Alaaddin’in Lambası: Yunan Bilimi İslam Dünyası Aracılığıyla Avrupa’ya Nasıl Geldi?

0
shining-light-upon-light-01

Aladdin’s Lamp: How Greek Science Came to Europe Through the Islamic World

GİRİŞ

Modern bilim kökenlerini, M.Ö. altıncı yüzyılda ilk doğa filozoflarıyla birlikte başlayan, Antik Yunan’a kadar geri götürür. Yunan bilimi, klasik uygarlığın erken Hristiyan çağında çöküşüyle sona erene kadar, binden fazla yıl boyunca gelişti. Bu sırada Greko-Romen dünyasının şehirleri neredeyse bütünüyle yok edilmişti ve bu da Batı Avrupa’nın Karanlık Çağlarını başlatmıştı. Ancak bin yıl sonra, Yunan klasik eserleri Rönesans’a ilham verdi ve bilimin yeniden doğuşunu sağladı. Kopernik, 1543’te güneş merkezli gezegen teorisini yayımladığında, on sekiz yüzyıl önce aynı fikri öne sürmüş bir Yunan astronomunun çalışmasını yeniden canlandırıyordu.

Antik Yunan bilimi nasıl hayatta kaldı ve hangi yollarla Batı Avrupa’ya aktarıldı? Bu soruların cevabı bu kitabın ana temasını oluşturur. Hikâye, Anadolu kıyısındaki İyonya’nın Miletos şehrinde başlar. Burada ilk Yunan doğa filozofları, Mezopotamya’nın kadim astronomi ve matematik bilgeliğinden etkilenerek ortaya çıkmışlardır. Anlatı oradan sırasıyla klasik Atina’ya, Helenistik İskenderiye’ye, imparatorluk dönemi Roma’ya, Bizans Konstantinopolis’ine, Nasturi Cündişapur’a, Abbasi Bağdat’ına, Fatımi Kahire’si ve Şam’a, Müslüman Kurtuba’ya, Reconquista döneminin Toledo’suna, Norman Palermo’suna ve Latin dünyasının Oxford ile Paris’ine (13. yüzyılda) geçerek ilerler. Böylece 16. ve 17. yüzyılların Avrupa bilimsel devrimine zemin hazırlanır. Daha sonra Moğol Semerkant’ı ve Osmanlı İstanbul’u ile devam eder; İslam biliminin son zirvesini ve uzun gerileyişini takip eder.

Bu hikâye, şimdiye kadar genel okuyucu için tam olarak bir kitap halinde anlatılmamıştır. Ben de meslek hayatıma fizikçi olarak başladığımda bilim tarihi hakkında okumalar yaparken, bu konuda bütüncül bir uzmanlık çalışmasının dahi bulunmadığını öğrendim. Bu alandaki ilk çalışmalarım 1966–67 yıllarında, Oxford’da Alistair Crombie’nin gözetiminde doktora sonrası burs aldığım sırada başladı. Crombie, Yunan biliminin, İslam dünyasında korunup geliştirildikten sonra Arapçadan Latinceye çevrilerek Batı Avrupa’ya nasıl geçtiğini inceleyen araştırmalarıyla öncülük etmişti. Bu durum beni, Abbasi halifeleri döneminde Bağdat’ta Yunan bilimsel ve felsefi eserlerinin Arapçaya çevrilmesiyle başlayan ve sonunda Avrupa’da bilimin doğuşuna yol açacak yolculuğun ilk aşamasını teşkil eden 8. ve 9. yüzyıllardaki İslam Rönesansı’nı çalışmaya yöneltti.

Yale’den Dimitri Gutas’ın da belirttiği gibi, Bağdat’taki Grekçe-Arapça tercüme hareketi “gerçekten çağ açıcı bir aşamadır… önemi bakımından Perikles dönemi Atinası, İtalyan Rönesansı veya 16–17. yüzyıllardaki bilimsel devrimle eşdeğerdir ve tarihsel bilincimizin içine yerleşmeyi hak eder”

Bu, akademik bir çalışma değildir; fakat alışılmışın dışında kültürel tarihle ilgilenen genel okuyucu için hazırlanmış bir kitaptır. Vurgu baştan sona, hikâyeye dahil olan insanlar, mekânlar ve kültürler üzerindedir; bu, tarih dalgaları ve uygarlıkların yükseliş ve çöküşleri arasında, Doğu ile Batı arasında gidip gelen bir entelektüel seyahatnamedir

Modern bilimi doğuran çok yönlü kültürel etkileşim, şimdi özellikle ilgi çekici olmalıdır; zira İslam ile Batı arasında medeniyetler çatışmasına dair kıyametvari konuşmalar yapılmaktadır. İslam’ın yükselişine eşlik eden özgün çatışma, Greko-İslam biliminin Batı’ya taşınmasını ve modern bilimsel geleneğin başlamasını sağlamıştı. Görünüşe göre bu hikâyenin bütün kültürel karmaşıklığı içinde anlatılması için zaman uygundur. Edward Said’in, bu hikâyenin geçtiği birbirine bağlı dünya hakkında söylediği gibi:

“Kısmen imparatorluk nedeniyle, bütün kültürler birbirinin içine dâhil olmuştur; hiçbir kültür tekil ve saf değildir, hepsi melez, heterojen, olağanüstü derecede farklılaşmış ve yekpare olmayan kültürlerdir.”

Öyleyse işte burada, Yunan biliminin İslam dünyası aracılığıyla Avrupa’ya nasıl geldiğinin hikâyesi vardır. Bu hikâye, Yunan tarihinin arkaik dönemindeki (M.Ö. 750–480) antik İyonya kenti Miletos’la başlar

İYONYA: İLK FİZİKÇİLER

Antik Miletos’un bulunduğu yer, İzmir’in güneyinde, Ege kıyısında yer alır; yani Yunan Smyrna’sının güneyinde. Ben Miletos’u ilk kez 1961 yılının Nisan ayında ziyaret ettiğimde, orası bütünüyle ıssızdı; yalnızca bir keçi çobanı ve onun sürüsü vardı. Çanlarının yankılı sesleri, harabeleri saran sessizliği bozuyordu. Ben ise büyük Helenistik tiyatro, derin Roma hamamları, Aslan Limanı’na doğru uzanan sütunlu yol ve çevresindeki dükkânlar ile depolar arasında dolaşıyordum. Bir zamanlar bu depolar, Miletos’un Mısır’a kadar uzanan ve Pontus’a (Karadeniz’e) kadar giden kolonilerinden gelen mallarla doluydu. Şimdi ise bu yapılar tamamen harap olmuş ve kısmen toprakla örtülmüştü. Baharın ilk çiçekleri, ölü kentin solgun beyaz mermer kalıntıları arasında filizleniyordu; kan kırmızısı gelincikler, bu mermerle karşıtlık oluşturuyordu

Bu arkeolojik alan, 19. yüzyılın sonlarından beri kazı çalışmaları altındadır. Böylece, hayatta kalan bütün anıtları gün ışığına çıkarılmış ve bir ölçüde restore edilmiştir. Fakat kentin eski limanı olan Aslan Limanı uzun zaman önce alüvyonla dolmuş, Miletos’u denizden kilometrelerce içeride bırakmıştır. Limanın girişini hâlâ adını aldığı iki yatan (couchant) aslanın mermer heykelleri korumaktadır; ancak bunlar da alüvyon toprak altında yarıya kadar gömülüdür. Böylece, Herodotos’un “İyonya’nın görkemi” diye adlandırdığı bu ünlü kentin sembolleri olarak kalmışlardır. Yunan coğrafyacı Strabon şunları yazar: “Bu kentin birçok başarısı vardır; fakat en büyüğü, yaptığı koloni sayısıdır; zira Karadeniz (Euxine Pontus), bu halk tarafından her yerde kolonileştirilmiştir; aynı şekilde Propontis (Marmara Denizi) ve daha başka bölgeler de öyledir.”

Kazılar, Miletos’taki en erken kalıntıların M.Ö. 16. yüzyılın ikinci yarısına ait olduğunu göstermektedir. Bu dönemde, Giritli Minosluların buraya bir koloni kurduklarına inanılır. Bir diğer koloni, M.Ö. 1. binyılın başlarında, Yunanların anavatanlarından ayrılıp doğuya göç ederek Ege kıyılarına ve adalarına yerleştiği büyük göç sırasında aynı yere kurulmuştur. Bu göç üç Yunan kabilesi tarafından gerçekleştirilmiştir: kuzeyde Aioller, ortada İyonlar, güneyde ise Dorlar. Birlikte, Yunan kültürünün ilk çiçeklenmesini meydana getirdiler. Aioller, lirik şair Sapfo’yu; İyonlar, Homeros’u ve doğa filozofları Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes’i; Dorlar ise “Tarihin Babası” Herodotos’u dünyaya getirdi

Herodotos, Tarih’inin birinci kitabında bu göçü şöyle anlatır: İyonlar, Anadolu’da en iyi konuma yerleşmişlerdir; çünkü “herhangi başka bir yerden daha iyi bir iklime sahip bir bölgede kolonilerini kurma talihine sahip olmuşlardır.” Pausanias, Yunanistan’ın Tasviri adlı eserinde (M.S. 2. yüzyılda yazılmıştır) şunu belirtir: “İyonya’nın toprağı olağanüstü dengeli iklimlere sahiptir ve kutsal mekânları eşsizdir.” Ardından şunu ekler: “İyonya’nın harikaları çoktur ve Yunanistan’ın harikalarından pek de aşağı değildir.”

İyon şehirleri kısa süre sonra Panionik Birlik adlı bir konfederasyon hâlinde örgütlenmişlerdir. Bu birlik, Sakız (Chios) ve Sisam (Samos) adalarındaki birer şehir ile Anadolu kıyısındaki on şehirden meydana geliyordu: Phokaia, Klazomenai, Erythrai, Teos, Lebedos, Kolophon, Efes, Priene, Myus ve Miletos. Bu konfederasyon, Dodekapolis (On İki Şehir) olarak da bilinirdi ve ortak toplantı yeri, Sisam’ın karşısındaki kıyıda bulunan Panionion idi. Ayrıca İyonlar her yıl Delos adasında da buluşurlardı; bu ada, onların koruyucu tanrısı Apollon’un efsanevi doğum yeriydi. Orada tanrıya, Deloslu Apollon’a adanmış Homeros’a ait İlahi’de anlatıldığı üzere bir şenlikte taparlardı:

“Yine de Delos’ta en çok orada hoşnut olursun; çünkü uzun giysili İyonlar çocukları ve utangaç eşleriyle onuruna toplanırlar. Hatırlı olarak, seni boks, dans ve şarkıyla hoşnut ederler, ne zaman toplantılarını yapsalar. Bir adam, İyonları böyle toplanmış görseydi, onların ölümsüz ve yaşlanmaz olduğunu söylerdi. Çünkü onların güzelliklerini görürdü ve iyi kuşanmış kadınlara, hızlı gemilere ve büyük şanlarıyla erkeklere bakarken kalbi hoşnut olurdu.”

