Hyle’den “Madde”ye: Anakronizmin Tehlikesi ve Platon–Aristoteles Ezberi Üzerine

0
280957_e30be6cb554d4ddd81b0a46a390ddde0~mv2

Felsefe tarihinde bazı imgeler vardır ki metinlerin önüne geçer. Platon’un göğü, Aristoteles’in yeri işaret ettiği o meşhur sahne de bunlardan biridir. Rönesans’tan beri dolaşımda olan bu ikonografi, zamanla pedagojik bir kolaylığa, oradan da neredeyse dogmatik bir şemaya dönüşmüştür: Platon göğe bakar, ideaları düşünür; Aristoteles yere bakar, somut dünyayı inceler. Böylece biri “aşkın”, diğeri “dünyevî” diye etiketlenir.

Oysa bu karşıtlık hem tarihsel olarak yüzeyseldir hem de ontolojik olarak yanıltıcıdır. Özellikle Aristoteles’in hyle kavramı modern “madde” anlayışıyla özdeşleştirildiğinde, anakronizm kaçınılmaz hâle gelir.

Hyle Modern “Madde” Değildir

Aristoteles’in hylesi (ὕλη), fizik laboratuvarının konusu olan madde değildir. O, ölçülebilir, niceliksel bir substrat değil; ontolojik bir imkân ilkesidir. Saf hâliyle belirlenimsizdir. Kendi başına fiilen var olmaz; ancak form (eidos) ile birlikte töz teşkil eder.

Modern dönemde ise “madde” Descartes’tan Newton’a uzanan çizgide uzam kaplayan, ölçülebilir ve matematiksel olarak belirlenebilir bir töz olarak tanımlanmıştır. Daha sonra alan kuramları ve kuantum fiziği bu resmi değiştirmiş olsa bile mesele yine fiziksel kategoriler içinde kalmıştır. Aristoteles’te ise hyle fiziksel bir nesne değil, varlığın mümkünlük zemini, yani “olabilirlik”tir.

Bu nedenle Aristoteles’i “ilk materyalist” gibi okumak, kavramı çağdaş anlamına zorla taşımaktır. Onun ontolojisinde hyle tek başına hiçbir zaman bir “şey” değildir; şeylik, ancak form ile birlikte ortaya çıkar. Madde–form bileşimi olmadan töz yoktur.

Platon “Salt Gök” Filozofu Değildir

Platon’u sadece aşkın ideaların filozofu olarak görmek de benzer bir indirgemedir. İdealar öğretisi, duyulur dünyayı iptal etmek için değil, onu temellendirmek için geliştirilmiştir.

Örneğin Timaios’ta karşımıza çıkan kozmoloji, ya da khōra kavramı, duyulur dünyanın ontolojik statüsünü açıklama çabasının ürünüdür. Katılım (methexis) öğretisi, fenomenin nasıl mümkün olduğunu sorar.

Platon’da açıklamanın yönü yukarıyadır; fakat bu, aşağıyı değersizleştirdiği anlamına gelmez. Aşkınlık burada bir kaçış değil, bir temellendirme stratejisidir. Çokluk, birliğe referansla anlam kazanır.

Aristoteles “Salt Yer” Filozofu Değildir

Aynı şekilde Aristoteles’i yalnızca “empirik dünya filozofu” olarak okumak da sığ bir genellemedir. Metafizik’te kurduğu yapı, açık biçimde aşkın bir ilkeye dayanır: Hareketsiz Hareket Ettirici.

Ayrıca imkân–fiil (dynamis–energeia) ayrımı, salt gözlemsel bir tasnif değildir; ontolojik bir derinlik taşır. Bu ayrım olmadan ne değişim ne süreklilik ne de nedensellik açıklanabilir. Aristoteles’te metafizik, fiziğin sonradan eklenen bir yorumu değil; tam tersine, onun ön koşuludur.

Dolayısıyla onu mekanik realizm ya da kaba materyalizmle özdeşleştirmek ciddi bir kavram hatasıdır.

İmgenin Düşünceyi Gölgelemesi

Platon’un göğe, Aristoteles’in yere işaret ettiği jest, Rönesans hümanizminin estetik bir yorumudur. Bu jesti ontolojik bir öz ayrımı gibi okumak, kavramları psikolojik bir şemaya indirgemektir.

