, kaçınılmazlık iddiasıyla; taraf tutma ise rasyonel strateji olarak paketlenir. Böylece insanın vicdanı devre dışı bırakılır, ahlaki yargı “naiflik” sayılır ve hakikatin yerini jeopolitiğin soğuk dili alır. Popüler bilim anlatısı burada açıklayıcı olmaktan çıkar, meşrulaştırıcı bir işlev kazanır: insan hayatı istatistiğe, adalet pazarlığa, değerler ise çıkar hesabına indirgenir. Oysa felsefenin temel görevi tam da bu indirgemeyi kırmaktır: insanı yalnızca biyolojik bir organizma ya da stratejik bir aktör değil, değer taşıyan ve değer üreten bir varlık olarak savunmak. Çünkü bilim diye sunulan şey, hakikati değil gücü aklamaya başladığında, artık bilgi değil, ideoloji konuşuyordur.
Bu indirgemeci ve meşrulaştırıcı dilin karşısına, felsefe geleneğinin kurucu ayrımlarını koymak gerekir. Aristoteles açısından insan, yalnızca yaşayan bir canlı (zōon) değil, iyiye yönelen ve erdemle yetkinleşen bir varlıktır; insan doğası biyolojik ihtiyaçlarda değil, telosunda, yani iyi yaşam idealinde belirir. Kant’ın ahlak felsefesi bu çizgiyi daha da radikalleştirir: insan hiçbir koşulda salt bir araç olarak kullanılamaz; insan hayatını stratejik hesapların “yan etkisi”ne dönüştüren her söylem, insanı amaç olmaktan çıkarıp jeopolitiğin nesnesi haline getirir. Schmitt ise modern siyasetin karanlık mantığını açığa vurur: “varoluşsal tehdit” ilan edildiği anda olağan hukuk askıya alınır ve istisna hali egemenliğin asli biçimi olur. Böylece savaş, şiddet ve taraf tutma, etik sınırların ötesinde “kaçınılmaz zorunluluk” gibi sunulur. Harari’nin popüler bilim diliyle kurduğu çerçeve tam da burada tehlikeli hale gelir: biyolojik kader ve güvenlik zorunluluğu adına insanın ahlaki doğası silinir, değerler askıya alınır ve güç siyaseti doğallaştırılır. Oysa felsefenin ısrarı şudur: insanı belirleyen şey içgüdü değil, erdem; çıkar değil, ödev; istisna değil, adalettir.