Miletos, denizcilik girişimleri ve ticarette bütün diğer İyon kentlerini büyük ölçüde geride bırakmış ve M.Ö. sekizinci yüzyılda Karadeniz kıyılarında ilk kolonilerini kurmuştur. Sonraki iki yüzyıl boyunca, Miletos, Yunan dünyasında kolonileşmede herhangi bir başka şehir devletinden çok daha etkin olmuştur; Karadeniz çevresinde ve Hellespontos (Çanakkale Boğazı) ile Marmara Denizi’nin girişlerinde toplam otuz şehir kurmuştur. Miletos’un ayrıca, M.Ö. 650 civarında kurulmuş olan, Nil deltasındaki Yunan ticaret merkezi Naukratis’te de bir ticaret istasyonu vardı. Bu arada diğer Yunan şehirleri, Akdeniz’in batı kıyılarında koloniler kurmuşlardı. En yoğun yerleşim bölgesi, Güney İtalya ve Sicilya olmuştu; burası Magna Graecia, yani “Büyük Yunanistan” olarak bilinir hale geldi.

İyon şehirleri sonunda özgürlüklerini kaybettiler; önce Lidyalılara, sonra da Perslere boyun eğdiler. Perslerin Yunanistan’ı fethetme girişimi, M.Ö. 479’da Plataia Savaşı’nda Yunan müttefikleri tarafından bozguna uğratıldı. Pers Kralı Xerxes, bu yenilginin intikamını Miletos’u yıkarak aldı; fakat şehir kısa süre sonra yeniden inşa edildi ve M.Ö. beşinci yüzyılın ortalarına gelindiğinde, yeniden gelişen bir liman ve ticaret merkezi olmuştu.

Milesialıların geniş kapsamlı denizcilik faaliyetleri onları özellikle Orta Doğu’daki daha eski ve daha ileri uygarlıklarla temasa geçirmişti; özellikle de Mısır’dan fikirler kadar mallar da getirmişlerdi. Herodotos şöyle yazar: “Mısırlılar, astronomi çalışmaları sayesinde güneş yılını keşfettiler ve onu on iki parçaya bölen ilk kişiler oldular—ve benim kanaatime göre onların hesaplama yöntemi Yunanlarınkinden daha iyidir.”

Milesialıların ticaret yolları onları Mezopotamya’ya da götürmüştü; muhtemelen göksel seyrüsefer ve zaman tutma için ihtiyaç duydukları astronomi bilgisini de burada elde ettiler. Herodotos’a göre, gnomon yani gölge ölçer, Mezopotamya’dan alınmıştı; o şöyle der: “Güneş saati, gnomon ve günün on iki bölümü bilgisi Yunanistan’a Babil’den gelmiştir.” Gnomon ayrıca, güneşin tam doğudan doğup tam batıdan battığı günler olan ekinoksları, ve öğle gölgesinin en uzun olduğu kış gündönümünü ile en kısa olduğu yaz gündönümünü belirlemek için de kullanılıyordu.

“Yıldız” için kullanılan Yunanca kelime aster, Babil’in bereket tanrıçası İştar’dan türetilmiştir; Yunanlar İştar’ı Venüs gezegeniyle özdeşleştirmişlerdi. Önceleri, Venüs’ün iki ayrı yıldız olduğunu sanıyorlardı: sabah görüldüğünde Eosphoros (Şafak Getiren), akşam görüldüğünde ise Hesperos (Akşam Yıldızı) adını veriyorlardı. Daha sonra sabah ve akşam yıldızlarının aynı gök cismi olduğunu fark ettiler ve ona Aşk Tanrıçası Afrodit adını verdiler; böylece Babil İştar kültünü sürdürmüş oldular. Venüs, Homeros’un İlyada’sında geçen tek gezegendir: Homeros, Patroklos’un cenazesini anlatırken ona Eosphoros der, Akhilleus ile Hektor arasındaki savaşı anlatırken ise Hesperos diye adlandırır. Sapfo da yalnızca Venüs’ten bahseder; ama yalnızca Hesperos olarak, “parlayan yıldızların en güzeli” diye söyler.

İyon Yunanları, entelektüel olarak da kısa sürede seleflerini çok geride bıraktılar; özellikle de Miletos’ta. Burada, M.Ö. altıncı yüzyılın son çeyreğinde, doğa filozoflarının (philosophers of nature) ilk üçü ortaya çıktı. Onların düşüncelerinden bilinenler yalnızca, sonraki yazarların aktardığı parçacıklar veya alıntılardır. Aristoteles, onları physikoi (fizikçiler) diye adlandırır; bu kelime Yunanca physis’ten gelir ve “doğa” anlamına gelir; ama en geniş anlamıyla. Aristoteles, onları daha önceki theologoi’lerle (tanrıcılar) karşılaştırır; çünkü bunlar, olguları doğaüstü değil doğal nedenlerle açıklamaya çalışan ilk kişilerdi. Örneğin, Homeros ve Hesiodos’un Poseidon’un eylemiyle açıkladığı depremleri, Thales, yeryüzünün Okeanos’un kapsayıcı suları üzerinde yüzmesi sırasında sallanmasıyla açıklamıştır

Platon, Thales’i (M.Ö. yaklaşık 625 – yaklaşık 547) Antik Yunan’ın Yedi Bilgesi arasında saymıştır; Aristoteles ise onu İyon doğa felsefesinin “ilk kurucusu” olarak görmüştür. Bir rivayete göre Thales Mısır’ı ziyaret etmiş ve orada, bir piramidin yüksekliğini gölgesini ölçerek hesaplamıştır; bunu, herhangi bir cismin yüksekliği ile gölgesinin uzunluğunun birbirine eşit olduğu günün saatinde yapmıştır. Herodotos, Thales’in, M.Ö. 28 Mayıs 585’te Anadolu’da Lydialılar ve Persler savaş halindeyken görülebilen güneş tutulmasını önceden haber verdiğini yazar. O çağdaki bilgi düzeyi dikkate alındığında, Thales’in böyle bir tutulmanın görülebileceğini tahmin etmesi imkânsızdı; fakat Yedi Bilge’den biri olarak yüceltildikten sonra, ona her türden entelektüel başarı atfedilmişti; Yunanlara bilinen ilk geometrik teoremleri kazandırmak da bunlar arasındaydı

Milesialı fizikçilerin en kalıcı fikirleri, özellikle madde üzerine spekülasyonları oldu. Onlar, tüm görünüşteki değişimlerin ardında kalıcı olan bir arkhe (ilke ya da temel töz) bulunduğunu düşünüyorlardı. Aristoteles şöyle yazar: “Bu tür felsefeye öncülük eden Thales, ilkenin su olduğunu söylemiştir; ve bu yüzden dünyanın su üzerinde durduğunu ilan etmiştir.” Aristoteles, Thales’in suyu arkhe olarak seçmesini, “tüm yaratıkların beslenmesinin nemli olması… ve suyun nemli şeylerin çoğu için doğalarının kaynağı olması” gözlemine bağlar. Su seçiminde, onun normalde sıvı oluşu; fakat ısıtıldığında buhara dönüşmesi ve dondurulduğunda katı buz hâline gelmesi etkili olmuş olmalıdır. Böylece aynı madde, maddenin üç hâlinde de görünüyordu. Daha temelde ise Thales, Yunan felsefesinin başlangıcını işaret eden şu soruya cevap arıyordu: Görünüşlerin arkasındaki gerçeklik nedir?

Anaksimandros (M.Ö. yaklaşık 610 – yaklaşık 545), Thales’in genç dostu ve hemşehrisiydi. Thales’in hiçbir şey yazmadığı geleneğine karşılık, Themistius (M.S. yaklaşık 317 – yaklaşık 388), Anaksimandros’u “bildiğimiz kadarıyla doğa üzerine bir inceleme yayılamaya cüret eden ilk Yunan” diye tarif eder. Antik kaynaklar, Anaksimandros’a ayrıca astronomi üzerine kitaplar da atfederler; burada, gnomonu kullanarak “gündönümlerini, vakitleri, mevsimleri ve ekinoksları” belirlediği söylenir. Yine coğrafya üzerine yazdığı bir çalışmada, bilinen dünyanın ilk haritasını çizmiş olduğu aktarılır.

Anaksimandros, temel maddeyi apeiron (sınırsız, belirsiz, sonsuz) diye adlandırdı. Bu terim bazen “sonsuz” diye çevrilse de, aslında onun belirlenmemiş, yani belirli özelliklerle sınırlanmamış olduğunu anlatır. O, suyun arkhe olamayacağını anlamıştı; çünkü su zaten belirli bir biçime ve niteliğe sahipti. Oysa temel madde, ilk hâlinde tümüyle farklılaşmamış olmalıydı

Anaksimandros’a göre, herhangi bir anda, apeiron’dan “ayrılıp çıkmış” sayısız dünya vardır. Bu düşünce, eski Yunan inancından türemişti: başlangıçta gök ile yer bir tek biçimden ibaretti, sonra birbirlerinden ayrılarak sonsuz çeşitlilikte görünüşlere bürünmüşlerdi. Euripides, Bilge Melanippe adlı oyununda bu efsaneye atıfta bulunur; Melanippe şöyle der: “Söyleyeceğim öykü bana ait değil, annemden duydum; gök ile yerin bir biçim olduğunu ve birbirlerinden ayrıldıklarında tüm şeyleri doğurduklarını: ağaçları, uçan varlıkları, hayvanları, tuzlu denizin yavrularını ve insanoğlunu ışığa çıkardıklarını.”

Anaksimandros, dünyanın silindir biçiminde olduğunu ve evrenin merkezinde “kendi başına asılı durduğunu” düşünüyordu. Bu, herhangi bir kuvvetin etkisiyle değil, her şeyden eşit uzaklıkta olduğu için olduğu yerde kalıyordu. O şöyle demek istiyordu: Dünya merkezde sabit kalır; çünkü onun bir yöne hareket etmesi için hiçbir neden yoktur. Bu fikir, “yeter sebep yokluğu ilkesi” diye bilinir. Anaksimandros’un bu ilkeyi kullanması, mitolojiden bilime geçişi işaret eder; çünkü bilim her zaman yeterli bir neden üzerinden açıklama gerektirir.

Ayrıca Anaksimandros, hayvan ve insan yaşamının kökeni üzerine de yazmıştır. Plutarkhos, ona bir evrim teorisi inancı atfeder: “O ayrıca der ki, başlangıçta insan başka türden yaratıklardan doğmuştu; çünkü diğer yaratıklar kendi besinlerini çabucak bulabilirken, insan uzun bir emzirme dönemine ihtiyaç duyar. Dolayısıyla insan, başlangıçta şimdi olduğu gibi olsaydı, asla hayatta kalamazdı.”

Anaksimenes (M.Ö. 546 civarında etkin) Anaksimandros’un daha genç bir çağdaşı ve onun dostu ile öğrencisi olarak tanımlanır. Anaksimenes, fiziksel gerçekliğin doğası için tek mantıklı açıklamanın “tüm şeylerin bir olandan türediği ve tekrar bir olana döndüğü” olduğuna inanıyordu. Ona göre temel madde pneuma idi; yani “nefes” veya “hava.” Pneuma, ebedi hareketi sayesinde çeşitli biçimler alıyordu. Simplikios (M.S. 6. yüzyıl), Anaksimenes’in şöyle dediğini aktarır: “Pneuma, farklı maddelere göre seyrekleşme ve yoğunlaşma gösterir. Seyrekleştiğinde ateş olur; yoğunlaştığında önce rüzgâr, sonra bulut, sonra daha da yoğunlaştığında su, sonra toprak ve taş olur. Diğer her şey bunlardan yapılmıştır.” Simplikios, Anaksimenes’in ayrıca “sonsuz hareketi” kabul ettiğini; bunun da aslında değişimin nedeni olduğunu belirtir.

