EĞİK EHRAMLARDAN DİRİLEN EDEBİYATA: NECİP MAHFUZ, NOBEL VE KÜLTÜREL İTİBARIN TRAJEDİSİ -1-
Sezai Karakoç, bu topraklarda büyümüş bir yazar olarak sonsuza kadar yaşayacak şair ve yazarlarımızdandır. Onun yazmış olduğu yazılar da aradan yıllar geçse de, önemli klasikler gibi, her daim yeniliğini koruyacaktır. Geçen gün onun bazı yazılarını okurken onun 2013 yılında yayımlanan Edebiyat Yazıları III kitabının ilk yazısı olan “Eğik Ehramlar” dikkatimi çekti. Bir iki defa tekrar tekrar okudum. Ondan sonraonunla ilgili bir yazı kaleme almak istedim ve onu da okuyucularımın dikkatlerine sunuyorum.
Bir milletin hakikati, yalnızca tarih kitaplarında, savaş meydanlarında veya siyasî sınırlarında aranmaz. Onun asıl yüzü, çoğu zaman kelimelerinde, şiirlerinde, romanlarında ve sanat eserlerinde görünür. Çünkü edebiyat, bir toplumun kendisini dünyaya anlattığı en derin vasıtadır. Bir milletin neye inandığını, neyi özlediğini, hangi acılarla yoğrulduğunu, geçmişiyle nasıl bir bağ kurduğunu ve geleceğe hangi ruhla yürümek istediğini en sahici biçimde onun edebiyatı söyler. Bu sebeple bir ülkenin edebiyatının dünyada bilinmemesi, yalnızca birkaç yazarın veya eserin tanınmaması anlamına gelmez; aynı zamanda o ülkenin medeniyet hafızasının dünya karşısında yeterince görünür olamaması demektir.
Sezai Karakoç’un Necip Mahfuz’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması vesilesiyle kaleme aldığı “Eğik Ehramlar” başlıklı yazısı, görünüşte bir edebiyat ödülünü ve Mısırlı bir romancıyı konu edinirken, gerçekte çok daha geniş bir medeniyet meselesinin kapısını aralar. Karakoç’un bakışında Necip Mahfuz, yalnızca Nobel’e layık görülen bir romancı değildir; onun şahsında Mısır’ın, Arap dünyasının, İslâm coğrafyasının ve Batı’nın bu coğrafyalara karşı geliştirdiği kültürel bakışın izleri okunur. Nobel ise yalnızca bir ödül olmaktan çıkarak, Batı’nın dünyayı hangi ölçülerle değerlendirdiğini gösteren sembolik bir aynaya dönüşür.
Karakoç’un Nobel’e yönelttiği eleştirinin merkezinde, ödülün evrensellik iddiasıyla tarihî tercihleri arasındaki gerilim bulunmaktadır. Ona göre Batı, uzun süre kendi edebiyatını dünyanın edebiyatı gibi görmüş; Doğu’nun, İslâm dünyasının, Afrika’nın ve başka kültürlerin edebî birikimlerini yeterince dikkate almamıştır. Necip Mahfuz’a verilen ödül bu bakımdan önemli bir eşik gibi görünse de Karakoç, bunun arkasında siyasî ve ideolojik hesapların bulunabileceğini düşünür. Böylece Nobel’in ışıltılı kürsüsü, onun kaleminde bir anda sorgulayıcı bir bakışın altına girer. Ödülün kendisinden çok, ödülü veren zihniyet tartışmaya açılır.
Fakat Karakoç’un düşüncesi burada Batı’nın eleştirisiyle sınırlı kalmaz. Asıl sert soru, bir süre sonra Türkiye’ye yönelir: “Kendi edebiyatımızı ne kadar tanıyoruz ve onu dünyaya ne ölçüde tanıtabiliyoruz?”
Bu soru, yazının en acı ve en sarsıcı tarafını oluşturur. Çünkü başka kültürlerin bizi görmezden gelmesinden yakınırken, kendi kültürümüzün büyük isimlerini içeride görünmez hâle getirmiş olmamız daha derin bir çelişkiyi ortaya çıkarır. Divan edebiyatının, Yahya Kemal’in, Mehmet Akif’in, Ahmet Haşim’in, Hüseyin Rahmi’nin, Abdülhak Şinasi Hisar’ın ve Necip Fazıl’ın dış dünyada yeterince tanınmaması, yalnızca yabancıların ilgisizliğiyle açıklanabilecek bir durum değildir. Bunun gerisinde, kendi kültürel mirasını taşıma ve dünyaya aktarma konusunda yaşanan zaaf da vardır.