Gerçek ayrım gök ile yer arasında değildir. Ayrım, ontolojik açıklamanın yönündedir:

Platon’da açıklama, çokluğu birlik ilkesine referansla kurar.

Aristoteles’te açıklama, varlığı töz–madde–form bileşimi ve imkân–fiil gerilimi içinde temellendirir.

Her iki sistem de metafiziktir; farklı olan metafiziğin mimarisidir.

Hyleyi modern maddeyle, ideayı soyut hayalcilikle eşitlemek, tarihsel metni çağdaş kategorilere zorla uydurmaktır. Bu tutum felsefe tarihini aydınlatmaz; tersine, onu karikatürleştirir.

Platon ile Aristoteles arasındaki fark, gök ile yer arasındaki mesafe değildir. Asıl fark, varlığın nasıl temellendirileceği sorusuna verdikleri cevaptadır.

Biri birlikten çokluğa doğru bir ontolojik iniş kurar; diğeri imkân ile fiil arasındaki iç gerilimi merkeze alır.

Bu nedenle felsefeyi jest üzerinden değil, kavramın iç mantığı üzerinden okumak gerekir. Hele ki hyle gibi teknik bir terimde anakronizm, sadece küçük bir hata değil, bütün ontolojik mimariyi yanlış okumak anlamına gelir.

Ousia’dan Substance’a, Hylē’den Matter’a: Kavramların Sessiz Yer Değiştirmesi

Antikçağ’da bugünkü anlamda bir “madde” kavramı yoktur. Bu iddia ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir; çünkü Aristoteles’te hylē vardır, Latin skolastiğinde materia vardır, modern felsefede “matter” vardır. Üstelik İngilizce çevirilerde Aristoteles’in ousia kavramı çoğu zaman “substance”, to ti ēn einai ifadesi ise “essence” olarak çevrilir. Türkçe kitaplarda da “töz” ve “öz” karşılıkları yerleşmiştir. O hâlde sorun nerede?

Sorun kelimelerde değil; kavramın ait olduğu ontolojik sorudadır.

1. Yunan Ontolojisi: Ousia’nın Yoğunluğu

Platon ve Aristoteles Yunanca yazarlar. Temel kavramları ousia, eidos, morphē, hylē, dynamis ve energeiadır. Özellikle Aristoteles’te ousia, hem bireysel varlığa (“bu olan şey”, tode ti) hem de mahiyet boyutuna (to ti ēn einai) işaret eden çok katmanlı bir kavramdır. Henüz “substantia–essentia” gibi teknik bir ayrım yoktur. Aynı kavram, varlık ile mahiyetin iç içe geçmiş yoğunluğunu taşır.

Hylē ise saf potansiyelliktir. Kendi başına fiilî varlığı yoktur; form olmaksızın hiçbir belirlenime sahip değildir. Bu nedenle Aristoteles’in hylē’si uzam kaplayan, niceliksel olarak ölçülebilir bir substrat değildir. O, ontolojik imkân ilkesidir.

Dolayısıyla Antikçağ’da “madde” fiziksel bir kategori değil, metafizik bir ilkedir.

2. Latin Skolastik: Teknikleşme ve Ayrıştırma

Yunan metinleri Latinceye tercüme edildiğinde ousia çoğunlukla substantia ile karşılanır; “ne olduğu” problemi essentia ve quidditas terimleriyle teknikleşir. Böylece Aristoteles’te yoğun ve çok anlamlı olan yapı ayrıştırılır.

Özellikle Thomas Aquinas’ta:

Substantia (taşıyıcı varlık),

Essentia (mahiyet),

Existentia (varoluş) ayrımı sistematik hâle gelir.

Benzer şekilde hylē, materia olarak karşılanır ve “materia prima” kavramı geliştirilir. Aquinas’a göre materia prima:

Saf potansiyelliktir (potentia pura),

Kendi başına var değildir,

Ancak form ile birlikte fiil kazanır.