Anaksimenes, dünyanın düz olduğunu ve havanın üzerinde “bir yaprak gibi” yüzdüğünü düşünüyordu; gök cisimleri de aynı şekildeydi. Ona göre, yeryüzü ve göksel cisimler, onları çevreleyen sınırsız hava ile sarılmıştı ve bu havada sonsuz sayıda başka dünyalar bulunuyordu. Ondan alıntılanan bir fragman, bireysel insan ile kozmos arasında bir benzetme kurar: “Ruhumuz, hava olan ruhumuz, bizi nasıl bir arada tutuyorsa, nefes ve hava da tüm dünyayı öyle kuşatır.”

Bambaşka bir doğa görüşü, Anaksimenes’in daha genç bir çağdaşı olan, İyonya’nın Miletos’un kuzeyinde bulunan Efes şehrinde doğmuş Herakleitos (M.Ö. yaklaşık 500) tarafından ortaya konuldu.

Herakleitos, “Karanlık” ya da “Gizli” anlamına gelen Skoteinos lakabıyla anılıyordu; bunun sebebi onun bilmece gibi, kehanet tarzında sözleriydi. Onun fragmanlarından birinde şöyle yazar: “Delphi’deki kehanet sahibinin (Apollon’un) tanrısı ne söyler, ne gizler, ama bir işaret verir.” Çağdaşları ona ayrıca paradoxologos (paradoks üreten) diyordu; çünkü o paradokslardan ve bilmecelerden hoşlanırdı. Diogenes Laertios, M.S. yaklaşık 325’te yazdığı Ünlü Filozofların Yaşamları’nda, Herakleitos’un özdeyişlerini bir araya getirip Efes’teki Artemis tapınağına koyduğunu aktarır. Hatta muhtemelen uydurma olan bir hikâyeye göre, Euripides Sokrates’e bu kitap hakkında ne düşündüğünü sorduğunda, Sokrates şöyle demişti: “Anladıklarım güzeldi; ve kuşkusuz anlamadıklarım da öyledir. Ama kitabın derinliklerine inmek için bir dalgıç gerekir.”

Herakleitos’a göre, doğada kalıcı gerçeklik Varlık (Being) değil, Oluş (Becoming) idi. Yani, her şey sürekli değişim içindeydi. Bu nedenle onun ünlü özdeyişi “Panta rhei”dir (“Her şey akar”). Milesialı fizikçiler, doğada değişmeyen bir temel madde ararken, Herakleitos doğrudan değişimin kendisine ve doğanın kesintisiz akışına odaklandı. Platon’un aktardığı ünlü fragman da bunu ifade eder: “Herakleitos bir yerde, bütün şeylerin süreç içinde olduğunu ve hiçbir şeyin sabit kalmadığını söyler; ve var olan şeyleri bir nehir akışına benzetir; çünkü aynı nehre iki kez adım atamazsın.”

Doğanın göreli istikrarı, Herakleitos’a göre “karşıtların gerilimi”nden (opposite tension) kaynaklanıyordu; yani zıt güçlerin dengesi bir tür denge (equilibrium) yaratıyordu. Kozmosun birliği ise Logos (Akıl / Düzen) sayesinde var oluyordu; Logos doğal dünyaya düzen veriyordu. Ona göre ilahi olan, zıtların birliğiydi. Şu sözünde olduğu gibi: “Tanrı gündüz gece, kış yaz, savaş barış, tokluk açlık’tır; o, baharatlarla karıştırılmış bir ateş gibi değişime uğrar ve her baharatın kokusuna göre adlandırılır.”

Herakleitos, duyuların kanıtlarının aldatıcı olduğuna ve ihtiyatla kullanılması gerektiğine inanıyordu; çünkü duyular, gelip geçici olgularla ilgilenirler. Onun bir özdeyişi şöyle der: “Gözler ve kulaklar, ruhları onların dilini anlamayan insanlar için kötü tanıklardır.”

Bilim geliştikçe, physikoi (doğa filozofları) önceden başlamış olan düşünce yollarından birini genişletmeye devam ettiler. Miletoslu Hekataios (M.Ö. yaklaşık 500), Anaksimandros’un dünyaya ilişkin harita çizme girişimini sürdürmekle tanınır. O da dünyanın bilinen bölgelerinin bir haritasını çizmişti. Haritasına ek olarak Periegesis (Yeryüzü Çevresi ya da “dünya gezisi”) adlı bir eser yazdı. Bu eser, Akdeniz ve Karadeniz çevresindeki kıyı boyunca yapılacak bir deniz yolculuğunda görülebilecek ülkeler ve halkların betimlemesini, ayrıca iç kısımlara yapılan bazı seferleri içeriyordu. Sınırları çok geniş olan bu harita, Yunanların kolonizasyon ve ticaret yoluyla ne kadar uzağa gitmiş olduklarının bir göstergesiydi; böylece Akdeniz ve Karadeniz çevresindeki kültürlere temas etmişlerdi.

M.Ö. altıncı yüzyılın üçüncü çeyreğinde İyonya’nın aydınlanması, Magna Graecia’ya (Büyük Yunanistan’a) da yayıldı. Bu süreci ateşleyen iki parlak zihin, Pisagor ve Ksenophanes oldu.

Pisagor (M.Ö. yaklaşık 560 – yaklaşık 480), Anadolu’nun batı kıyısındaki İyonya şehir devletlerinin Panionik Birliği’ne bağlı olan iki Ege adasından biri olan Samos’ta doğmuştu. Geç bir rivayete göre, gençliğinde Pisagor hem Mısır’a hem de Babilonya’ya giderek matematik öğrenmişti. Yetişkinliğe ulaştığında, Samos’un tiranı Polykrates’in yönetiminden kaçarak, M.Ö. sekizinci yüzyılda kurulmuş bir Yunan kolonisi olan Güney İtalya’daki Kroton’a yerleşti. Burada hem bir bilimsel okul hem de bir dini tarikat olan bir topluluk kurdu. İnançları arasında metempsikhozis (ruh göçü) yani ruhların beden değiştirmesi doktrini de vardı. Bunun dışında Pisagor’un kendisi hakkında pek az şey bilinir; onun fikirleri ile takipçilerinin fikirlerini birbirinden ayırmak neredeyse imkânsızdır.

Pisagorcular, özellikle geometri ve sayı teorisi olmak üzere, Yunan matematiğinin temellerini atmakla tanınırlar. Onların en meşhur keşfi, Pisagor teoremidir: dik üçgende hipotenüsün karesinin, diğer iki kenarın karelerinin toplamına eşit olduğunu ifade eder.

Dini inançları, Pisagorcuları aynı zamanda sayı mistisizmine de götürmüştü. Örneğin tek sayıların eril, çift sayıların dişil özelliklere sahip olduğunu düşünüyorlardı. Onlara göre en kutsal sayı on idi; çünkü bu, ilk dört sayının toplamıdır: 1, 2, 3 ve 4. Bir, sayıların “atomu”ydu; ikiden doğru bir çizgi doğuyordu; üç, eğer hepsi aynı doğrultuda değilse, bir düzlemi belirliyordu; dört ise, eğer hepsi aynı düzlemde değilse, bir katının köşelerini oluşturuyordu. Noktalar dizisi olarak gösterildiğinde (1•, 2••, 3•••, 4••••), ilk dört sayı bir eşkenar üçgen şeklini ortaya çıkarıyordu. Bu figür tetraktis olarak adlandırıldı ve evrenin sayısı kabul edildi; çünkü tüm boyutların toplamını simgeliyordu. Tetraktis, Pisagorcuların sembolü haline geldi. Zamanla Pisagorcular, büyücü ve sihirbaz olarak ün kazandılar. Üçüncü yüzyıl kilise babası Hippolytos, Philosophumena adlı eserinde “büyü sanatları ve Pisagorcu sayılardan” söz eder ve “Pisagor’un da büyüyle uğraştığını ve bir fizyognomi sanatı keşfettiğini, bunun da belirli sayı ve ölçülere dayandığını” belirtir.

Pisagorculara atfedilen bir diğer kavram kosmos kavramıdır. Modern bir sözlükte “düzenli, uyumlu ve sistematik evren” diye tanımlanır. Yunanca kosmosun ilk anlamı, Platon’un Meno’daki bir pasajında verilir; burada görünüşe göre Pisagorculara gönderme yapmaktadır: “Bilge kişiler bize şunu söyler: gök ve yer, tanrılar ve insanlar, akrabalık, sevgi, düzen, ölçülülük ve adaletle birbirine bağlıdır; bu nedenle dostum, bütününe kosmos adını verirler; düzensizlik ya da başıboşluk ima eden bir isim değil.”

Pisagorcuların, müzikteki uyumun sayısal ilişkilerini ilk fark edenler oldukları rivayet edilir. Bunu, telli çalgılarla yaptıkları deneyler sayesinde keşfetmişlerdi. Bu durum, onların kozmosun ilahi bir akıl tarafından uyumlu ilkeler doğrultusunda tasarlandığına inanmalarına yol açtı. Bu uyum, sayılarla ifade edilebilirdi. Aristoteles, Pisagorcular hakkında şöyle yazar: “Onlar sayıların unsurlarını tüm şeylerin unsurları sandılar ve bütün göğü bir müzik skalası ve sayı olarak düşündüler.”

Pisagorcu kozmoloji üzerine kapsamlı bir eser yazdığı söylenen Philolaos (M.Ö. 5. yüzyılın ikinci yarısı) da bu okulun önemli bir temsilcisiydi. Philolaos’a göre, Pisagorcular dünyanın durağan olmadığını, evrenin ocağı olan Hestia (merkezi ateş) etrafında döndüğünü düşünüyorlardı. Güneş, ay, yıldızlar ve beş görünür gezegen (Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn) de bu merkezi ateş etrafında dönüyorlardı; ayrıca “karşı-dünya” (antikhthon) adı verilen başka bir gök cismi de vardı; fakat bu, evrenin öte yanında olduğu için görünmezdi. Onlara göre gök cisimleri öyle hareket ediyordu ki, bir göksel uyum yaratıyorlardı. Aristoteles’in Metafizik’ine şerh yazan İskender (M.S. 3. yüzyıl) şöyle aktarır: “Onlar, merkezin etrafında dönen cisimlerin uzaklıklarının orantılı olduğunu ve bazılarının daha hızlı, bazılarının daha yavaş döndüğünü söylediler. Bunların çıkardığı sesler, yavaş olanlarda kalın, hızlı olanlarda tizdi. Bu sesler, uzaklıkların oranlarına bağlı olarak birleşince uyumlu oluyordu.”

