SAHİCİLİĞİN (AUTHENTICITY) İMKÂNI: SCHÖNBAUMSFELD’İN WITTGENSTEIN’I ÜZERİNE
“Benim düşünme tarzım bu çağda istenmiyor; akıntıya karşı çok güçlü yüzmek zorundayım. Belki yüz yıl sonra insanlar yazdıklarımı isteyecekler… Dindar bir insan değilim ama her sorunu dinsel bir bakış açısından görmeden edemiyorum.”
— Ludwig Wittgenstein
Wittgenstein’ın din konusundaki belirsiz ve ele avuca sığmaz görüşleri, düşüncesinin en az anlaşılmış yönleri arasındadır. Bununla birlikte, bu gizemli alan belki de en önemli olanıdır; çünkü din üzerine yazdıkları, dil ve felsefenin doğası gibi konulara dair kapsamlı çalışmalarına kıyasla oldukça sınırlı olsa da, dinsel meselelerin onun düşüncesine hâkim olduğu abartı sayılmaz. Wittgenstein dinle derinden meşguldü: Dini inancın yaygın yanlış anlaşılmalarından ciddi biçimde rahatsızlık duyuyor, belirli bir inanç biçimine derin bir saygı besliyor ve hatta birçok bakımdan dindar bir Hristiyanı andıran bir yaşam sürüyordu. Buna rağmen, kendisinin inanca sahip olmadığını iddia ediyordu.
Bu durum, inanç arzusunun eksikliğinden kaynaklanmıyordu: Wittgenstein, derin saygı duyduğu o inanç biçimine—“dürüst dini düşünür”ün inancına—şiddetle özlem duyuyor ve onsuz kendisini eksik hissediyordu; fakat ona asla ulaşamıyordu. Nitekim bir keresinde, dua etmek için diz çökmek istediğini ama dizlerinin buna izin vermeyecek kadar sert olduğunu söylemiştir. Ayrıca birçok ifadesi, din konusundaki görüşlerinin onun felsefesi üzerinde genellikle kabul edilenden çok daha önemli bir etkisi olabileceğini düşündürmektedir.
Gerçekten de, yakın dostu ve öğrencisi Maurice Drury’ye söylediği yukarıdaki söz, Drury’nin şu soruyu sormasına yol açmıştır: “Wittgenstein’ın düşüncesinde hâlâ büyük ölçüde göz ardı edilen boyutlar yok mu?” Bu ifade Norman Malcolm’u da o kadar etkilemiştir ki, hayatının son eserini Wittgenstein’ın bu sözle ne demek istemiş olabileceğini incelemeye adamıştır.
Bu nedenle Wittgenstein’ın din anlayışını açıklığa kavuşturmak, Wittgenstein araştırmaları açısından son derece önemlidir. Özellikle onun din anlayışının, felsefesinin genel amaçlarıyla nasıl bağdaştığını inceleme ihtiyacı hâlâ devam etmektedir. Genia Schönbaumsfeld’in dikkat çekici kitabı tam da bu noktaya odaklanır ve Kierkegaard’ın Wittgenstein üzerindeki etkisini şimdiye kadarki en kapsamlı biçimde analiz eder.
I
Schönbaumsfeld’in kitabının üç temel amacı vardır:
(1) Kierkegaard’ın Wittgenstein üzerindeki etkisinin kapsamını ortaya koymak;
(2) bu iki filozofun, felsefenin ve dini inancın doğası gibi önemli meselelerde ne kadar benzer düşündüklerini göstermek;
(3) felsefi literatürde onların görüşlerine yöneltilmiş çarpıtmaları düzeltmek (s. 8).
Schönbaumsfeld ilk iki amacı oldukça başarılı biçimde gerçekleştirir. Özellikle Kierkegaard’ın Wittgenstein üzerindeki etkisinin önemine dair güçlü bir argüman sunar: tanıklık niteliğindeki kanıtları bir araya getirerek (Bölüm 1, I), Wittgenstein’ın Kierkegaard’a yaptığı göndermeleri inceleyerek (Bölüm 1, II) ve her iki düşünürün eserlerini analiz ederek onların felsefe (Bölüm 2) ve dini inanç (Bölüm 4) anlayışlarında dikkat çekici bir benzerlik bulunduğunu ortaya koyar. Bu yolla, Kierkegaard’ın Wittgenstein üzerinde “az doğrudan etkisi olduğu” yönündeki Philip Shields’ın iddiasına karşı güçlü bir karşı tez geliştirir.
