Müslüman Akıl Nasıl Çalışır? Erdemli ve İnsani Aklın Zemini Üzerine

0
yaratilana-sefkat-ve-merhamet-ile-ilgili-ornekler-173526

“Müslüman aklı” derken kastettiğim şey, sosyolojik bir kategori değildir. Burada “Müslüman akıl” ifadesiyle, İslam’ın ahlaki ilkeleriyle çalışan, insan doğasına uygun, erdemli ve vicdanlı bir akıl yürütme biçimini kastediyorum. Çünkü bugün Müslüman dünyada gördüğümüz bazı olumsuzluklar çoğu zaman İslam’a ait olmayan, hatta şeytani bir aklın organize ettiği eylemlerin “Müslüman bir eylem” gibi sunulmasıyla meşrulaştırılmaktadır. Oysa Müslüman akıl, insanı hedef alan bir terörü, ibadet mekânlarına saldırıyı, sivilleri yok etmeyi hiçbir şekilde dinî bir eylem olarak göremez.

Müslüman akıl sokaklara, camilere, kiliselere bomba koymaz. Çünkü savaşın bile bir ahlakı vardır ve savaş er meydanında yapılır. Kur’an’ın temel ilkesi açıktır: “Sizinle savaşanlarla savaşın; fakat aşırı gitmeyin” (Bakara 2/190).

Bu ayet, savaşın bile sınırsız bir şiddet alanı olmadığını, sınırlarının ve ölçüsünün bulunduğunu gösterir. Muhatap savaşçı olandır; kadınlar, çocuklar, yaşlılar, hastalar ve siviller savaşın tarafı değildir. Kamusal alan bir savaş alanı değildir. Bu yüzden pazarı, sokağı, ibadethaneyi hedef almak savaş değil, doğrudan zulümdür.

İslam ahlakının merkezinde masumun dokunulmazlığı vardır. Kur’an bunu en çarpıcı şekilde ifade eder: “Kim bir canı haksız yere öldürürse bütün insanları öldürmüş gibidir” (Mâide 5/32). Müslüman akıl bu ilkeyi temel alır: Masum bir insanı öldürmek, hiçbir siyasi gerekçeyle, hiçbir ideolojik hedefle meşrulaştırılamaz. Bu yüzden Müslüman akıl çöp kutusuna bomba koymaz, camiye bomba koymaz; çünkü hedef alınan kişi muhatap değil, masumdur.

Hz. Peygamber’in savaş ahlakına dair talimatları da bu dokunulmazlığı açıkça pekiştirir. Sahih rivayetlerde Resûlullah’ın kadın ve çocukların öldürülmesini kesin biçimde yasakladığı aktarılır. Nitekim bir savaş sonrası öldürülmüş bir kadın görüldüğünde, “Bu kadın savaşanlardan değildi” buyurmuş ve kadınların ve çocukların öldürülmesini yasaklamıştır (Buhârî, Cihâd 147; Müslim, Cihâd 25).

Yine hadislerde açıkça “Çocukları öldürmeyin” emri geçer. Bu, İslam’ın savaşta bile masumu koruyan temel ahlak çerçevesini gösterir. Müslüman akıl, düşmanla bile muhataplık hukukunu korur; sivili hedef alan bir kalleşliği meşru göremez.

Bu ahlaki çerçeve sadece teorik bir ilke olarak kalmamış, erken dönem İslam siyasetinde de açık talimatlar halinde dile getirilmiştir. Nitekim Hz. Ebû Bekir’in orduya gönderdiği meşhur vasiyetinde şu uyarılar yer alır: Kadınları, çocukları ve yaşlıları öldürmeyin; ağaçları kesmeyin, ekinleri yakmayın; ibadete çekilmiş din adamlarına dokunmayın; mabetleri tahrip etmeyin. Bu vasiyet, savaşın bile bir yıkım serbestisi değil, ahlaki bir sınır içinde yürütülmesi gerektiğini gösteren tarihsel bir örnektir. Dolayısıyla camiye, kiliseye, sivil mekânlara saldırmak İslam’ın değil, İslam’a yabancı bir zihniyetin ürünüdür.

Terörün mantığı Müslüman aklın mantığı değildir. Terör muhatap seçmez, masumu hedef alır, korku üretir. Bu ise İslam’ın adalet ve merhamet merkezli ahlakıyla taban tabana zıttır. Burada asıl problem şudur: Şeytani akıl, kendi ürettiği yıkımı “Müslüman eylem” gibi sunarak hem Müslümanları içeriden çökertmekte hem de İslam’ı dışarıda bir korku nesnesine dönüştürmektedir. Oysa Müslüman akıl, vicdanla ve adaletle işler; savaşın bile sınırlarını kabul eder; masumu hedef almaz; zulmü hiçbir zaman din adına meşrulaştırmaz.