Aristoteles, Pisagorcuların neden bu göksel uyumu duymadığımızı şöyle açıkladıklarını aktarır: “Onlar, sesin bizimle doğuştan beri birlikte olduğunu ve bu yüzden onunla karşıt bir sessizliğin bulunmadığını söylerler. Ses ile sessizlik, ancak birbirine zıt olduklarında algılanır. Dolayısıyla bütün insanlık, bakır işçisinin uzun alışkanlık sonucu etrafındaki gürültüye kayıtsız kalması gibi bir deneyim yaşamaktadır.” Böylece sıradan ölümlüler ilahi uyumun farkında değillerdi. Shakespeare’in Venedik Taciri’nde Lorenzo’nun Jessica’ya söylediği gibi:

“En küçük küre bile,

Görüyorsun, hareketinde bir melek gibi şarkı söyler.

Hep birlikte genç gözlü meleklerle ilahi söylerler;

Böyle bir uyum ölümsüz ruhlarda vardır.

Ama bu çamurlu çürüme elbisesi,

Onu sıkıca kapattığından duyamayız.”

Ksenophanes (M.Ö. yaklaşık 570 – 478’den sonra), Pisagor’un biraz daha yaşlı bir çağdaşıydı. İyonya’nın, Efes’in kuzeybatısında bulunan Kolophon şehrinde doğmuştu ve Anaksimandros’un öğrencisi olduğu söylenir. Persler M.Ö. 545’te İyonya’yı fethedince, Ksenophanes buradan kaçarak Magna Graecia’ya gitmişti. Diogenes Laertios’un aktardığına göre, Sicilya’daki Zankle ve Katane’de yaşamıştı; bunlar M.Ö. sekizinci yüzyılda kurulmuş Yunan kolonileriydi. O, Batı’daki İyonya aydınlanmasının şairi haline geldi. Eldeki fragmanları daha çok edebî niteliktedir; fakat bazı temel fikirleri doğal felsefenin gelişimini derinden etkilemiştir.

Ksenophanes, Homeros ve Hesiodos’un antropomorfik çoktanrıcılığını eleştirmiştir; onları, “tanrılara insanlar arasında utanç ve rezalet sayılan tüm işleri atfetmekle—hırsızlık, zina ve birbirini aldatmak—” suçlamıştır. O şöyle diyordu: “İnsanlar tanrılarını kendi suretlerinde yaparlar; Etiyopyalılar tanrılarını basık burunlu ve siyah, Trakyalılar ise mavi gözlü ve kızıl saçlı tasvir ederler.”

Kendi görüşü ise hem tek tanrıcı hem de panteist bir çizgiye sahiptir. Bir fragmanında şöyle der: “Tanrı tektir, tanrıların ve insanların en büyüğüdür; bedende ve düşüncede ölümlülere hiçbir şekilde benzemez. O tümüyle görür, tümüyle algılar, tümüyle işitir. Hep aynı yerde kalır, hiç hareket etmez; fakat hiçbir zahmete girmeksizin düşüncesinin gücüyle her şeyi sarsar.”

Pisagorcuların ruh göçü öğretisiyle de alay etmiştir. Bir şiirinde şu hikâyeyi anlatır: Pisagor, bir adamın köpeğini dövdüğünü görünce, “Dur! Onu dövme; o bir dostun ruhudur, sesinden tanıdım,” demiştir.

Rivayete göre Ksenophanes, Elea’da (İtalya’nın batı kıyısında, Phokaialı göçmenlerce kurulmuş bir koloni) doğmuş olan Parmenides’in (M.Ö. yaklaşık 515 – yaklaşık 450) öğretmeniydi.

Parmenides (M.Ö. yaklaşık 515 – yaklaşık 450), Elea’da doğmuştu. O, doğa filozoflarının en orijinal ve en derinlerinden biriydi. Eseri, epik bir şiir biçimindeydi; yalnızca yaklaşık yüz elli dizelik bir kısmı günümüze ulaşmıştır. Parmenides’in öğretişi, bir vizyon anlatısı şeklinde sunulur: Şair, göksel bir arabada yolculuk ederek tanrıçanın huzuruna çıkar ve ondan “iki yol” hakkında bir ders alır—doğru yol olan Varlık’ın yolu ve yanlış yol olan Görünüş’ün yolu.

Tanrıçaya göre, yalnızca Varlık (Being) vardır; çünkü var olmayan şey (non-being) hakkında ne düşünülebilir ne de konuşulabilir. Varlık birdir, sonsuzdur, yaratılmamıştır, yok edilemez, değişmez, bölünmez ve hareket etmez. Bu nedenle duyuların sunduğu sürekli değişim ve hareket dünyası bir yanılsamadır. Hakiki bilgi yalnızca akıl tarafından elde edilir; duyular ise bizi aldatır. Parmenides’in kendisi şöyle der:

“Sana sadece iki yol düşünülür: birincisi, onun var olduğunu ve var olmamasının mümkün olmadığını; bu ikna yoludur, çünkü gerçeğe eşlik eder.
Diğeri, onun var olmadığını ve var olmamasının gerekli olduğunu; işte bu yol tümüyle araştırılamaz; çünkü var olmayanı ne bilebilir ne de ifade edebilirsin.”

Parmenides’in şiiri, Batı metafiziğinde aklın duyulara üstünlüğü temasını başlatmıştır. O, Varlık’ı mantıksal bir kavram olarak temellendirmiştir; yani “düşünmek” ile “var olmak” arasında zorunlu bir bağ kurmuştur: to gar auto noein estin te kai einai (“Çünkü düşünmek ve var olmak aynıdır”). Bu cümle, sonraki felsefenin kaderini belirleyen en ünlü ifadelerden biri olmuştur.

Parmenides’in öğrencisi Zenon (M.Ö. yaklaşık 490 – yaklaşık 430), Elea’da doğmuştu. Platon onu “Eleatik okulun Palamedes’i” diye adlandırır. Zenon, Parmenides’in öğretilerini savunmak için “aporia” adı verilen ünlü paradokslarını geliştirmiştir. Aristoteles’e göre, Zenon’un amacı Parmenides’in görüşünü desteklemekti; çünkü “eğer çokluk varsa, onun hem çok büyük hem de çok küçük olması gerekir, hatta birbiriyle çelişen niteliklere sahip olması gerekir.”

Zenon’un en ünlü paradoksları hareketle ilgilidir. Bunlardan biri Akhilleus ve Kaplumbağa paradoksudur. Buna göre, hızlı koşucu Akhilleus asla kaplumbağayı geçemez; çünkü Akhilleus onun başladığı noktaya ulaştığında, kaplumbağa biraz daha ileri gitmiş olur. Başka bir paradoks ise Ok paradoksudur: Havadaki ok, her an yalnızca bulunduğu yerde durmaktadır; dolayısıyla hareket etmemektedir. Başka bir deyişle, hareket imkânsızdır. Bu paradoksların amacı, duyuların sunduğu değişim dünyasının bir yanılsama olduğunu ve yalnızca aklın ortaya koyduğu Varlık’ın gerçek olduğunu göstermekti.

Platon’un diyaloglarında Parmenides ve Zenon’a çokça gönderme yapılır. Aristoteles ise onların öğretilerini “yanlış yoldan doğruyu keşfetmeye çalışmak” olarak niteler; çünkü ona göre, akıl yürütme doğruydu ama öncüller yanlıştı. Yine de Elea okulunun etkisi derin oldu: Batı metafiziğinde “Varlık nedir?” sorusu felsefenin merkezine yerleşti.

Empedokles

(M.Ö. yaklaşık 495 – yaklaşık 435), Sicilya’nın güney kıyısında, Yunanların kolonisi olan Akragas’ta (bugünkü Agrigento) doğmuştu. O, şair, politikacı, hekim ve aynı zamanda mistik bir kişilikti. Kendisini tanrı gibi görüyordu ve bir fragmanında şöyle diyordu:

“Ben artık sizin ölümlü bir varlık olmadığınızı söyleyeceğim,
Ama sizin arasında yürüyen bir ölümsüz tanrıyım.”

Empedokles, yalnızca felsefi spekülasyonlarıyla değil, aynı zamanda doğa bilimlerine katkılarıyla da tanınmıştır. Onun en büyük katkısı, maddenin dört unsurdan oluştuğu fikridir: toprak, hava, ateş ve su. Bu düşünce, sonraki iki bin yıl boyunca Batı ve İslam dünyasında bilimsel düşüncenin temellerinden biri olarak kalmıştır.

Empedokles’e göre bu dört unsur ezelî ve ebedîdir; yaratılmamış ve yok edilemezler. Fakat onlar, iki kozmik güç olan Sevgi (Philia) ve Nefret (Neikos) tarafından bir araya getirilip ayrıştırılırlar. Sevgi, unsurları birleştirir; Nefret ise onları ayırır. Evrenin tarihi, bu iki gücün sürekli olarak birbirine karşı koymasıyla açıklanır. Böylece doğada gözlemlediğimiz değişim, aslında aynı dört unsurun farklı oranlarda birleşip ayrışmasından ibarettir.

Empedokles, ayrıca evrim benzeri bir fikir de ortaya koymuştur. Ona göre, başlangıçta doğa rastgele uzuvlar ve organlar üretmiştir: eller, ayaklar, gözler tek başına ortaya çıkmıştır. Daha sonra bunlar birbirleriyle birleşmiş, bazıları uyumlu olmuş, bazıları ise yok olmuştur. Böylece bugün gördüğümüz organizmalar ortaya çıkmıştır. Bu, doğal seçilim fikrine benzer bir düşünce olarak yorumlanmıştır.

Empedokles ayrıca, ilk kez havanın bir madde olduğunu öne sürmüştür. Bunu göstermek için, bir su kabını ağzını kapatarak suya daldırdığında, içeriye su girmediğini fark etmiştir; çünkü içerdeki hava boşluğu dolduruyordu. Bu deney, sonraki yüzyıllarda “pnömatik deney” olarak yeniden ortaya çıkmıştır.

Anaksagoras

(M.Ö. yaklaşık 500 – yaklaşık 428), Anadolu’nun batı kıyısındaki Klazomenai’de doğmuştu. Daha sonra Atina’ya göç etti ve orada yaklaşık otuz yıl yaşamıştı. Böylece o, Atina’ya yerleşmiş ilk filozof oldu ve Atina’nın altın çağındaki entelektüel yaşam üzerinde büyük bir etki yaptı. Onun öğrencileri arasında ünlü hatip Perikles ve tragedya yazarı Euripides vardı.

Anaksagoras’ın temel fikri, doğadaki her şeyin tohumlar (spermata) dediği sayısız küçük parçacıklardan meydana geldiğiydi. Ona göre hiçbir şey gerçekten yok olmaz; yalnızca birleşir ya da ayrılır. Bu nedenle “hiçbir şey yoktan var olmaz, hiçbir şey bütünüyle yok olmaz” ilkesini öne sürmüştü. Bu görüş, modern maddenin korunumu ilkesinin öncülü sayılabilir.

Anaksagoras’a göre, kozmos başlangıçta tüm tohumların karışımıydı; sonra bir kozmik akıl gücü olan Nous (Zihin/Akıl) bu karışımı harekete geçirdi ve düzenledi. Nous, her şeyden ayrıydı ve her şeyi yöneten ilahi bir güçtü. Onun fragmanlarından birinde şöyle der: “Bütün şeylerin içinde bir parça vardır; ama Nous sınırsızdır ve hiçbir şeyle karışmamıştır; o tek başına vardır ve tüm şeylere hükmeder.”

