Bunların hepsi sevginin uzantılarıdır. Dolayısıyla kendini sevmeyen, kendisiyle dost olmayan bir insanın ontolojik bir hiçlik ve yitmişlik içine sürüklenmesi şaşırtıcı değildir. Çünkü sevgisizlik, aslında bağımsızlaşmak değil; bağsızlaşmak, hiçbir şeye bağlanamamak anlamına gelir.
Bu yüzden dinin anlamı da bağdır. Nitekim “religion” kelimesi de bağlanmak anlamına gelir. Aynı şekilde akıl da bir bağdır, hikmet de bir bağdır. Felsefenin kendisi bile “bilgelik sevgisi” olarak tanımlanır. Dikkat ediniz, burada da merkeze yerleşen şey sevgidir. Dolayısıyla sevgi, insanın bütün ontolojik bağlarının temelini oluşturur.
İlişki biçimi ne olursa olsun, sevgi ontolojik bir temele dayanmadıkça kalıcı ve sahici olamaz. Nitekim Peygamber Efendimizin, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamda iman etmiş olmazsınız” anlamındaki hadisi, sevginin yalnızca duygusal değil, varoluşsal bir bağ olduğunu göstermektedir.
Her ilişki biçimi sevgi temelli değildir. Öğretilmiş ilişkilerle sevgi arasında büyük bir fark vardır. Çünkü sevgi ontolojik bir bağlılığı ifade ederken, öğretilmiş ilişkiler çoğu zaman kurguya, çıkara ya da belli kalıplara dayanır. İnsanı sevgiden koparan şey de çoğu zaman bu öğretilmiş ve kurgulanmış illüzyonlardır. İnsan, hakiki bağlarını kaybettikçe ilişki kurduğunu zanneder; fakat gerçekte yalnızlaşır, yabancılaşır ve ontolojik merkezinden uzaklaşır.Bir ilişkinin dinsel ya da ideolojik bir görünüm taşıması, onun gerçekten sevgiye dayandığı anlamına gelmez. Aksine, birçok dinsel ve ideolojik ilişki ontolojik bir bağ kuramadığı için sevgi üretmez. Bu tür ilişkiler çoğu zaman geçici, kırılgan, yüzeysel ve temelsizdir. Çünkü sevgi, insanı ötekine hakiki anlamda bağlayan ontolojik bir yakınlıktır; sevginin olmadığı yerde ise ilişki çoğu kere bozucu ve yıkıcıdır.
Dikkat ederseniz, özellikle çağımızda izlediğimiz filmlerde, haberlerde ve anlatılarda sürekli insanın insanla kavgası yansıtılmaktadır. Böylece insanlara, sanki insan ilişkilerinin özü çatışmaymış gibi sevgisiz bir dünya tasavvuru sunulmaktadır. Oysa gösterilen her şey hakikati yansıtmaz; hatta çoğu zaman gerçek olan, gösterilenden tamamen farklıdır.
“İnsan oluşu” tahrip etmek istiyorsanız, önce onun kalbindeki sevgiyi ve bağlılığı yok etmeniz gerekir. Bu da kimi zaman özgürlük adına, kimi zaman Tanrı adına, kimi zaman da ideolojik kalıplar adına yapılır. İnsandaki sevgiyi ortadan kaldırmanın pek çok yöntemi vardır. Fakat sevginin yok olduğu yerde insan da ontolojik anlamını kaybetmeye başlar.
Bu nedenle insanın saf insaniyete ulaşabilmesi; hem kendisine, hem çevresine, hem de bütün varlığa sevgi temelli, ontolojik bir bağlılıkla yaklaşmasına bağlıdır. Eğer bu temel ortadan kalkarsa, artık gerçek anlamda insandan söz edemeyiz.