Kitabın merkezinde iki temel argüman yer alır. Bunlardan ilki ve daha temeli şudur:
“Wittgenstein ve Kierkegaard, yazılarında sahici bir varoluşun—kendini aldatma ve yanılsamadan arınmış bir varoluşun—önünü açma yönündeki ortak amaçta birleşirler” (s. 13, 83).
Böyle bir varoluşun önünde duran şey ise felsefi karışıklıklardır (s. 13); zira bu karışıklıklar, erken dönem Wittgenstein’ın ifadesiyle, “dünyayı doğru görmemizi” engelleyebilir (s. 42). Felsefi karışıklıklar “belirli bir bakış tarzından türeyen” (s. 46) sorunlardır ve bu nedenle daha derin bir problemin—karmaşık bir dünya görüşünün (Weltanschauung)—hem belirtisi hem de ürünüdür.
Bu karışıklıkları ortadan kaldırmak için, Kierkegaard ve Wittgenstein’a göre, kişinin tüm dünya görüşünün dönüştürülmesi gerekir. Dolayısıyla onların amacı, okuyucularının bütün perspektifini dönüştürmektir (s. 54). Bu, onların felsefi yazarlığının temel “amacı”dır (Bölüm 2). Elbette felsefe insanı sahici biri yapamaz; fakat sahici bir yaşamın önündeki engelleri kaldırabilir (s. 13).
Bu ortak amaç etik bir nitelik taşır. Sokrates’in, muhataplarının yanlış görüşlerini açığa çıkarmayı ahlaki bir zorunluluk olarak görmesi gibi, Kierkegaard ve Wittgenstein da kendi “maieutik” (doğurtucu) amaçlarını ahlaki bir görev olarak görürler (s. 54–55; 58). Amaçları, okuyucunun zaten bildiği fakat gözden kaçırdığı şeyi ortaya çıkarmaktır (s. 55). Bu durum, onların hem düşüncelerini hem de yaşamlarını birleştiren “etik eksen” olarak yorumlanır (s. 13).
Bu amacın ikinci bir etik boyutu daha vardır. Felsefi karışıklıklardan kurtulmak ve onlara yeniden düşmemek için gerekli olan şey, Wittgenstein’ın “kendisi üzerinde çalışma” (work on oneself) dediği şeydir:
“Kendi kavrayışı üzerinde. Şeyleri nasıl gördüğü üzerinde (ve onlardan ne beklediği üzerinde).”
Bu süreçte aşılması gereken şey entelektüel bir eksiklik değil, iradeye ilişkin bir zorluktur; çünkü sorun bilgi eksikliği değil, bilginin açık bir şekilde görülememesidir (s. 40). Kierkegaard ve Wittgenstein bunu kişinin kendine karşı etik görevi olarak görür ve okuyucularına yönelttikleri “katı talep” budur (s. 13).

Dolayısıyla yanılsama ve kendini aldatmaya kapılmamak yalnızca felsefi değil, aynı zamanda ahlaki bir zorunluluktur. Kişinin kendisi üzerinde çalışması ile felsefi berraklık kazanması aynı şeydir. Bu nedenle her felsefi yanılgının bir etik boyutu vardır (s. 48). Bir “felsefi hata”, aynı zamanda bir “karakter zayıflığı” olarak anlaşılmalıdır; çünkü felsefi karışıklık, kişinin dünya görüşünün ve etik yükümlülüğünü ne ölçüde yerine getirdiğinin bir göstergesidir.
II
Schönbaumsfeld’in analizi, Wittgenstein’ın bir filozof olarak temel amaçlarını ve özellikle onun “terapötik” yönteminin arkasındaki saikleri anlamak için yeni ve ilgi çekici bir yol sunmaktadır. Bununla birlikte ortaya koyduğu genel tablo çeşitli itirazlara açıktır ve kitapta ele alınmayan bazı önemli soruları gündeme getirir. Özellikle, Schönbaumsfeld’in sunduğu sahicilik (authenticity) tasvirini neden kabul etmemiz gerektiği açık değildir; ayrıca eğer onun görüşü doğruysa, bu durum Wittgenstein’ın terapötik yönteminin hedefini gerçekten gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği sorusunu doğurur.
Schönbaumsfeld, “sahicilik” kavramının ne anlama geldiğine dair oldukça sınırlı bir açıklama sunar. Bu kavram, “kendini aldatma ve yanılsamadan özgürlük” olarak tanımlanır ve bunun için kişinin tüm dünya görüşünü dönüştürmesi—tam anlamıyla bir “kendini aşma” (self-overcoming)—gerektiği söylenir (s. 41; 153). Ancak bu tam olarak ne anlama gelir? “Dünyayı doğru görmek” ne demektir? Bu sorular yeterince açıklığa kavuşturulmaz.