Anaksagoras ayrıca gök cisimleri üzerine de cesur görüşler ileri sürdü. Ona göre Güneş bir tanrı değil, “sıcak, erimiş bir taş”tı; Ay ise Dünya’dan ışık alan bir taştı. Bu açıklamalar, Atina’da dinsizlik suçlamalarına yol açtı. Rivayete göre, Anaksagoras ölüm cezasına çarptırıldı; fakat dostlarının yardımıyla kaçarak Lampsakos’a (bugünkü Lapseki) sığındı ve orada öldü.

Leukippos

(M.Ö. 5. yüzyılın ortaları) ve onun öğrencisi Demokritos (M.Ö. yaklaşık 460 – yaklaşık 370), evrenin atomlardan oluştuğu fikrini geliştirdiler. Bu, Antik Yunan’ın en büyük bilimsel katkılarından biri oldu. Ne yazık ki Leukippos hakkında çok az şey bilinmektedir; hatta bazı eski yazarlar onun gerçekten yaşayıp yaşamadığını bile sorgulamışlardır. Fakat Demokritos hakkında çok daha fazla bilgi vardır; o, “Gülen Filozof” olarak tanınmıştır; çünkü insanların kaygılarıyla alay eder ve her şeye neşeyle yaklaşırdı.

Demokritos’a göre evren, bölünmez, ezelî ve ebedî parçacıklar olan atomlar ve onların içinde hareket ettiği boşluktan oluşuyordu. Atomlar, görünüşteki farklılıkların ardında değişmez gerçekliği oluşturuyorlardı. Onlar biçim, büyüklük ve düzenleniş bakımından farklıydılar; fakat nitelikleri bakımından aynıydılar. Bu atomların farklı kombinasyonları, doğada gördüğümüz sonsuz çeşitlilikte nesneyi meydana getiriyordu.

Demokritos şöyle diyordu: “Gerçekte yalnızca atomlar ve boşluk vardır; diğer her şey görüş ve kanaattir.” Görünüşteki renkler, kokular, tatlar aslında atomların özellikleri değildi; bunlar yalnızca duyularımızın algılarıydı. Bu nedenle Demokritos, duyuların güvenilmezliğini sıkça vurgulamıştır. Bir fragmanında şöyle der: “Bastırılmış akıl, duyulara seslenir: ‘Ey zavallı duyular, sizden aldığım her şeyle ben ikna edildim; oysa siz beni yıkmak istiyorsunuz!’”

Atomlar sürekli olarak hareket ediyorlardı. Onların hareketlerinin düzeni ve çarpışmaları evrendeki düzeni yaratıyordu; fakat bu düzenin ardında herhangi bir ilahi plan yoktu. Dolayısıyla Demokritos’un kozmolojisi mekanik ve determinizm esasına dayalıydı.

Demokritos aynı zamanda ruhun da atomlardan oluştuğunu düşünüyordu; bunlar çok ince ve ateş benzeri atomlardı. Bu görüş, ruhun ölümsüzlüğünü reddetmek anlamına geliyordu; çünkü beden ölünce ruh atomları da dağılıyordu.

Ahlak felsefesinde Demokritos, insan yaşamının amacını euthymia (ruhun dinginliği ve huzuru) olarak tanımlıyordu. Mutluluk, ölçülü yaşam ve aklın rehberliğiyle elde edilirdi; aşırılıklardan kaçınmak gerekiyordu. Bu yaklaşım, daha sonra Epikür’ün öğretilerini etkilemiştir.

Demokritos ayrıca doğa bilimlerinde de dikkat çekici gözlemler yapmıştır. Hayvanların gelişimi, insan toplumunun kökeni, dilin ortaya çıkışı gibi konularda yazılar yazmıştır. Aristoteles, onun biyoloji ve astronomi üzerine düşüncelerine sık sık atıfta bulunur.

Ne yazık ki Demokritos’un yüzlerce eserinden yalnızca fragmanlar günümüze ulaşabilmiştir. Buna rağmen onun atomcu öğretisi, İslam dünyasında İbn Sina ve İbn Rüşd gibi düşünürler aracılığıyla tanınmış, daha sonra da modern bilimin atom teorisinin öncüsü olarak yeniden keşfedilmiştir

Sokrates öncesi filozofların kozmolojileri ve öğretileri, modern bilim ölçütleriyle bakıldığında çoğu kez saf ve ilkel görünebilir. Ancak onların önemi, ilk kez doğayı mitolojiden bağımsız olarak açıklamaya çalışmış olmalarında yatmaktadır. Homeros ve Hesiodos’un dünyası tanrılarla doluydu; fakat İyonya’nın ve Magna Graecia’nın düşünürleri, doğa olaylarını doğal nedenlerle açıklamaya yöneldiler. Depremleri, yıldızların hareketlerini, yaşamın kökenini, maddenin yapısını doğaüstü güçlerle değil, kendi içsel ilkeleriyle kavramaya çalıştılar.

Aristoteles, onları “ilk doğa filozofları” (physikoi) diye adlandırdı. Onun Metafizik’inde yazdığı gibi:

“Çoğu ilk filozof, tüm şeylerin ilkesi olarak yalnızca maddi olanı kabul etmişlerdir. Çünkü her şeyin temelinde kalıcı bir şey bulunduğunu ve onun çeşitli biçimlerde ortaya çıktığını ileri sürmüşlerdir. Onların açıklamalarına göre, tüm varlıkların temeli bir tek şeydir: kimi su, kimi hava, kimi sonsuz olan (apeiron), kimi de ateş olduğunu söylemiştir.”

Bu erken filozofların mirası, sistematik bilimsel araştırmanın yolunu açtı. Onların spekülasyonları, sonraki kuşak filozoflara ilham verdi: Platon, Aristoteles ve Helenistik dönemin bilim insanları bu gelenekten beslendiler.

Sokrates öncesi filozofların farklı yanlarını özetlersek:

Thales, temel unsur olarak suyu seçti.

Anaksimandros, sınırsız olan apeiron’u önerdi.

Anaksimenes, havayı (pneuma) arkhe olarak düşündü.

Herakleitos, her şeyin akış halinde olduğunu savundu; değişim temel gerçeklikti.

Ksenophanes, antropomorfik tanrı anlayışını reddetti; tek, her şeyi kuşatan bir Tanrı fikrini öne sürdü.

Parmenides, varlığın tek ve değişmez olduğunu iddia etti.

Zenon, paradokslarıyla duyusal dünyanın güvenilmezliğini gösterdi.

Empedokles, dört unsur teorisini geliştirdi; Sevgi ve Nefret kozmik güçlerini ekledi.

Anaksagoras, tohumlar (spermata) ve onları düzenleyen Nous öğretisini ortaya koydu.

Leukippos ve Demokritos, atomculuk teorisini kurdular; mekanik bir evren tasarımı geliştirdiler.

Böylece M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda, Yunan dünyasında doğa filozofları evreni anlamaya yönelik çok farklı fakat birbirini tamamlayan yollar denediler. Onların görüşleri daha sonra klasik felsefenin büyük isimleri tarafından sistematikleştirildi.

Aristoteles’in dediği gibi: “Bu ilk filozofların düşüncelerini öğrenmek, hem şimdi hem de eskiden gerçek bilimin kökenini araştıranlara faydalı olmuştur.”

ATİNA: YUNANİSTAN’IN ZİHNİ

İyonya’nın altın çağı, Perslerin yükselişiyle sona erdi. M.Ö. 546’da Pers Kralı Kyros’un halefi Kambyses, Lidya Krallığı’nı ve ardından İyonya şehirlerini fethetti. Pers hâkimiyetine karşı ayaklanan İyonlar, M.Ö. 494’te Lade Deniz Savaşı’nda Pers donanmasına yenildiler ve Miletos tamamen yıkıldı. Bu yenilgiyle birlikte İyonya’nın entelektüel liderliği de sona erdi. Felsefenin merkezi, Atina’ya kaydı.

Atina, M.Ö. beşinci yüzyılda, “Altın Çağ”ında, Yunanistan’ın kültürel ve entelektüel merkezi haline geldi. Bu çağ, Perikles’in önderliğinde demokrasi, sanat, felsefe ve bilimin çiçeklendiği dönemdi. Parthenon’un görkemi, Atina’nın hem maddi hem de entelektüel kudretini yansıtıyordu.

Atina’nın en büyük düşünürü Sokrates (M.Ö. 469–399) oldu. Sokrates yazı yazmadı; fakat onun fikirleri, öğrencisi Platon aracılığıyla günümüze ulaştı. Platon’un diyaloglarında Sokrates, sürekli sorular sorarak muhatabının bilgisini sınar ve çelişkilerini açığa çıkarır. Bu yöntem elenchus (çürütme) ya da Sokratik yöntem olarak bilinir.

Sokrates’in temel ilgisi, doğa felsefesi değil, insan yaşamının ahlaki boyutuydu. Onun ünlü özdeyişi şuydu: “Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.” O, erdemin bilgi olduğunu savundu: insan neyin iyi olduğunu bilirse, ona uygun davranır.

Sokrates, Atina demokrasisinin düşüş döneminde, dinsizlik ve gençleri baştan çıkarmak suçlamalarıyla yargılandı ve baldıran zehri içerek idam edildi. Platon’un Savunma adlı eserinde, onun mahkemede yaptığı cesur konuşma aktarılır; burada Sokrates, gerçeği aramaktan asla vazgeçmeyeceğini söyler.

Platon (M.Ö. 427–347), Atina’nın en parlak filozofu olarak, hocası Sokrates’in mirasını sistemleştirdi. O, Akademia adlı felsefe okulunu kurdu; bu okul, Batı dünyasının ilk yüksek öğrenim kurumu oldu. Platon’un diyalogları, felsefenin tüm dallarını kapsadı: etik, siyaset, epistemoloji, metafizik, estetik.

Platon’un en etkili öğretisi, idea kuramıdır. Ona göre, duyular dünyası sürekli değişim içindedir; fakat gerçek bilgi, değişmeyen idealar dünyasından gelir. Örneğin, adaletin, güzelliğin, iyiliğin ideaları vardır; duyularla gördüğümüz şeyler bunların yalnızca gölgeleridir. Platon’un Devlet diyalogundaki ünlü “Mağara Alegorisi”, insanların duyular dünyasında zincirlenmiş gibi gölgelerle yetindiğini, hakikatin ise dışarıda, idealar dünyasında bulunduğunu anlatır.

Platon’un öğrencisi Aristoteles (M.Ö. 384–322), hocasından farklı bir yol izledi. O, idealar dünyasını reddederek, gerçekliği duyularla algılanan varlıklarda buldu. Aristoteles, mantık biliminin kurucusu oldu; kıyas (syllogism) yöntemini geliştirdi. Ayrıca doğa bilimlerinde sistematik gözleme dayalı araştırmalar yaptı.

