Devlete Paralel Hiyerarşi Sorunu: FETÖ Tecrübesinden Liyakat ve Hukuk Devleti Dersleri
OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde bazı olaylar vardır ki üzerinden yıllar geçse de tartışılmaya devam eder. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi de bunlardan biridir. Çünkü 15 Temmuz yalnızca başarısız olmuş bir darbe teşebbüsü değildir. Aynı zamanda devlet kurumlarının içerisine yerleşen, resmi hiyerarşinin yanında kendisine ait bir sadakat ve itaat düzeni kuran yapıların devleti ne kadar kırılgan hale getirebileceğini gösteren ağır bir tecrübedir.
Bugün yapılması gereken, FETÖ meselesini yalnızca geçmişte kalmış bir güvenlik sorunu olarak görmek değildir. Asıl mesele, bu tecrübeden devlet yönetimi ve hukuk devleti açısından gerekli dersleri çıkarabilmektir.
Çünkü sorun sadece FETÖ’nün varlığı değildi. Asıl sorun, devletin resmi ve hukuki hiyerarşisinin yanında başka bir hiyerarşinin oluşabilmesiydi.
Devlet memuru kime karşı sorumludur? Anayasa’ya ve hukuka mı, yoksa kendisini göreve getiren kişiye, bağlı olduğu gruba veya mensubu olduğu yapıya mı? Bu sorunun cevabı, aslında hukuk devletinin temelini oluşturur.
Demokratik bir hukuk devletinde kamu görevlisinin asli sadakati herhangi bir kişiye, cemaate, siyasi gruba veya örgütsel yapıya değil; Anayasa’ya, hukuka ve kamu yararına olmalıdır. Aksi halde devletin kurumsal yapısı zaman içerisinde kişisel ve grupsal sadakat ilişkilerinin etkisi altına girebilir.
Mesele Cemaatlerin Varlığı Değil
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Türkiye’de dini cemaatlerin, vakıfların, derneklerin ve diğer sivil toplum kuruluşlarının varlığı başlı başına bir sorun değildir. Demokratik toplumlarda insanların inançları, düşünceleri ve ortak değerleri etrafında örgütlenmeleri doğal ve meşru bir durumdur.
Asıl mesele, herhangi bir toplumsal yapının devlet kurumları içerisinde hukuken tanınmayan bir hiyerarşi oluşturmasıdır. Bir cemaatin sosyal faaliyet yürütmesi başka şeydir; kamu kurumlarında kendisine bağlı kadrolar oluşturması, kamu gücünü kendi örgütsel amaçları doğrultusunda yönlendirmesi ve üyelerinden devlete veya hukuka alternatif bir sadakat beklemesi başka şeydir.
Dolayısıyla devletin sorması gereken soru “Bunlar kim?” sorusundan önce “Nasıl örgütleniyorlar ve kamu gücüyle nasıl bir ilişki kuruyorlar?” sorusu olmalıdır.
Çünkü hukuk devletinde ölçü kimlik değil, eylemdir.
FETÖ Tecrübesinin En Önemli Dersi: Liyakat
15 Temmuz’un Türkiye açısından ortaya çıkardığı en önemli derslerden biri de liyakat meselesidir. Kamu kurumlarına girişte, görevde yükselmede ve yönetici atamalarında liyakatın yerini kişisel sadakat, referans ilişkileri veya grup mensubiyeti aldığında devletin kurumsal kapasitesi zayıflamaya başlar.
Liyakat sadece iyi yönetimin şartı değildir. Aynı zamanda devlet güvenliğinin de şartıdır. Çünkü devletin kurumlarına kimlerin, hangi ölçütlerle yerleştirildiği; o kurumların kime ve neye karşı sorumlu olacağını da belirler. Bir kamu görevlisi görevini mesleki yeterliliği ve hukuki sorumluluğu çerçevesinde değil de bağlı bulunduğu grubun beklentileri doğrultusunda yerine getiriyorsa, orada artık sadece bir liyakat sorunu yoktur. Aynı zamanda ciddi bir kurumsal güvenlik sorunu vardır.
Bu nedenle FETÖ tecrübesinden sonra üzerinde en fazla durulması gereken konulardan biri liyakat olmalıdır. Devlet kadrolarında “bizden olan” değil, “işin ehli olan” tercih edilmelidir.
Devletin Ölçüsü Herkese Aynı Olmalı
Bugün Türkiye açısından bir başka önemli mesele de devletin farklı toplumsal ve dini yapılar karşısındaki tutumudur.
FETÖ tecrübesinden hareketle bütün cemaatleri veya dini yapıları potansiyel tehdit olarak görmek doğru değildir.
Ancak geçmişte yaşananlardan hiçbir ders çıkarmadan bu yapıların tamamını denetim dışı bırakmak da doğru değildir. Devletin yapması gereken son derece açıktır: Herkese aynı hukuk standardını uygulamak. Bir yapı iktidara yakın olduğu için hukukun dışında tutulmamalıdır. Aynı şekilde iktidara uzak olduğu için de hukuksuz biçimde hedef haline getirilmemelidir. Kamuoyuna yansıyan bazı kişiler veya yapılar hakkındaki iddialar da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bir kişi veya kuruluş hakkında ortaya atılan iddialar, hukuken kesinleşmiş gerçekler olarak sunulmamalıdır. İddia ile hüküm arasındaki fark korunmalıdır.
Hukuk devleti bunu gerektirir.
