“Sawubona: Seni Gördüğümde Var Oldum”
Sawubona…Bu kelime, Güney Afrika’nın kadim Zulu halkının birbirine seslenişidir; fakat bildiğimiz o aceleci “merhaba”lardan çok başka bir iklimden gelir. Kelimenin köküne indiğinizde bizi sarsan o ilk hakikatle karşılaşırız: “Seni görüyorum.” Ancak bu görmek, sadece gözün bir nesneye takılması değil; karşıdakinin ruhunu, haysiyetini, acısını ve geçmişini içine alan geniş bir şahitlik makamıdır. Birine “Sawubona” dediğinizde, aslında ona dünyadaki en büyük itibar olan şu mesajı verirsiniz: “Seni tüm varlığınla fark ediyorum; benim için değerlisin ve senin bu dünyadaki varlığını kalbimle mühürlüyorum.”
İşte bu derin tanıklık, modern dünyanın o pırıltılı ama buz gibi soğuk labirentlerinde kaybettiğimiz o en temel insani cevherdir. Modern insan, bugün her gün binlerce suretin yanından geçip gidiyor; kalabalıklar içinde birer hayalet gibi süzülen, birbirine çarpan ama birbirine asla değmeyen trajik birer “tanımsız nesne” gibi yaşıyoruz. Bakışımızı ekranların sığlığına ve kendi egomuzun aynasına öylesine hapsettik ki; yanı başımızdaki ruhun yangınını göremeyecek kadar ağır bir kataraktla malulüz artık.
Biz artık bakıyoruz ama görmüyoruz. Oysa Sawubona, bu mekanik körlüğün karşısına dikilen en sarsıcı ontolojik kalkandır. Buradaki “görmek”, birinin varlık sahasına hürmetle girmek; onun taşıdığı o ağır hayat yükünü, gözlerindeki o mahzun hikâyeyi ve saklı tuttuğu yaraları sessiz bir mutabakatla onaylamaktır. Bugünün insanı için “öteki”, sadece kendi konfor alanını ihlal eden bir engel ya da menfaat ağında bir istatistikten ibaretken; Sawubona diyen ruh, karşısındakine şu ilahî fısıltıyı gönderir: “Seni fark ettim, seni ciddiye aldım ve senin varlığını kalbimle onayladım.”
Bu modern körlük bizi sadece yalnızlaştırmıyor; aynı zamanda insan olma vasfımızdan da birer parça koparıp götürüyor. Zira insan, bir başkasının kalbi şahitliğinde var olur. Zulu kültüründe birinin size bakıp, sizin tüm karmaşanızla orada olduğunuzu tastamam kabul etmesi, ruhun bu dünyadaki en büyük sığınağıdır. Karşılığında verilen Shikoba (Ben de buradayım) cevabı, işte bu görülme anıyla gerçekleşen o mucizevi doğumdur. Biz bu sığınağı yıktık. Şimdi herkes, kimse tarafından gerçekten “görülmediği” o devasa, anonim bir boşlukta, kendi sesinin yankısından medet umarak yaşıyor.
Ubuntu felsefesinin o “Ben, biz olduğumuz için benim” diyen köklü damarı, Sawubona ile hayat bulur. Eğer ben seni görmezsem, sen eksik kalırsın; sen eksik kalırsan, bu dünya bir gölgeler oyunundan öteye geçemez. Birbirimizin gözlerindeki o derin kuyulara bakmayı unuttuğumuzdan beri, en kalabalık caddeler bile aslında birer mezarlık sessizliğinde. Ruhlar birbirine küsmüş, bakışlar birbirinden kaçırılmış; herkes kendi ıssız adasında, görülmeden yaşayıp gitmenin o onulmaz sancısını çekiyor.
Modernitenin bu “yok hükmündeki” kalabalıklarına karşı Sawubona, insan kalabilmenin asli şartı olan o görsel ve kalbi mutabakata bizi geri çağırıyor. Birini gerçekten “görmek”, ona dünyadaki en değerli hediyeyi; yani “var olma hakkını” iade etmektir.