Aristoteles, evreni dört neden kavramıyla açıkladı: maddi neden (bir şeyin neyle yapıldığı), formel neden (biçimi), fail neden (onu yapan) ve ereksel neden (amacı). Ona göre doğadaki her şeyin bir telos’u (amacı) vardır.

Aristoteles’in felsefesi, Ortaçağ İslam dünyasında Kindî, Farabî, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi filozoflar aracılığıyla yeniden yorumlandı ve Latinceye çevrilerek Batı Ortaçağı’na aktarıldı. Onun eserleri, hem İslam felsefesinde hem de Hristiyan skolastiğinde temel otorite haline geldi

HELENİSTİK DÖNEM: İSKENDERİYE

M.Ö. 323’te Büyük İskender öldüğünde, onun imparatorluğu parçalandı ve generalleri arasında bölündü. Onlardan biri olan Ptolemaios, Mısır’ı aldı ve orada kendi hanedanını kurdu. Başkent olarak İskenderiye’yi seçti; bu şehir kısa sürede Akdeniz’in en parlak kültürel merkezi haline geldi.

Ptolemaios hanedanının en büyük başarılarından biri, İskenderiye Kütüphanesi ve ona bağlı Mouseion (Müzion, yani “Musalar Tapınağı”) idi. Bu kurum, modern anlamda ilk büyük araştırma merkeziydi. Burada bilginler maaş alıyor, konaklıyor, birlikte çalışıyorlardı. İskenderiye Kütüphanesi’nin yüz binlerce tomar içerdiği rivayet edilir; amaç, dünyanın tüm bilgisini bir araya getirmekti.

İskenderiye’de bilim olağanüstü bir gelişme gösterdi. Burada yetişen bilginler arasında en ünlülerinden biri Öklid’dir (M.Ö. yaklaşık 300). Onun Elementler adlı eseri, geometriyi sistematik bir bütün haline getirdi ve iki bin yıl boyunca ders kitabı olarak okutuldu.

Bir diğer büyük isim Arşimet’tir (M.Ö. yaklaşık 287–212). O, Sicilya’nın Siraküza kentinde doğmuş, fakat İskenderiye’de eğitim görmüştü. Arşimet, matematik, geometri, hidrostatik ve mekanik alanında deha sahibiydi. “Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım” sözü ona atfedilir. Gemilerin suya batma prensibi olan Arşimet prensibini keşfetti; kaldıraç, vida ve savaş makineleri icat etti.

İskenderiye’de ayrıca Eratosthenes (M.Ö. 276–194) dünyanın çevresini ölçtü. Syene’de (bugünkü Asvan) yaz gündönümünde güneş ışınlarının dik geldiğini biliyordu; aynı gün İskenderiye’de ise güneş ışınları eğimliydi. İki şehir arasındaki mesafeyi ölçtü ve açı farkına dayanarak dünyanın çevresini hesapladı; sonucu, modern ölçümlere çok yakın çıktı.

Hipparkhos (M.Ö. 2. yüzyıl) trigonometriyi geliştirdi, yıldız katalogları hazırladı, ekinoksların kaymasını keşfetti.

Helenistik astronominin doruk noktası, İskenderiye’de çalışan Klaudios Batlamyus’tur (M.S. 2. yüzyıl). Onun Almagest adlı eseri, gökbilim tarihi boyunca en etkili kitaplardan biri oldu. Batlamyus, geosantrik (dünya merkezli) evren modelini sistemleştirdi; bu model bin yıl boyunca İslam ve Batı dünyasında kabul edildi.

İskenderiye aynı zamanda tıp alanında da öncüydü. Herophilos ve Erasistratos, insan vücudu üzerinde disseksiyon yaparak anatomiye katkıda bulundular. Herophilos, sinirlerin beyne bağlı olduğunu keşfetti; Erasistratos dolaşım sistemi hakkında gözlemler yaptı.

İskenderiye’nin bilimsel başarısı, Helenistik dönemin çok kültürlü ortamının ürünüydü. Yunan, Mısır, Mezopotamya ve Yahudi kültürleri burada birleşmişti. Bu sentez, sonraki çağların bilimine derin etkiler bıraktı.

ROMA VE BİZANS

Roma Cumhuriyeti’nin yükselişiyle birlikte, Yunan dünyası giderek Roma egemenliği altına girdi. M.Ö. 146’da Korinthos’un yıkılmasıyla Yunanistan tamamen Roma’ya bağlandı. Romalılar, Yunan kültürünü hayranlıkla benimsediler; felsefe, bilim ve sanat alanında Yunan hocalardan ders aldılar. Romalı devlet adamı ve hatip Cicero (M.Ö. 106–43), Yunan felsefesini Latinceye aktaran en önemli isimlerden biri oldu. O, Platon ve Aristoteles’in öğretilerini Latince terminolojiyle yorumladı ve Roma entelektüel yaşamında kalıcı bir miras bıraktı.

Roma döneminde bilimsel yaratıcılık, Yunanlarınkine kıyasla daha azdı; Romalılar daha çok uygulamalı mühendislik ve hukuk alanlarında üstünlük gösterdiler. Su kemerleri, yollar, köprüler, amfitiyatrolar ve devasa yapılar Roma mühendisliğinin kalıcı eserleridir. Vitruvius (M.Ö. 1. yüzyıl) mimarlık üzerine yazdığı De Architectura adlı eserinde yapı tekniği, oranlar ve mühendislik bilgilerini sistemleştirdi.

Tıp alanında Galen (M.S. 129–c. 216), İskenderiye geleneğini sürdürerek anatomi ve fizyoloji üzerine kapsamlı eserler yazdı. Onun görüşleri, hem İslam dünyasında hem de Ortaçağ Avrupa’sında bin yıldan fazla süreyle tıbbın otoritesi olarak kabul edildi.

Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı kabul ettikten sonra, pagan bilimi ile yeni din arasında bir gerilim yaşandı. Aziz Augustinus (M.S. 354–430), bilimin Tanrı’ya hizmet etmesi gerektiğini savunuyordu; hakiki bilgi, Tanrı’nın vahyinden geliyordu. Bu yaklaşım, bilimin bağımsızlığını sınırladı; fakat Yunan ve Roma eserlerinin korunması, manastırlarda kopyalanmaları sayesinde mümkün oldu.

Batı Roma İmparatorluğu M.S. 476’da çöktü; fakat Doğu Roma, yani Bizans İmparatorluğu, bin yıl daha yaşamaya devam etti. Bizans’ta Yunan kültürünün sürekliliği korundu; klasik eserler Yunanca olarak muhafaza edildi. Ancak Bizans, bilimsel yaratıcılıktan çok, mevcut bilginin korunması ve yorumlanmasıyla tanındı.

Özellikle Konstantinopolis, antik mirasın muhafaza edildiği bir merkezdi. Burada kopyalanan ve saklanan el yazmaları, daha sonra İslam dünyasına ve oradan da Avrupa’ya aktarılacaktı. Bu nedenle Bizans, antik bilginin aktarım zincirinde kritik bir halka oldu

CÜNDİŞAPUR VE ERKEN İSLAM DÜNYASI

Batı Roma’nın çöküşünden sonra, Yunan biliminin sürekliliği Bizans’ta ve ayrıca Pers İmparatorluğu’nda devam etti. Özellikle önemli bir merkez, günümüzde İran’ın Huzistan bölgesinde bulunan Cündişapur’du. Bu şehir, Sâsânî hükümdarı I. Şapur tarafından M.S. 3. yüzyılda kurulmuştu. Burada büyük bir okul ve hastane vardı; bu kurum, Yunan, Hint ve Pers tıp geleneklerini bir araya getiriyordu.

Cündişapur’daki entelektüel yaşam, özellikle Nasturi Hristiyanların katkılarıyla canlandı. Nasturiler, Yunanca bilimsel ve felsefi eserleri Süryanicenin bir lehçesine çevirmişlerdi. Bu tercümeler aracılığıyla Galen, Hippokrates, Aristoteles gibi otoritelerin eserleri korundu. Ayrıca Hint matematiği ve astronomisi de bu merkezde tanınıyordu.

  1. yüzyılda İslam’ın yükselişiyle birlikte, Arap orduları Sâsânî topraklarını fethetti. Böylece Cündişapur, yeni İslam medeniyetinin bir parçası oldu. Buradaki bilgi birikimi, kısa sürede Arapça’ya aktarıldı. Bu aktarım, İslam dünyasında bilimin gelişmesine doğrudan katkı sağladı.

İslam’ın ilk yüzyıllarında bilgi aktarımı öncelikle pratik alanlarda gerçekleşti: tıp, astronomi, matematik. Bu bilgi, hem dini ihtiyaçlar (örneğin namaz vakitlerinin hesaplanması, kıblenin tayini) hem de pratik ihtiyaçlar (takvim düzenlemesi, tarım, tıp) için gerekliydi. Zamanla bu bilgi, sistematik tercüme hareketiyle daha geniş bir felsefi bağlama taşındı.

Abbasi Halifesi Mansur (754–775), Bağdat’ı başkent yaptı. Bu şehir kısa sürede bilim ve kültürün merkezi haline geldi. Halife, Hint matematikçiler ve astrologları sarayına davet etti. Onların getirdiği “Siddhanta” adlı eser Arapçaya çevrildi; bu, İslam dünyasına ondalık sistem ve sıfır kavramını tanıttı.

Cündişapur geleneği, Bağdat’ta kurulacak Beytü’l-Hikme’ye (Bilgelik Evi) doğrudan zemin hazırladı. Orada Süryanice aracılığıyla Yunan klasik eserleri Arapçaya çevrildi. Bu eserler daha sonra İbn Sina, Farabî, Kindî gibi büyük filozofların düşüncelerini şekillendirdi.

Dolayısıyla Cündişapur, İslam dünyasında bir bilimsel Rönesans’ın öncüsü oldu: Yunan, Hint ve Pers mirasının İslam’a aktarılmasında kilit bir rol oynadı. Bu aktarım olmasaydı, ne İslam felsefesinin yükselişi ne de bu bilginin Avrupa’ya taşınması mümkün olacaktı

BAĞDAT VE BEYTÜ’L-HİKME

Abbasi Halifeliği, 750’de Emevîlerin yerine geçtiğinde, yeni hanedanın başkenti olarak Bağdat seçildi. Halife Mansur (754–775), şehri Dicle kıyısında kurdu; kısa sürede burası İslam dünyasının siyasal ve kültürel merkezi haline geldi.

Bağdat’ın en parlak dönemi, Halife Harun er-Reşid (786–809) ve onun oğlu Me’mun (813–833) zamanında yaşandı. Bu dönemde bilime ve felsefeye büyük destek verildi. Me’mun özellikle astronomiyle ilgileniyor, yıldızların hareketlerini gözlemek için gözlemevleri kurduruyordu.

En önemli kurumlardan biri, Beytü’l-Hikme (Bilgelik Evi) idi. Bu kurum, yalnızca bir kütüphane değil, aynı zamanda bir tercüme bürosu, bir araştırma merkezi ve bir akademiydi. Burada Süryanice ve Yunanca eserler Arapçaya çevrildi. Bu eserler arasında Aristoteles, Platon, Hippokrates, Galen, Öklid, Batlamyus gibi Yunan bilginlerinin eserleri vardı.