Fırsatçılık 

“Müslüman akıl” derken kastettiğim şey, insan doğasına uygun, erdemli ve vicdanlı bir akıl yürütme biçimidir demiştim. Bu akıl yalnızca büyük kriz anlarında değil, gündelik hayatın en sıradan ilişkilerinde bile kendini belli eder. Müslüman akıl fırsatçı değildir. Mesela Ramazan ayı geldiğinde fiyatların artması değil, azalması umulur. Çünkü Ramazan, insanların açlığından ve ihtiyacından kazanç devşirme zamanı değil; paylaşmanın, infakın ve merhametin çoğaldığı bir vakittir. Turizm bölgelerinde, yolcunun ve misafirin sıkışmışlığını fırsata çevirmek değil, insaflı ve makul olmak beklenir. Müslüman akıl insanları aldatma ekseninde çalışmaz; ihtiyaç anını kâr hırsına dönüştürmez.

Bugün piyasa mantığı bize şunu normalleştiriyor: Yaz gelince yazlıkların fiyatı artar, kış gelince kışlıkların fiyatı artar. Yani insanın ihtiyacı yükseldikçe fiyat yükselir. Oysa Müslüman akıl tam tersini düşünür: İnsan daha çok ihtiyaç duyuyorsa ona daha çok kolaylık gösterilmelidir. Çünkü Müslüman akıl kendisi kadar karşıdakini de düşünen bir akıldır. İnsanların parasını almadan önce onları doyurmayı, onları rahat ettirmeyi, onların yükünü hafifletmeyi esas alır.

Bu ahlak Anadolu’nun kadim geleneğinde canlıdır: köy odalarında misafir ağırlama kültüründe vardır, yarenlikte vardır, askı geleneğinde vardır; askıda ekmek, askıda yemek, askıda elbise gibi uygulamalarda vardır. Borç silme, garibi gözetme, komşuyu önceleme gibi örfler, Müslüman aklın toplumsal tezahürleridir. Müslüman akıl parayı öncelemez; mutlak kârı ilahlaştırmaz. Rızkın Allah’tan geldiğini bilen bir akıldır ve bu rızkın helal olması, içine hırsın ve ihtirasın karışmaması esastır. Parayı önceleyen akıl, insanı da araç haline getirir; işte bu, Müslüman aklın değil, şeytani aklın gündelik biçimidir.

Mesela Müslüman dünyanın en çok dikkat etmesi gereken yerlerden biri turizm bölgeleridir. Çünkü buralar, dünyanın dört bir yanından insanların geldiği, bir anlamda misafirliğin küresel ölçekte yaşandığı alanlardır. Böyle yerlerde daha makul, daha insani, daha cömert ve “misafir ağırlama bilinciyle” hareket etmek gerekirken çoğu zaman tam tersi oluyor: İnsanları kazıklamak, aldatmak, fırsat kollamak sıradanlaşabiliyor. Taksi şoföründen esnafa kadar, yabancıyı bir misafir değil de bir ganimet gibi görmek Müslüman aklın işi değildir. Bu, şeytani bir aklın mantığıdır. Çünkü Müslüman akıl, muhatabını sömürmeyi değil, ona ikram etmeyi düşünür; ihtiyaç anını fırsata çevirmeyi değil, yükü hafifletmeyi esas alır. Üstelik bu yapılanın insana kazandırdığı da hiçbir şey değildir: Ne bereket kazandırır, ne huzur kazandırır, ne de gerçek bir rızık. Sadece akılsızca bir hırsın, şeytanın iğvasının peşinden sürüklenmektir. Misafiri aldatan aslında kendi insanlığını kaybeder; kazandığını zanneder ama kaybettiği şey vicdandır.

Mesela Müslüman dünyanın en çok dikkat etmesi gereken yerlerden biri turizm bölgeleridir. Çünkü buralar, dünyanın dört bir yanından insanların geldiği, bir anlamda misafirliğin küresel ölçekte yaşandığı alanlardır. Böyle yerlerde daha makul, daha insani, daha cömert ve “misafir ağırlama bilinciyle” hareket etmek gerekirken çoğu zaman tam tersi oluyor: İnsanları kazıklamak, aldatmak, fırsat kollamak sıradanlaşabiliyor. Taksi şoföründen esnafa kadar, yabancıyı bir misafir değil de bir ganimet gibi görmek Müslüman aklın işi değildir. Bu, şeytani bir aklın mantığıdır. Çünkü Müslüman akıl, muhatabını sömürmeyi değil, ona ikram etmeyi düşünür; ihtiyaç anını fırsata çevirmeyi değil, yükü hafifletmeyi esas alır. Üstelik bu yapılanın insana kazandırdığı da hiçbir şey değildir: Ne bereket kazandırır, ne huzur kazandırır, ne de gerçek bir rızık. Sadece akılsızca bir hırsın, şeytanın iğvasının peşinden sürüklenmektir. Misafiri aldatan aslında kendi insanlığını kaybeder; kazandığını zanneder ama kaybettiği şey vicdandır.

Bir yanıt yazın