Maddeci Bir Dünyada Anlamdan Söz Etmek Mümkün mü? -Alain Badiou Bağlamında-

Metafizik Olmadan Evrensellik Mümkün mü? Alain Badiou ve Eşitlik Aksiyomunun Problemi
Modern felsefenin en önemli iddialarından biri, ahlâk ve siyasetin metafizik temellere dayanmadan da kurulabileceğidir. Tanrı, doğa yasası veya ontolojik bir öz kavramına başvurmadan da evrensel ilkeler üretilebileceği düşünülür. Bu yaklaşımın çağdaş örneklerinden biri Alain Badiou’dur. Badiou’ya göre siyaset, “herkes eşittir” aksiyomuyla başlar. Bu ilke kanıtlanmış bir hakikat değildir; daha çok siyasetin başlangıç noktası olarak kabul edilen bir varsayımdır.
Ancak burada ciddi bir felsefi problem ortaya çıkar. Eğer eşitlik metafizik bir temele dayanmıyorsa ve rasyonel olarak kanıtlanamıyorsa, neden kabul edilmesi gerektiği sorusu kaçınılmaz olarak gündeme gelir. Bir aksiyom olarak sunulan bu ilke, aslında zorunlu bir hakikat değil, normatif bir tercih gibi görünür. Böyle olunca şu soru doğar: Neden eşitlik aksiyomu seçilsin de başka bir aksiyom seçilmesin? Örneğin güç, yetenek veya hiyerarşi gibi başka ilkeler de aynı şekilde başlangıç kabulü olarak ileri sürülebilir.
Badiou bu soruya kesin bir metafizik cevap vermez. Onun yaklaşımında eşitlik, hakikatin evrensel bir yönelim taşıdığı iddiasıyla savunulur. Buna göre hakikat yalnızca belirli bir grubun değil, herkesin paylaştığı bir alan açmalıdır. Fakat bu yaklaşımın kendisi de nihayetinde evrensellik fikrini önceden kabul etmiş görünür. Başka bir deyişle, evrenselliğin kendisi temellendirilmeden eşitlik savunulmaktadır.
Dolayısıyla mesele yalnızca Badiou’ya özgü değildir. Modern düşüncenin genel problemi burada ortaya çıkar: Metafizik temelleri reddeden bir düşünce, yine de evrensel ahlâkî ve siyasal ilkeleri nasıl savunabilir? Eğer evrensellik için ontolojik bir dayanak yoksa, o zaman evrensel olduğu iddia edilen ilkeler kaçınılmaz biçimde tarihsel ve tercihî görünecektir.
Bu nedenle soru hâlâ açıktır: Metafizik olmadan evrensel bir siyaset mümkün müdür, yoksa modern düşünce farkında olmadan reddettiği metafiziğin yerine yeni aksiyomlar mı koymaktadır?
Modern düşüncenin en dikkat çekici özelliklerinden biri, metafiziği geri plana itmesi ve dünyayı maddî süreçler üzerinden açıklama çabasıdır. Ancak bu yaklaşım beraberinde yeni bir problem doğurmuştur: Eğer varlık bütünüyle maddî süreçlerden ibaretse, “anlam” dediğimiz şey nasıl temellendirilecektir? Daha da önemlisi, modern düşüncenin sık sık dile getirdiği “anlamın kaybı” veya “anlam yitimi” gibi ifadeler gerçekten neyi ifade eder? Anlamın kaybolduğunu söylemek için önce anlamın ne olduğunu bilmek gerekmez mi?
Bu problem çağdaş felsefede farklı şekillerde ele alınmıştır. Özellikle Alain Badiou, metafizik temellerden uzak duran bir materyalist felsefe kurmaya çalışırken yine de “hakikat”, “evrensellik” ve “olay” gibi kavramları savunur. Badiou’ya göre hakikat, belirli olaylar aracılığıyla ortaya çıkar ve evrensel bir yönelim taşır. Siyasette eşitlik ilkesi, bilimde doğruluk, sanatta yaratıcı kırılma veya aşkta ortaya çıkan yeni ilişki biçimi, bu hakikat süreçlerinin örnekleri olarak görülür.
Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkar: Eğer düşünce bütünüyle maddî bir ontolojiye dayanıyorsa, hakikat ve evrensellik gibi kavramlar nasıl temellendirilecektir? Çünkü materyalist bir evren tasavvurunda varlık, amaç veya anlam taşıyan bir düzen olarak değil, yalnızca süreçlerin ve çoklukların toplamı olarak düşünülür. Böyle bir evrende “anlam”dan söz etmek, çoğu zaman insanın kendi yorumunu evrene yansıtması gibi görünür.
Bu nedenle mesele yalnızca Badiou’ya özgü değildir; modern düşüncenin genel bir gerilimini ifade eder. Metafiziği reddeden bir düşünce, yine de anlam, hakikat ve evrensellik gibi kavramları kullanmaya devam etmektedir. Ancak bu kavramlar metafizik bir temele dayandırılmadığında, onların zorunlu olup olmadığı tartışmalı hâle gelir. Anlamın kaybolduğunu söylemek bile, aslında anlamın daha önce var olduğunu ve ölçülebilir olduğunu varsayar.
Dolayısıyla temel soru şu şekilde formüle edilebilir: Eğer dünya yalnızca maddî süreçlerden oluşuyorsa, “anlamın kaybı”ndan söz etmek gerçekten mümkün müdür? Yoksa modern düşünce, metafiziği reddederken bile farkında olmadan onun dilini ve kavramlarını kullanmaya devam mı etmektedir?
Bu soru açık kalmaya devam eder. Çünkü anlamın yokluğundan söz etmek bile, anlamın ne olduğuna dair daha derin bir ontolojik açıklamayı zorunlu kılar. Belki de modern düşüncenin en büyük paradoksu burada yatmaktadır: Metafiziği reddederken bile anlam arayışından vazgeçememek.