Tercüme hareketinde en önemli figürlerden biri, Nasturi Hristiyan bilgini Huneyn ibn İshak (808–873) idi. Huneyn ve öğrencileri, Galen’in tıp yazıları başta olmak üzere çok sayıda eseri Arapçaya kazandırdılar. Huneyn, yalnızca çevirmen değil, aynı zamanda şerh yazarı ve bilim insanıydı.

Bağdat’taki tercüme hareketi yalnızca Yunanca’dan değil, Sanskritçe ve Pehlevice’den de eserleri kapsıyordu. Hint astronomi ve matematiği, Pers kozmolojisi de Arapçaya aktarıldı. Böylece Bağdat, farklı uygarlıkların bilgi mirasının buluştuğu bir merkez oldu.

Beytü’l-Hikme’nin bir diğer özelliği, bilim insanlarının maaşlı olarak çalışmasıydı. Onlara devlet tarafından destek sağlanıyor, gözlemevleri, laboratuvarlar kuruluyordu. Rivayete göre Me’mun, astronomi gözlemleri için Bağdat yakınlarında ve Şam’da gözlemevleri kurdurdu. Bu, İslam dünyasında kurumsal astronominin başlangıcı oldu.

Bu dönemde Cebir bilimi de doğdu. Muhammed ibn Musa el-Harezmi (ö. 850 civarı), cebirin kurucusu kabul edilir. Onun el-Cebr ve’l-Mukabele adlı eseri, matematiği yeni bir disiplin haline getirdi. Ayrıca astronomi tabloları hazırladı; bu tablolar daha sonra Latinceye çevrildi ve Avrupa’da yüzyıllar boyunca kullanıldı.

Bağdat’ta böylece İslam Rönesansı doğdu. Antik dünyanın mirası yalnızca korunmadı, aynı zamanda geliştirildi. Matematik, astronomi, tıp, kimya, felsefe alanlarında özgün katkılar yapıldı. Bu birikim, yüzyıllar sonra Endülüs ve Haçlı seferleri aracılığıyla Avrupa’ya aktarılacaktı

İSLAM RÖNESANSI VE ENDÜLÜS

Bağdat’ta başlayan bilimsel canlılık, kısa sürede İslam dünyasının diğer bölgelerine de yayıldı. 9. ve 10. yüzyıllarda, İslam medeniyeti doğudan batıya uzanan geniş bir coğrafyada bilimin ve felsefenin en parlak dönemini yaşadı. Bu döneme haklı olarak İslam Rönesansı denir.

Bu rönesansın önemli merkezlerinden biri Endülüs idi. 711’de Müslüman ordular İber Yarımadası’nı fethederek burada yeni bir uygarlık kurdular. Başkent Kurtuba (Córdoba), 10. yüzyılda Batı Avrupa’nın en büyük ve en gelişmiş şehriydi. Burada kütüphaneler, medreseler, gözlemevleri ve hastaneler bulunuyordu.

Endülüs’te bilim ve felsefenin en önemli temsilcileri arasında şunlar vardı:

İbn Rüşd (Averroes, 1126–1198): Aristoteles üzerine yazdığı şerhlerle tanındı. Onun yorumları, hem İslam dünyasında hem de Ortaçağ Avrupa’sında Aristoteles’in yeniden keşfedilmesini sağladı. Latin Averroistler, onun öğretilerinden derin şekilde etkilendiler.

İbn Tufeyl (1110–1185): Hayy bin Yakzan adlı felsefi romanıyla ünlüdür. Bu eser, insan aklının vahiy olmadan da hakikate ulaşabileceğini gösteren bir alegoridir. Daha sonra Avrupa’da çevrilerek felsefi roman geleneğini etkilemiştir.

İbn Bâcce (Avempace, ö. 1138): Aristotelesçi bir filozoftu; insan aklının yetkinleşmesini konu alan eserler yazdı.

İbn Hazm (994–1064): Hem fıkıh hem de felsefeyle uğraştı; Güvercin Gerdanlığı adlı aşk risalesiyle de edebiyat alanında iz bıraktı.

Kurtuba’daki kütüphaneler, yüzbinlerce cilt eser içeriyordu. Halife II. Hakem’in (961–976) kütüphanesi, yüz binin üzerinde kitabı barındırıyordu. Bu eserlerin çoğu Bağdat, Şam, Kahire gibi doğu şehirlerinden getirtilmişti.

Endülüs’ün bilimsel etkisi yalnızca İslam dünyasıyla sınırlı kalmadı. Toledo, Kurtuba ve Sevilla gibi şehirlerde, 12. yüzyıldan itibaren çeviri hareketleri başladı. Burada Arapça’dan Latince’ye yapılan çeviriler aracılığıyla, Batlamyus’un astronomisi, Galen’in tıbbı, Aristoteles’in felsefesi ve İbn Sina ile İbn Rüşd’ün eserleri Avrupa’ya taşındı. Bu hareket, Batı Ortaçağı’nda Skolastik felsefenin ve üniversite geleneğinin doğmasına zemin hazırladı.

Endülüs ayrıca çok kültürlü yapısıyla da dikkat çekiyordu. Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanlar burada yan yana yaşıyor, entelektüel bir etkileşim ortamı oluşuyordu. Yahudi filozof Maimonides (İbn Meymun, 1135–1204), Kurtuba’da doğdu; onun Aristotelesçi felsefesi daha sonra hem İslam hem de Hristiyan düşüncesini etkiledi.

Böylece Endülüs, İslam Rönesansı’nın Batı’ya açılan kapısı oldu. Buradan Avrupa’ya aktarılan bilgi, Rönesans ve bilimsel devrim için doğrudan hazırlayıcı rol oynadı

TOLEDO VE LATİNCEYE ÇEVİRİ HAREKETİ

11. yüzyılın sonlarında ve 12. yüzyılda, Hristiyan güçler İber Yarımadası’nda Müslümanlara karşı ilerlemeye başladılar. 1085’te Toledo, Kastilya Kralı VI. Alfonso tarafından fethedildi. Toledo, Müslüman hâkimiyetindeyken önemli bir bilim ve kültür merkeziydi; burada zengin bir kütüphane ve çok sayıda Arapça eser bulunuyordu.

Hristiyanların eline geçtikten sonra Toledo, Arapça eserlerin Latinceye çevrildiği en önemli merkez haline geldi. Bu süreç, Avrupa entelektüel tarihinde bir dönüm noktasıdır; çünkü daha önce Batı Avrupa’da Aristoteles’in, Galen’in, Batlamyus’un ve İslam filozoflarının eserleri bilinmiyordu.

Toledo’daki çeviri hareketi, farklı dinlerden bilginlerin işbirliğiyle gerçekleşti. Çoğu zaman Yahudi bilginler Arapça metni İspanyolcaya ya da Latince’nin daha anlaşılır bir ön diline çevirir, ardından Hristiyan bilginler bunu Latinceye aktarırdı. Böylece, çok kültürlü bir işbirliği ortaya çıkıyordu.

En ünlü çevirmenlerden biri Gerard of Cremona (1114–1187) idi. O, 70’den fazla eser çevirdi. Bunların arasında Batlamyus’un Almagesti, Galen’in tıp yazıları, Aristoteles’in felsefi eserleri ve İbn Sina’nın el-Kanun fi’t-Tıb’ı (Tıbbın Kanunu) vardı. İbn Sina’nın eseri, yüzyıllar boyunca Avrupa’da tıp eğitiminin temel kitabı olarak okutuldu.

Toledo’daki çeviri hareketi sayesinde, Avrupa üniversitelerinde 12. ve 13. yüzyıllarda Aristoteles’in tüm felsefi külliyatı tanındı. Bu, skolastik felsefenin doğuşunu mümkün kıldı. Thomas Aquinas gibi büyük düşünürler, Aristoteles’in öğretilerini Hristiyan teolojisiyle uyumlu hale getirmeye çalıştılar.

Ayrıca Toledo’dan Latinceye çevrilen İbn Rüşd’ün Aristoteles şerhleri, Avrupa’da “Averroizm” adı verilen güçlü bir düşünce akımını başlattı. Paris Üniversitesi’nde bu şerhler uzun süre tartışıldı.

Dolayısıyla Toledo, Arapça’dan Latinceye yapılan çeviri hareketiyle, İslam dünyasının bilim ve felsefesini Avrupa’ya taşımış; bu da Batı Ortaçağı’nın entelektüel dönüşümünde belirleyici rol oynamıştır.

NORMAN PALERMO VE SİCİLYA’DA ÇEVİRİ FAALİYETLERİ

12. yüzyılda, Akdeniz’in bir başka köşesi de kültürel etkileşim için önemli bir merkez haline geldi: Sicilya. Ada, uzun süre Arap hâkimiyetinde kaldıktan sonra, 11. yüzyılda Normanlar tarafından fethedildi. Yeni Norman kralları, Arap ve Bizans kültürlerinden etkilenmiş çok kültürlü bir saray ortamı yarattılar.

Başkent Palermo, bu dönemde bilginlerin, çevirmenlerin ve sanatçıların buluştuğu bir merkez oldu. Norman kralları, Müslüman bilim insanlarını ve Yahudi bilginleri saraylarında himaye ettiler. Bu ortamda Yunanca, Arapça ve Latince arasında çeviriler yapıldı.

Özellikle II. Roger (1130–1154) döneminde Palermo, bilimsel çalışmaların merkeziydi. Onun sarayında yaşayan Arap coğrafyacı Muhammed el-İdrisi, dünya haritası ve coğrafya ansiklopedisi hazırladı. Kitab Rujâr (Roger’in Kitabı) adıyla bilinen bu eser, 12. yüzyıl Avrupası’nın en gelişmiş coğrafi bilgisini içeriyordu.

Palermo’daki çeviri faaliyetleri, Toledo’daki kadar sistematik olmasa da, Avrupa’nın İslam bilim ve felsefesiyle temasını genişletti. Buradan yayılan eserler, özellikle güney İtalya ve Fransa’daki entelektüel çevreleri etkiledi.

Norman Sicilya’sı aynı zamanda mimarlık ve sanat alanında da benzersiz bir sentez üretti. Palermo’daki saray şapeli Cappella Palatina, Arap süslemeleri, Bizans mozaikleri ve Latin mimari unsurlarını birleştirerek bu kültürel karışımın somut bir örneği oldu.

Böylece Sicilya, İslam dünyasıyla Batı Avrupa arasında bir köprü işlevi gördü. Buradaki çeviri ve bilimsel faaliyetler, Avrupa’daki 12. yüzyıl rönesansına katkıda bulundu

OXFORD VE PARİS ÜNİVERSİTELERİ – ARİSTOTELES’İN GERİ DÖNÜŞÜ

12. yüzyıldaki Toledo ve Sicilya çeviri hareketlerinin ardından, Aristoteles’in eserleri ve İslam filozoflarının şerhleri Batı Avrupa’ya ulaştı. 13. yüzyılda bu metinler, üniversitelerin ortaya çıkışıyla birlikte akademik hayatın merkezine yerleşti.