Karakoç’a göre bir zamanlar gazeteler, edebiyatın toplumla buluştuğu geniş meydanlardı. Romanlar tefrika edilir, şiirler yayımlanır, edebî tenkitler okunur, yazarların isimleri gündelik hayatın içinde dolaşırdı. Edebiyat, yalnızca kitapların sessiz sayfalarında değil, toplumun ortak hafızasında yaşardı. Zamanla bu alan daraldı; gazete edebiyattan uzaklaştı, televizyon edebiyatçının sesini kısmaya başladı, popüler kültür sanatın daha görünür yüzlerini öne çıkardı. Böylece edebiyat, kendi ülkesinde bile giderek daha tenha bir yere çekildi.
İşte “eğik ehram” imgesi, tam bu noktada bütün ağırlığıyla anlam kazanır.
Mısır’ın ehramları, yalnızca taşlardan yükselmiş devasa yapılar değildir. Onlar, bir medeniyetin zaman karşısındaki direncinin, hafızasının ve kendi ekseni üzerinde durabilme kudretinin sembolüdür.Karakoç’un Mısır ile Türkiye arasında kurduğu karşılaştırmada ehram, geçmiş ile bugün arasındaki bağın somutlaşmış hâline dönüşür. Mısır’da ehram hâlâ yerindedir; bütün tarihî sarsıntılara rağmen geçmiş, bugünün içinde bütünüyle silinmemiştir. Türkiye’de ise kültürel yapı, Karakoç’un ifadesiyle eğilmiş, bükülmüş ve zaman zaman kendi eksenini kaybetmiştir.
Bu eğrilik, yalnızca geçmişten uzaklaşmak değildir. Daha derinde, “kendi ölçülerini kaybetmek” anlamına gelir. Kendi şiirini yeterince okuyamayan, kendi romanının değerini kavrayamayan, kendi sanatını dünyaya taşıyamayan bir toplumun başkalarının ölçüleri karşısında sürekli hüküm beklemesi kaçınılmaz hâle gelir. Böyle bir durumda Nobel’in verip vermemesi, yabancıların bizi tanıyıp tanımaması veya başka ülkelerin kültürel bakışlarında yer bulup bulmamamız asıl mesele olmaktan çıkar. Asıl mesele, toplumun kendi içindeki kültürel merkezini yeniden bulup bulamayacağıdır.
Karakoç’un Mısır’a bakışında da bu yüzden yalnızca bir ülkenin kültürel üstünlüğünü dile getirme arzusu yoktur. Onun dikkatini çeken, Mısır’ın geçmişiyle kurduğu bağın bütünüyle kopmamış olmasıdır. Arapçanın geniş bir coğrafyada dolaşan bir kültür dili oluşu, Kahire’nin Arap dünyasındaki merkezî konumu, El-Ezher’in varlığını sürdürmesi ve Mısırlı yazarların Arap dünyasında okunması, edebiyatın kendi doğal kültürel çevresini bulmasını sağlamaktadır. Necip Mahfuz’un dünyaya açılabilmesinin arkasında yalnızca onun romancılık kudreti değil, böyle bir kültürel dolaşım alanı da bulunmaktadır.
Türkiye ise büyük bir edebî mirasa sahip olmasına rağmen bu mirası dünya dillerine, dünya kültürüne ve özellikle İslâm coğrafyasına yeterince taşıyamamıştır. Karakoç’un asıl sitemi de burada yoğunlaşır. Bir tarafta Batı’nın Nobel’inin taraflılığından şikâyet edilirken, diğer tarafta Yahya Kemal’in, Mehmet Akif’in, Necip Fazıl’ın ve daha nice büyük ismin dışarıda yeterince bilinmemesi, kültürel bir ihmali ortaya koymaktadır. Başkasının bizi tanımamasından önce, bizim kendimizi ne kadar tanıdığımız sorusu gelir.
Bu nedenle “Eğik Ehramlar”, yalnızca Necip Mahfuz ve Nobel üzerine yazılmış bir değerlendirme değildir. Yazının derininde, “edebiyatın bir medeniyetin kendisini yeniden kurma gücü” bulunmaktadır. Karakoç için edebiyat, toplumun ruhunu taşıyan bir damar; şiir ve roman ise medeniyetin kendi iç sesini geleceğe ulaştıran iki büyük kanaldır. Bu kanallar kuruduğunda yalnızca sanat zayıflamaz; toplumun kendisini ifade etme kudreti de zedelenir.
