ZULME KARŞI DURMAK İNSANİ VE AHLÂKÎ BİR GÖREVDİR
Zulüm, adâletin karşıtı olan bir kavramdır, haksızlık demektir. Adâlet, nasıl her şeyi yerli yerine koymak demekse, zulüm de bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaktır. Bu nedenle her şeye gerektiği yerde ve hak ettiği kadar değer ve önem vermek gerekir. Dinimiz her şeyde adâleti emretmiş, zulmü ve haksızlığı ise yasaklamış ve büyük günahlardan saymıştır.
“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Ancak Allah onları cezalandırmayı, korkudan gözlerin dışarıya fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrâhîm, 14/42).
İnsanların dokunulmaz hakları vardır. Bunların korunması esastır. Peygamberimiz vedâ haccında; “Kesin olarak söylüyorum ki, kanlarınız, mallarınız, şeref ve haysiyetiniz bu ayda, bu şehirde bugünün hurmeti gibi haramdır. Rabbınize kavuştuğunuzda yaptığınızdan sizi sorgulayacaktır…” (Buhârî, “İlim”, 9) buyurmuştur. İnsanların dokunulmaz hakları; Can, Mal, Akıl, Din ve Nesil güvenliğidir. İslâm’daki hemen bütün emir ve yasaklar bu beş temel esası korumak ve geliştirmek için düzenlenmiştir. Her insan doğuştan bu haklara sahiptir. Bu haklar kişinin temel haklarıdır, başkasına devredilemez.
Kur’an’da yirmi âyette zulüm kavramı, iki yüz altmış dokuz yerde de türevleri geçmektedir. İki yüzden fazla yerde zulüm kavramı küfür, şirk veya Allah’ın hükümlerini çiğneme anlamında kullanılmıştır. Yirmiyi aşkın yerde de beşerî ilişkilerde haksızlığa sapma mânasında kullanılmıştır. Yetmişten fazla yerde Allah’ın hiç kimseye hiçbir şekilde zulmetmeyeceği, insanların dünyada uğradıkları zararların ve âhirette uğrayacakları cezaların kendi kötülüklerinin karşılığı olduğu, inkârcıların ve kötülük işleyenlerin kendilerine zulmettikleri belirtilmektedir. “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, orada istediğiniz yerden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz,” dedik.” (Bakara 2/35). Kur’an’da Allah’ın emrini çiğneme ve hükmünü ihlâl etme bağlamında ilk zulüm, yasaklanan meyveyi yiyen Âdem ile Havvâ tarafından işlenmiştir. (A‘râf 7/19, 23). Nûh (as)’ın kavminin Nûh’u ve inananları aşağılamaları ve davetini reddetmeleri sebebiyle “zulmedenler” diye anılmıştır. (Hûd 11/27, 37, 44). İsrâiloğulları’nın Hz. Mûsâ’ya, “Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” demeleri, altın buzağıya tapmaları, cumartesi yasağını ihlâl etmeleri zulüm diye nitelenmiştir. (Bakara 2/54-59; A‘râf 7/160-165). Yine önce inkârcı bir kavimden olan Sebe melikesi Hz. Süleyman’ın kendisiyle bağlantı kurmasından sonra, “Ey Rabbim, ben kendime zulmetmişim” diyerek inkârcılığını zulüm olarak değerlendirip Allah’a teslim olduğunu ifade etmiştir. (Neml 27/38-44).
Haksız olarak bir mala sahip olmak için yalan yere yemin etmenin büyük bir vebal olduğu ve kişiyi elim bir azaba uğratacağı ifade edilmiştir. “Her kim hakkı olmadığı halde bir müslümanın malını zimmetine geçirmek için yemin ederse Allah’ın hışmına uğrayarak huzuruna çıkar.” buyurdu. Abdullah İbn Mes’ûd diyor ki, sonra Peygamberimiz Allah’ın kitabından bunu tasdik eden Âl-i İmrân 77: “Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanlar var ya; işte onlar için ahirette hiçbir nasip yoktur.” ayetini okudu. (Buhârî, Müsakat, 4; Müslim, Eyman, 61). “Bir kimse din kardeşinin iffetine yahut malına haksız olarak dokunmuş ise; altın, gümüş bulunmayan kıyamet gününden önce ondan helallık alsın. Aksi takdirde, yaptığı haksızlık oranında onun iyiliklerinden alınıp hak sahibine verilir. İyiliği yoksa (iyiliği borcunu karşılamıyorsa) hak sahibinin günahlarından alınıp haksızlık edene yükletilir (ve böylece ödeştirilir).” (Buhârî, Mezalim, 10). Kişilerin mülkiyetinde olan mal ve topraktan haksız yere bir şey almak nasıl günah ise, kamuya ait mal ve topraktan haksız yere bir şey almak da aynı şekilde günahtır. Çünkü bunda topyekün milletin, henüz tüyü bitmemiş yetimin hakkı vardır. Müslüman, hakkı olmayan bir şeyi kime ait olursa olsun almaz ve böyle bir mala sahip olmak istemez. Çünkü bu yüktür, vebaldir ve zulümdür.