Devletin görevi herhangi bir grubu peşinen suçlu ilan etmek değil, gerektiğinde hukuka uygun şekilde denetlemektir.
Devlet Neden Güçlü Kurumlara İhtiyaç Duyuyor?
Güçlü devlet, güçlü kişilerin yönettiği devlet değildir. Güçlü devlet; kurumları güçlü, hukuku üstün, denetim mekanizmaları çalışan ve yöneticileri hesap verebilir olan devlettir. Eğer bir devletin kurumları liyakat yerine sadakatle şekilleniyorsa, denetim mekanizmaları etkisizleşiyorsa, atamalarda objektif kriterler yerine kişisel ilişkiler belirleyici hale geliyorsa, o devlet zaman içerisinde farklı güç odaklarının etkisine açık hale gelir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir “makbul cemaat” veya “makbul grup” arayışı değildir. Türkiye’nin ihtiyacı güçlü ve tarafsız kurumlardır.
Devletin herhangi bir grubun hamisi haline gelmesi de, belirli grupları sürekli tehdit olarak görmesi de aynı ölçüde sorunludur. Çünkü devletin tarafsızlığı, yalnızca siyasi partiler karşısında değil; ekonomik, dini, sosyal ve kültürel bütün yapılar karşısında da korunmalıdır.
Eğitim ve Gençlik Alanında Şeffaflık
Özellikle eğitim, öğrenci yurtları, burslar ve gençlik faaliyetleri gibi alanlarda bu konu daha da önem kazanmaktadır.
Öğrencilerin barınma, eğitim ve sosyal destek ihtiyaçlarının belirli yapılara bağımlı hale gelmesi, beraberinde bazı riskler doğurabilir.
Buradaki mesele öğrencilerin herhangi bir dini veya sivil toplum kuruluşuyla ilişki kurması değildir.
Mesele, öğrencilerin temel ihtiyaçlarının karşılanması karşılığında belirli bir düşünsel veya örgütsel sadakat ilişkisinin oluşturulup oluşturulmadığıdır.
Bu nedenle öğrenci yurtları ve gençlik faaliyetleri üzerinde etkili ve şeffaf bir kamu denetimi bulunmalıdır.
Ancak denetim ile baskı birbirinden ayrılmalıdır.
Hukuka uygun faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının özgürlükleri korunmalı; buna karşılık kamu gücü kullanan veya kamu kaynaklarından yararlanan bütün yapıların hesap verebilirliği sağlanmalıdır.
İsimlerle Değil, İlkelerle Mücadele
FETÖ tecrübesinden çıkarılacak en önemli derslerden biri de şudur: Devlet, belirli isimlerle değil, belirli ilkelerle hareket etmelidir.
Çünkü bugün bir yapının adı değişebilir, kadroları değişebilir, söylemi değişebilir. Fakat devlet içerisindeki kapalı kadrolaşma, paralel hiyerarşi, liyakat dışı atama ve hukukun üzerinde bir sadakat anlayışı devam ediyorsa sorun ortadan kalkmış sayılmaz. Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı, “FETÖ’nün yerine kim gelecek?” tartışması değildir.
İhtiyaç duyulan şey, hiçbir yapının devletin yerine geçemeyeceği bir kurumsal düzen kurmaktır. Devlet kurumlarında kişilere değil, kurallara bağlılık hâkim olmalıdır. Kamu görevlerinde sadakatten önce liyakat gelmelidir. Kamu kaynaklarında yakınlık değil, şeffaflık esas alınmalıdır. Ve hiçbir grup, devletin resmi hiyerarşisinin yanında kendisine ait bir hiyerarşi kuramamalıdır.
Sonuç Yerine
15 Temmuz’un üzerinden yıllar geçti.
Ancak 15 Temmuz’un asıl anlamı, yalnızca geçmişte yaşananları hatırlamakla ortaya çıkmayacaktır. Asıl anlam, aynı türden bir yapılanmanın farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkmasını engelleyecek kurumsal yapıyı kurabilmektir.
Bunun yolu ise oldukça açıktır:
Liyakat.
Hukuk.
Şeffaflık.
Hesap verebilirlik.
Kurumsal özerklik.
Eşit hukuki mesafe.
Ve güçlü devlet kurumları.
Türkiye’nin bundan sonraki döneminde tartışmamız gereken temel mesele, hangi grubun devlete yakın olduğu değil; devletin bütün gruplara karşı hukuk bakımından eşit mesafede olup olmadığıdır.
Çünkü devlet, bir grubun devleti değildir.
Devlet, bütün vatandaşların ortak hukuk düzenidir. Ve hiçbir cemaat, hiçbir siyasi yapı, hiçbir ekonomik güç veya hiçbir şahıs devletin üzerinde değildir.
FETÖ tecrübesinin bize öğrettiği en önemli gerçek belki de budur: Devlete paralel hiçbir hiyerarşiye izin verilmemelidir. Fakat bunun yolu da herhangi bir toplumsal yapıyı toptan suçlamak değil; kim olursa olsun herkes için aynı hukuk standardını uygulamaktır. Çünkü gerçek anlamda güçlü devlet, kişilere veya gruplara duyulan sadakat üzerine değil, hukuka duyulan sadakat üzerine kurulur.
Ve bir ülkede devletin kurumları gerçekten güçlüyse, hiçbir paralel hiyerarşi o devletin üzerinde bir güç haline gelemez.