Dolayısıyla mesele, Nobel’i almak veya almamak değildir. Mesele, bir milletin kendi edebiyatını Nobel’in vereceği değerden önce kendi vicdanında ve kendi medeniyet ölçülerinde değerlendirebilmesidir. Büyük ödül, dışarıdan gelecek bir madalya değil; bir toplumun kendi büyük şairlerini, romancılarını ve sanatçılarını yeniden keşfetmesi, onları yaşatması ve onların diliyle dünyaya seslenebilmesidir.
Karakoç’un “eğik ehram”ı bu bakımdan yalnızca bir çöküşün değil, aynı zamanda bir doğruluş imkânının da sembolüdür. Çünkü eğilmiş olanın yeniden doğrulma ihtimali vardır. Kendi ekseninden uzaklaşmış olanın yeniden merkezini bulması mümkündür. Geçmişiyle bağı kopmuş görünen bir medeniyetin hafızasını yeniden harekete geçirmesi de mümkündür.
Bu sebeple Karakoç’un Necip Mahfuz’dan başlayan yürüyüşü, Nobel’in salonlarından Türkiye’nin kültürel hafızasına kadar uzanır. Önce Batı’nın edebiyat üzerindeki hükmü sorgulanır; ardından Mısır’ın kültürel direnciyle Türkiye’nin kültürel savruluşu karşılaştırılır; nihayet bütün yollar, kendi edebiyatımızın ve medeniyetimizin yeniden ayağa kaldırılması düşüncesinde birleşir.
Ve belki de yazının en derin sorusu burada saklıdır:
“Bir medeniyet, başkalarının verdiği ödüllerle mi büyür; yoksa kendi ruhunu yeniden bulduğu gün mü gerçekten ayağa kalkar?”
Karakoç’un “Eğik Ehramlar”ı, bu soruya verilen uzun ve sarsıcı bir cevabın başlangıcıdır. Ehramın eğildiği yerde yalnızca taşın değil, hafızanın da eğildiğini; fakat hafızanın yeniden ayağa kalktığı yerde edebiyatın da kendi hakikatine dönebileceğini hatırlatır. Bu yüzden metnin nihai çağrısı Nobel’in peşinden koşan bir edebiyatın değil, “kendi medeniyetinin büyük ödülüne layık olabilecek bir edebiyatın yeniden doğuşuna” yöneliktir.
Nobel’in Gölgesinde Necip Mahfuz ve Batı’nın Seçici Hafızası
Sezai Karakoç, 1988 yılında kaleme aldığı bu yazısını, Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Mısırlı romancı Necip Mahfuz’a ayırırken, aslında yalnızca bir romancının ödüllendirilmesini değerlendirmez. Mahfuz’un şahsında, Batı’nın Doğu’ya bakışını, Nobel kurumunun görünürdeki evrenselliğinin ardında işleyen seçici ve ideolojik tercihleri, İslâm dünyasının kültürel konumunu ve Türkiye’nin kendi edebiyatına karşı sergilediği ilgisizliği sorgular. Karakoç’un eleştirisinin dikkat çekici yönlerinden biri de, bütün bu meseleleri kuru bir polemik diliyle değil, yer yer keskinleşen bir ironi ve alaycı bir üslupla dile getirmesidir.
1988 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nün Mısırlı romancı Necip Mahfuz’a verilmesi, Karakoç açısından ilk bakışta önemli bir hadisedir. Çünkü böylece ilk defa bir Müslüman ülkeden bir yazar Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştür. Fakat bu durum, beraberinde daha büyük bir soruyu getirir: Acaba İsveç Kraliyet Akademisi ve onun gerisinde duran Avrupa, yıllardır görmezden geldiği İslâm dünyasını nihayet fark etmeye mi başlamıştır?
Karakoç’un ironisi tam da bu noktada belirginleşir. Ona göre Nobel, özellikle son on beş yıl içinde, adeta Musevilere tahsis edilmiş bir ödül görüntüsü kazanmış ve bu durum, kurumun itibarını ciddi biçimde zedelemiştir. İslâm dünyasını uzun yıllar yok sayan, bir önceki yıla (1988) kadar Afrika’yı, hâlâ Çin’i görmezden gelen Nobel, aslında büyük ölçüde Batı’nın kendi içinden çıkan edebiyatı tartıştığı ve yine kendi ölçütleriyle değerlendirdiği bir kurum hâline gelmiştir. Bu bakımdan Nobel’in evrenselliği de tartışmaya açıktır.