Avrupa’da ilk üniversiteler, katedral okullarından doğdu. Paris Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi, 13. yüzyılda entelektüel dünyanın iki büyük merkezi haline geldi. Burada Aristoteles’in eserleri ders kitabı olarak okutulmaya başlandı. Daha önce Batı’da yalnızca Aristoteles’in mantık kitapları (örneğin Kategoriler ve Önerme Üzerine) biliniyordu. Fakat şimdi doğa felsefesi, metafizik ve etik üzerine yazdığı eserler de Latinceye çevrilmişti.

Bu durum, skolastik felsefenin yükselişini sağladı. Skolastikler, Aristoteles’in öğretilerini Hristiyan teolojisiyle bağdaştırmaya çalıştılar. Paris Üniversitesi’nde öğretim üyeleri arasında bu konuda yoğun tartışmalar yaşandı.

Albertus Magnus

(Büyük Albert, 1200–1280), Aristoteles’in eserlerini yorumlayarak Hristiyan felsefesine uyarlayan ilk büyük düşünürlerden biriydi. Onun öğrencisi Thomas Aquinas (1225–1274), Aristotelesçi felsefeyi Hristiyan dogmasıyla sentezlemeyi başardı. Aquinas’ın Summa Theologica adlı eseri, skolastik düşüncenin zirvesi kabul edilir. O, akılla elde edilen hakikat ile vahiy yoluyla gelen hakikatin birbiriyle çelişmeyeceğini savundu.

Aristoteles’in Batı’da yeniden keşfi, yalnızca Hristiyan skolastikleri değil, aynı zamanda bilimsel düşünceyi de etkiledi. Onun doğa felsefesi, fizik, biyoloji ve astronomi üzerine fikirleri, Avrupa’da bilimsel araştırmanın temelini oluşturdu.

Bu süreçte İbn Rüşd’ün (Averroes) şerhleri de büyük önem kazandı. Paris’te “Latin Averroistler” olarak bilinen bir grup, Aristoteles’i neredeyse kutsal bir otorite gibi yorumladı. Onlara göre akıl ile iman birbirinden ayrıydı; felsefi hakikat ile dini hakikat farklı düzlemlerde var olabilirdi. Bu yaklaşım, Kilise’nin tepkisini çekti ve bazı öğretiler sapkınlıkla suçlandı.

Yine de 13. yüzyıl üniversiteleri, Yunan, İslam ve Hristiyan mirasının buluşma noktası oldu. Aristoteles’in geri dönüşü, Avrupa düşüncesinde devrimsel bir etki yarattı; skolastiğin gelişimini, üniversitelerin kurumsallaşmasını ve bilimsel yöntemin temellerini hazırladı

SEMERKAND VE İSTANBUL – İSLAM BİLİMİNİN SON ZİRVESİ

İslam biliminin en parlak dönemi, yalnızca Bağdat ve Kurtuba ile sınırlı değildi. Daha doğuda, Orta Asya’da Semerkand, 15. yüzyılda büyük bir bilim merkezi haline geldi. Bu, özellikle Timur’un torunu Uluğ Bey (1394–1449) sayesinde mümkün oldu.

Uluğ Bey, Semerkand’da görkemli bir rasathane (gözlemevi) kurdu. Bu gözlemevinde gökbilimciler, Batlamyus’un Almagest’ini aşan hassas ölçümler yaptılar. En önemli eserleri, yıldızların konumlarını içeren Zîc-i Uluğ Bey adlı astronomi cetvelleriydi. Bu tablolar, daha sonra Latinceye çevrilerek Avrupa’da da kullanıldı.

Uluğ Bey’in kurduğu bu merkez, İslam astronomisinin son büyük başarısı olarak kabul edilir. Ancak onun ölümünden sonra, Semerkand’daki bilimsel faaliyetler zayıfladı.

Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu da bilimsel mirası devraldı. İstanbul’un 1453’te fethiyle birlikte Bizans’ın kütüphaneleri ve bilginleri Osmanlıların eline geçti. Fatih Sultan Mehmed, ilme büyük önem veriyor, Yunanca ve Latince bilen âlimleri sarayına davet ediyordu. Onun kütüphanesinde Aristoteles, Platon, Galen ve Batlamyus’un eserleri bulunuyordu.

16.yüzyılda Osmanlı biliminde öne çıkan isimlerden biri Takiyüddin (1526–1585) oldu. O, İstanbul’da bir gözlemevi kurdu ve astronomi aletleri geliştirdi. Takiyüddin, trigonometrik hesaplamalarda ondalık kesirleri kullandı; bu, Avrupalı çağdaşlarıyla aynı seviyede bir yenilikti. Fakat İstanbul Gözlemevi, siyasi nedenlerle kısa süre sonra kapatıldı.

Böylece Semerkand’dan İstanbul’a uzanan bu dönem, İslam biliminde son büyük zirveyi temsil etti. Bundan sonra İslam dünyasında bilimsel yaratıcılık giderek azaldı; fakat geçmişte biriktirilmiş bilgi, hem İslam medeniyetinde yaşamaya devam etti hem de Avrupa’nın bilimsel devriminde temel bir kaynak oluşturdu.

. AVRUPA’DA BİLİMSEL DEVRİM – KOPERNİK, KEPLER, GALILEO, NEWTON

İslam dünyasının mirası, Latinceye yapılan çeviriler aracılığıyla Avrupa’ya aktarılmıştı. 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa’da yeni bir çağ başladı: Bilimsel Devrim. Bu devrim, gökbilim, fizik ve matematikte köklü değişimlere yol açtı ve modern bilimin temellerini attı.

İlk büyük adımı Nikolaus Kopernik (1473–1543) attı. O, 1543’te yayımlanan De revolutionibus orbium coelestium (“Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine”) adlı eserinde, Batlamyus’un dünya merkezli evren modelini reddederek güneş merkezli (heliosentrik) sistemi savundu. Kopernik’e göre Dünya ve gezegenler Güneş etrafında dönüyordu. Bu görüş, Aristotelesçi ve skolastik kozmolojiyi sarsıcı bir meydan okumaydı.

Kopernik’in sistemini daha da geliştiren Johannes Kepler (1571–1630) oldu. Kepler, gözlemlerden elde edilen verileri kullanarak gezegenlerin dairesel değil, eliptik yörüngelerde döndüğünü gösterdi. Üç ünlü yasası, gök mekaniğinin matematiksel temellerini attı.

Aynı dönemde Galileo Galilei (1564–1642), teleskopu astronomiye uyguladı. Jüpiter’in uydularını, Satürn’ün halkalarını, Güneş lekelerini ve Ay’ın dağlarını gözlemledi. Bu keşifler, göklerin Aristoteles’in iddia ettiği gibi kusursuz olmadığını kanıtladı. Galileo, fizik alanında da serbest düşme yasalarını formüle ederek deneysel bilimin kurucularından biri oldu.

Bilimsel Devrim’in doruk noktası Isaac Newton (1642–1727) ile geldi. Newton, Philosophiae Naturalis Principia Mathematica (1687) adlı eserinde evrensel kütle çekim yasasını ortaya koydu. Ona göre, göksel ve yersel hareketler aynı yasalarla açıklanıyordu. Newton ayrıca diferansiyel ve integral hesap yöntemini geliştirdi; optik üzerine yaptığı çalışmalarla ışığın doğasını açıkladı.

Bu dört büyük isim – Kopernik, Kepler, Galileo, Newton – modern bilimin kurucuları olarak kabul edilir. Onların çalışmaları, Ortaçağ’ın kapalı kozmolojisini yıkarak evreni matematiksel yasalarla yönetilen bir düzen olarak tasvir etti.

Bilimsel Devrim, yalnızca doğa anlayışını değil, aynı zamanda insanın evrendeki yerini de değiştirdi. Artık insan, Tanrı’nın merkezde yarattığı bir varlık değil, devasa bir kozmosun küçük bir parçası olarak görülüyordu. Bu zihinsel dönüşüm, modern çağın başlangıcını işaret ediyordu.

SONUÇ 

YUNAN’DAN İSLAM’A, İSLAM’DAN AVRUPA’YA BİLİMİN SERÜVENİ

Bilimin serüveni, M.Ö. 6. yüzyılda İyonya’da doğa filozoflarıyla başlamıştı. Thales, Anaksimandros, Anaksimenes ve onları izleyenler, doğayı mitolojiden bağımsız olarak anlamaya çalıştılar. Parmenides, Herakleitos, Empedokles, Anaksagoras ve atomcular, evrenin ilkelerini tartıştılar. Bu sorgulamalar, Platon ve Aristoteles’in büyük sistemleriyle doruğa ulaştı.

Ardından Helenistik dönemin İskenderiye bilginleri, matematik, astronomi, tıp ve mühendislikte kalıcı başarılar elde ettiler. Roma ve Bizans, bu mirası kopyalayarak ve koruyarak sürdürdü.

ve 8. yüzyıllarda, İslam’ın yükselişiyle birlikte bu miras yeni bir hayat buldu. Cündişapur’dan Bağdat’a, oradan Kahire, Şam, Kurtuba ve Semerkand’a uzanan bir ağ, Yunan, Hint ve Pers bilgisini İslam medeniyetine aktardı. Abbasi halifelerinin himayesinde tercüme hareketiyle Aristoteles, Platon, Galen, Batlamyus ve Öklid yeniden keşfedildi. Bu eserler yalnızca korunmakla kalmadı, İbn Sina, Farabî, İbn Rüşd ve daha birçok düşünür tarafından geliştirilerek özgün katkılar yapıldı.

Endülüs ve Toledo’daki çeviri hareketleri, bu birikimi Latinceye aktardı. Böylece Avrupa, Aristoteles’i, Galen’i ve İslam filozoflarını tanıdı. Paris ve Oxford üniversitelerinde bu metinler okutuldu; skolastik felsefe doğdu. Thomas Aquinas, Aristoteles’i Hristiyan teolojisiyle birleştirdi. Averroes’in şerhleri, Latin dünyasında tartışmalara yol açtı.

Sonunda bu bilgi birikimi, 16. ve 17. yüzyıllarda Bilimsel Devrim’in temelini oluşturdu. Kopernik’in güneş merkezli sistemi, Kepler’in yasaları, Galileo’nun gözlemleri ve Newton’un mekanik yasalarıyla evrenin matematiksel düzeni ortaya kondu.

Böylece bilimin hikâyesi, bir medeniyetten diğerine aktarılan bir zincir olarak görülebilir: Yunan’dan İslam’a, İslam’dan Avrupa’ya.

Eğer İslam dünyası Yunan mirasını koruyup geliştirmemiş olsaydı, modern bilim ortaya çıkmayabilirdi. Edward Said’in sözleriyle:

“Kültürler asla saf değildir; hepsi melezdir, heterojendir, karşılıklı etkileşim içindedir.”

Bilimin tarihi, bunun en parlak örneklerinden biridir. Modern bilimin doğuşu, bir tek milletin ya da medeniyetin eseri değil; Yunan, İslam ve Avrupa’nın ortak katkılarının ürünüdür.

John Freely

d. 1926 –ö. 20 Nisan 2017 Amerikalı bir fizikçi, tarihçi, öğretmen ve yazardır. İstanbul, Atina, Venedik, Türkiye, Yunanistan ve Osmanlı İmparatorluğu ile alakalı yazdığı seyahat ve tarih kitaplarıyla bilinir. 

Bir yanıt yazın