Bu kullanım Aristotelesçi hylomorfizmin devamıdır. Modern anlamda “matter” değildir. Dolayısıyla Latin geleneği Yunan ontolojisinden kopmaz; onu teknikleştirir. Ayrım tarihsel bir evrimdir, ontolojik bir devrim değil.

3. İngilizce ve Türkçe Literatürdeki Durum

Bugün İngilizce kitaplarda Aristoteles’in Metaphysics adlı eserinde “substance” başlığı görülür. Ancak bu, Aristoteles’in “substantia” dediği anlamına gelmez; Yunanca ousia’nın Latince üzerinden yapılmış çevirisidir.

Benzer biçimde “essence” kelimesi, to ti ēn einai probleminin İngilizce karşılığıdır. Bu terimler çeviri geleneğinin ürünüdür; Aristoteles’in kendi terminolojisi değildir.

Türkçe literatürde de “töz” ve “öz” karşılıkları yerleşmiştir. Bazı eserlerde doğrudan “substance” ve “essentia” kelimeleri kullanılır; fakat bunlar skolastik terminolojiden gelen çeviri kalıplarıdır.

Bu durum, kavramların tarihsel dönüşümünü görünmez kılabilir. Çünkü aynı kelime, farklı ontolojik rejimlerde farklı anlam taşır.

4. Asıl Kırılma: Modern Ontoloji

Gerçek ontolojik kırılma modern dönemde ortaya çıkar. Özellikle René Descartes ile birlikte “substance” ikiye ayrılır: res cogitans ve res extensa. Madde artık uzamla özdeşleşir. Özsel niteliği uzamdır; matematiksel olarak belirlenebilir ve mekanik yasalarla açıklanabilir.

Bu noktada ontolojik potansiyellik anlayışı yerini niceliksel uzam anlayışına bırakır. Form ilkesine ihtiyaç kalmaz. Teleoloji geri çekilir. Varlık sorusu, doğa yasası sorusuna dönüşür.

İşte modern “matter” burada doğar.

Platon’da da Aristoteles’te de “substantia” ve “essentia” kelime olarak yoktur; fakat karşılık geldikleri problemler vardır. Latin skolastiği bu problemleri teknikleştirir. Modern dönem ise ontolojik zemini değiştirir.

Bu nedenle hylē’yi modern maddeyle, ousia’yı modern substance ile özdeşleştirmek anakronizmdir. Kelime sürekliliği, ontolojik süreklilik anlamına gelmez.

Antik dünyada soru “varlık nedir?” idi. Modern dünyada soru “doğa nasıl işler?” oldu. Kavramın anlamı, bu sorunun değişmesiyle birlikte sessizce yer değiştirdi.

Dolayısıyla mesele yalnızca tercüme değildir; ontolojik ufkun daralmasıdır. Ousia’dan substance’a, hylē’den matter’a uzanan hat bir kelime zinciri değil, düşüncenin yön değiştirmesidir.

Dipnot:

Burada kullanılan “Yunan” ve “Latin” ayrımı, etnik veya kültürel bir kopuşu değil, öncelikle dilsel ve terminolojik düzlemi ifade etmektedir. Platon ve Aristoteles Yunanca yazarlar ve temel ontolojik kavramları ousia, eidos, hylē, dynamis, energeia gibi Yunanca terimlerdir. Latin Orta Çağ’da bu kavramlar substantia, essentia, materia, forma gibi Latince karşılıklarla tercüme edilmiş ve sistematikleştirilmiştir. Bu nedenle Aristoteles’te “substantia” ve “essentia” kelime olarak bulunmaz; ancak bu terimlerin karşılık geldiği ontolojik problemler (özellikle ousia ve to ti ēn einai bağlamında) mevcuttur. Latin skolastiği, Yunan ontolojisini devralmış fakat kavramları ayrıştırarak teknik bir terminoloji içinde yeniden formüle etmiştir. Dolayısıyla ayrım, düşünsel kopuştan ziyade kavramın tercüme ve sistemleştirilme biçimine işaret eder. Modern dönemde ise “substance” ve “matter” terimleri, özellikle Descartes sonrasında, uzamsal ve niceliksel bir ontoloji içinde yeniden tanımlanarak Antik–Orta Çağ çerçevesinden önemli ölçüde ayrılmıştır.

Bir yanıt yazın