Karakoç, bu genel tablonun içinde yalnızca bir istisna bulunduğunu belirtir: Hintli Rabindranath Tagore. Tagore, Batılı değildir; fakat Batı’ya açılan bir penceresi vardır. Onun Nobel’e uzanan yolu da bu açıdan Batı ile kurduğu ilişki üzerinden okunabilir.
Ne var ki zamanla Batı edebiyatında belirgin bir durgunluk ortaya çıkmış, Nobel’in kendi sınırlarının dışına doğru bir parça açılması gerekmiştir. Bunun sonucunda bir önceki yıl ödül Afrikalı bir yazara verilmiştir. Fakat bu yazar da Batı’ya yabancı değildir; Batıcıdır, Batı’da yetişmiştir ve hâlen Londra’da yaşamaktadır. Yine de Karakoç’a göre bu gelişme, bütün sınırlılığına rağmen önemli bir eşiktir. Çünkü artık “şeytanın bacağı kırılmıştır.” Nobel, en azından görünüşte, Batı’nın kendi sınırlarının dışına taşmaya başlamıştır.
1988’de sıra Mısırlı romancı Necip Mahfuz’a gelir. Fakat Karakoç, bu ödülün verilişini de ironik bir parantez içinde sorgular: Nobel Mısır’a verilmiştir, fakat İsrail’in hassasiyetleri de göz ardı edilmemiştir. Ödül, adeta İsrail’den özür dilenerek verilmiş gibidir. İsrail de kendi hoşgörüsünü(!) göstermekten geri durmamıştır. Karakoç’un ünlem işareti, burada yalnızca bir noktalama işareti değildir; Batı’nın sözde tarafsızlığının ardındaki siyasî hassasiyetleri açığa çıkaran ironik bir bıçak gibidir. (Karakoç, Edebiyat Yazıları III, 2013, s. 7).
Burada Karakoç’un asıl meselesi Necip Mahfuz’un Nobel’i hak edip etmediği değildir. Mahfuz’un romancı olarak değerini bütünüyle reddetmez; aksine ilerleyen satırlarda onun belirli bir seviyenin üzerinde olduğunu açıkça kabul eder. Esas sorgulanan, “edebiyatın değerlendirilmesinde kullanılan ölçütlerin gerçekten evrensel olup olmadığıdır.”
Karakoç’a göre Nobel, kendisini bütün dünyayı kapsayan tarafsız bir edebiyat mahkemesi gibi sunmasına rağmen, tarihsel tercihleri bakımından Batı merkezli bir zihniyetin izlerini taşımaktadır. Dolayısıyla burada Nobel ödülü, yalnızca bir edebiyat ödülü olmaktan çıkar; Batı’nın hangi kültürleri görünür, hangi yazarları değerli ve hangi edebiyatları dikkate değer bulduğunu belirleyen sembolik bir otoriteye dönüşür.
Karakoç’un ironisi de bu çelişkiden doğar. Nobel’in evrensellik iddiası ile ödül dağılımındaki seçicilik arasındaki mesafe ne kadar büyürse, onun dili de o ölçüde keskinleşir. “İsrail’den özür dilenerek” ifadesi, edebiyatın siyasetten bağımsız olması gerektiği düşüncesiyle, uluslararası kültür alanında siyasî güçlerin etkili olduğu kanaati arasındaki çatışmayı görünür kılar.
Burada Karakoç’un daha geniş düşünce dünyasının bir yansıması da görülür: “Kültürel iktidar, yalnızca siyasî iktidarla kurulmaz; ödüller, çeviriler, yayınevleri, akademiler ve uluslararası tanınırlık mekanizmaları da kültürel iktidarın araçlarıdır.” Bir edebiyatın dünyada tanınması, yalnızca o edebiyatın kendi estetik gücüyle değil, onu dünyaya taşıyacak kültürel kurumların varlığıyla da ilgilidir… (Yazı 2. Bölüm ile devam edecek)
https://www.maarifinsesi.com/necip-mahfuz-nobel-ve-kulturel-itibarin-trajedisi-1/
___________________________________________________________________________________________
Prof. Dr. Kemal TİMUR
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