Sahiciliğin yalnızca “kendini aldatma ve yanılsamadan özgürlük” olarak tanımlanması da problemli görünmektedir. Wittgenstein’ın işaret ettiği karışıklıklar, Schönbaumsfeld’in de kabul ettiği gibi, yüzeysel değildir. Bunlar “dilimizin biçimleri kadar derinlere kök salmıştır” ve “önemleri dilimizin önemi kadar büyüktür” (PI §111). Bu karışıklıklar bizi adeta esir alır; çünkü dilimizin içinde gizlenmişlerdir (PI §§91; 115). Bu derinlikleri nedeniyle uzun süre fark edilmeden kalabilirler. Bu yüzden birçok insan, şişe içindeki sinek gibi çıkış yolunu göremez (PI §309); felsefi karışıklıklar, çıkarmayı hiç düşünmediğimiz gözlükler gibidir (PI §103).
Schönbaumsfeld’in belirttiği gibi, bu karışıklıklar tüm dünya görüşümüzle ilgili olabilir. Ancak eğer bu doğruysa, bu karışıklıkları “kendini aldatma” olarak nitelendirmek zordur. Kendini aldatma ancak belirli durumlarda söz konusu olabilir: örneğin, bir filozofun savunduğu sistemi korumak için kendisini bilinçli biçimde yanıltması gibi. Bu durumda filozof, “başka bir düzeyde çok iyi bildiği bir şeyi kendisinden ve başkalarından gizlemek ister” (s. 50–51).

Fakat bu tür açık kendini aldatma örnekleri muhtemelen Schönbaumsfeld’in ima ettiğinden daha nadirdir ve Wittgenstein’ın asıl ilgilendiği durumlar bunlar değildir.
Schönbaumsfeld’in ele aldığı bazı karışıklıklar da onun iddia ettiği kadar yaygın veya hayatı belirleyici değildir. Örneğin “hedef görüş” (target view) bazen felsefe dışı alanlarda da görülebilir; buna Sovyet kozmonot Yuri Gagarin’in uzay uçuşunda Tanrı’yı gözlemleyemediğini söylediğine dair meşhur (ama tartışmalı) söz örnek verilebilir. Ancak Augustinusçu dil anlayışı gibi bazı felsefi karışıklıklar, felsefe çevresi dışında pek rastlanan türden değildir.
Schönbaumsfeld, felsefi karışıklıkların insan hayatı üzerinde ciddi sonuçlar doğurabileceğini ileri sürer (s. 50) ve bunların “hayatın gerçek problemleri”—yani nasıl yaşanacağı ve nasıl eylemde bulunulacağı—üzerine düşünmeyi engellediğini savunur (s. 46). Ancak bu sonuçların ne olduğu açık değildir.
Örneğin, dil ile nesneler arasındaki ilişkiye dair belirli bir görüşe sahip olmak, kişinin genel dünya görüşünü belirlemek zorunda değildir. Bu tür bir karışıklık, diğer alanlardan izole kalabilir ve kişinin yaşam biçimini etkilemeyebilir. Hatta bu tür sorunlar dilsel yetkinliğimizi bile etkilemez. Dolayısıyla Schönbaumsfeld’in iddiasının aksine, Wittgenstein’ın ele aldığı karışıklıkların mutlaka kapsamlı bir “kendini aşma” sürecini gerektirdiği açık değildir.
Schönbaumsfeld’in yaklaşımının ortaya çıkardığı en önemli soru ise şudur: Bu anlamda bir “sahicilik” gerçekten mümkün müdür?
Wittgenstein’ın kendi ifadeleri, onun bu konuda pek de iyimser olmadığını düşündürür. Onun fikirlerinin anlaşılması konusunda karamsar olduğu bilinmektedir. G. H. von Wright’a göre Wittgenstein, düşüncelerinin çoğu zaman yanlış anlaşıldığını ve hatta takipçileri tarafından bile çarpıtıldığını düşünüyordu. Ayrıca gelecekte daha iyi anlaşılacağına da inanmıyordu.
Von Wright’a göre bunun nedeni, Wittgenstein’ın düşüncesinin derinliği ve özgünlüğüdür; çünkü onun fikirlerini anlamak ve onları kendi düşünce biçimine dahil etmek son derece zordur. Eğer Schönbaumsfeld’in yorumu doğruysa, bunun nedeni şudur: Wittgenstein’ı anlamak için kişinin tüm düşünme biçimini değiştirmesi gerekir. Bu ise ancak “kendisi üzerinde çalışma” yoluyla mümkündür—yani “zor olan yolu” seçmekle.