Allah Teâlâ kötülük yapmak şöyle dursun, kötülüğün söz olarak meydana, ortaya konulmasını, açıkça söylenmesini, ulu orta konuşulmasını dahi istemiyor. Allah ne iş olarak, ne söz olarak, ne gizli, ne aşikâr kötülüğün hiçbirini sevmez. Sözle olsa dahi kötülüğün ilân edilmesinden ve açıklanmasından hoşlanmaz ve bunu yapana gazab ve azap eder. Ancak zulmedilmiş, hakkına tecavüz olunmuş olan kimsenin feryad etmesine, zalim aleyhinde beddua etmesine izin vermiştir. Hatta zalimin kötü sözlerine karşılık vermesine bile müsaade etmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Allah, kötü sözün açıklanmasını sevmez. Ancak zulme uğrayan hâriç. Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.” (Nisâ, 4/148) buyurmuştur. Burada zulme uğrayanların uğradıkları zulmü anlatmaları, zalimi ifşa etmeleri istenmektedir. İzin verilen; zalime, yine onun yöntemiyle, zulümle karşılık vermek değildir. Hâlbuki zulüm ifşa edildiği takdirde engel olma imkânı doğar. Zaten zâlimler çoğunlukla gizlice ve dolaylı yollardan, çaktırmadan zulümlerini devam ettirmeye çalışırlar. Devam etmemesi için, kötü söz, mahrem bir konu olsa bile ifşa edilmesi gerekir.
Zulüm, Kur’an ayetlerinde çok geniş anlamda ele alınmış bir kavramdır. İnanç, eylem ve ahlâk konularını ilgilendiren bir anlam alanına sahiptir. Kur’an’ın ortaya koyduğu en üst değer olan adâletin (Mâide, 5/8) zıddı zulümdür. Bunun için, “küfür ile âbâd olunur ama zulüm ile âbâd olunmaz” denilmiştir. Zulüm, insanın Rabbine, kendine ve çevresine karşı işlediği bir haksızlık, diğer taraftan Allah’ın ulûhiyet hakkını ihlâl etmesi sebebiyle Allah tarafından affedilmeyen bir kötülük, bir hadsizlik sayılmaktadır. “Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” (Nisa 4/48). İnsanın saygınlığını yok ettiği için insanlar tarafından da zulüm hoş görülmemektedir. Her durumda zulüm, bir hakka tecavüzdür. Kur’an’ın hedefi, insanların hakkını korumak ve insanı hak ettiği mertebeye yükseltmektir. Bu sebeple her varlık için bir hak söz konusudur ve sahibine hakkının verilmesi gerekir. (Buhari, Savm, 50; Tirmizi, Zühd, 6). İslam kazanılmış her hangi bir hakkın alınması konusunda hak sahiplerini hiçbir şekilde tembellik ve ilgisizliğe sevketmediği gibi tehdit ve tazyik altında kalarak haklarından vazgeçmelerine de razı olmamıştır. “Onlara haksız bir saldırı yapıldığında elbirliğiyle kendilerini savunurlar.” (Şûrâ, 42/ 39) Kur’an, zulme karşı mücadeleden kaçanları uyarmış, onları kendi ifadesiyle “kendilerine zulmedenler” olarak vasıflandırmıştır. (Kutub, Seyyid, İslam’da Sosyal Adâlet, s. 26). “Zulüm sebebiyle malı elinden alınırken öldürülen kimse şehittir” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 590) hadis-i şerifi ile hakkı alma ve koruma gayesiyle yapılan mücadelenin önemine vurgu yapılmıştır. “Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Rasûlüyle savaşa girdiğinizi bilin. Eğer tövbe edecek olursanız, anaparalarınız sizindir. “…Böylece siz ne başkalarına haksızlık etmiş olursunuz, ne de başkaları size haksızlık etmiş olur.” (Bakara 2/279). Zulmetmek yasaklandığı gibi zulme uğramak ta yasaklanmıştır. Kişi zulme uğradığında gücü yettiği halde sessiz kalamaz, zulmün yapılmasına müsaade edemez. “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur...” (Hûd, 11/113). Zalimleri dost edinmek, onlara meyletmek dahi yasaklanmışken, zulmetmek en büyük haksızlıktır, kul hakkıdır. Hiç kimsenin böyle bir hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın haksızlığa karşı koyması en doğal, en tabîi hakkı ve öncelikli görevidir.