Wittgenstein, içinde yaşadığı çağın ruhunun (Zeitgeist) da bu süreci zorlaştırdığını düşünüyordu. Onun kültüre yönelik eleştirileri oldukça serttir; hatta yaşadığı dönemi “karanlık bir çağ” olarak nitelendirir. Ona göre bu döneme “kültür” demek bile fazla iyimserdir; “medeniyet” demek daha uygundur.
Bu bağlamda sahicilik meselesi daha da zorlaşır. Çünkü Schönbaumsfeld’e göre felsefi karışıklıklar yalnızca bireysel değil, aynı zamanda çağın ruhunun bir ürünüdür. Özellikle bilimcilik (scientism), bu karışıklıkların temel kaynaklarından biridir. Dolayısıyla sahiciliğe ulaşmak için yalnızca bireyin kendisini değil, içinde bulunduğu kültürü de aşması gerekir.
Eğer bu doğruysa, Wittgenstein’ın okuyucusundan talep ettiği şey son derece ağırdır. Sorun sadece belirli felsefi görüşler değil, kişinin bizzat kendisi ve ait olduğu kültürdür. Von Wright’ın ifadesiyle Wittgenstein, “farklı bir şekilde düşünen ve farklı bir hayat havası soluyan insanlar için yazdığını” hissediyordu.
Bu durumda sahicilik, kişinin hem kendisine hem dünyaya dair bakışını değiştirmesini, karakterini dönüştürmesini ve modern medeniyetin hâkim görüşlerinden kopmasını gerektirir. Böyle bir görev, neredeyse imkânsız denebilecek ölçüde ağırdır. Bu nedenle Schönbaumsfeld haklıysa, bu etik talebin tam anlamıyla yerine getirilmesi pek mümkün görünmemektedir.
III
Schönbaumsfeld’in kitabı Wittgenstein araştırmalarına önemli bir katkı sunmaktadır. Özellikle Kierkegaard’ın Wittgenstein üzerindeki etkisini güçlü biçimde ortaya koymakta ve her iki düşünürün felsefe ile dini inanç anlayışları arasındaki paralellikleri dikkat çekici biçimde göstermektedir.
Aynı zamanda Wittgenstein’ın felsefi amaçlarını anlamak için yeni ve ilgi çekici bir perspektif sunar. Bununla birlikte, bu yaklaşımın karşılaştığı itirazlar ve ortaya çıkardığı sorular göz önüne alındığında, kitabın temel argümanını kabul etmenin bedeli oldukça yüksek görünmektedir.
Jonathan Beale
Dr. Jonathan Beale FRSA, insan gelişimine odaklanan araştırmalarıyla tanınan, yüksek performans koçu, araştırmacı, danışman, yazar, ana konuşmacı ve eğitimcidir. Araştırmalarının önemli bir alanı, insanların yaşamlarında akışı kolaylaştırarak potansiyellerini nasıl gerçekleştirebilecekleri ve bunun insanların gelişmesinde oynadığı roldür. Mevcut araştırma projeleri arasında, öğrenmeyi, verimliliği, etkinliği ve refahı en üst düzeye çıkarmak için öğrenme ortamlarında akışı nasıl kolaylaştırabileceği üzerine araştırmalar yer almaktadır. Araştırmaları ayrıca öğrenme bilimine ve özellikle dayanıklılık olmak üzere karakter güçlerinin nasıl geliştirileceğine de odaklanmaktadır.
Beale, araştırmacı ve eğitimci olarak sahip olduğu engin deneyimi koçluğuna da yansıtıyor. Harvard, Oxford ve Eton gibi önde gelen üniversite ve okullarda araştırma ve öğretim görevlerinde bulundu. Koçluğu, danışanlarını akış kanalına en etkili şekilde nasıl yönlendirebileceğine odaklanıyor; bu kanalda, potansiyelin gerçekleşmesini desteklemek için becerilerimizin tam kapasitelerine kadar zorlandığı bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Çalışmaları, akışın babası Mihaly Csikszentmihalyi’nin ilkesini takip ediyor: akış, “bir kişinin becerilerinin, neredeyse yönetilebilir bir zorluğun üstesinden gelmek için tamamen devreye girdiği” zaman gerçekleşir. Koçluk seanslarında Beale, herkesi sınırlarına kadar zorlamayı ve böylece başarılı olmalarını sağlamayı hedefliyor.
