Devlet Adamlığı Üzerine
Bir aile babasının kendi arzularından, gururundan ya da anlık kırgınlıklarından öte; ailesinin huzuru, güvenliği ve geleceği için yaşadığı o sessiz ama büyük fedakârlığı hepimiz biliriz. Bazı haksızlıklar karşısında susulur, bazı terbiyesizlikler ve dengesizlikler sineye çekilir. Çocuğunun rızkına, evinin huzuruna halel gelmesin diye insan kendi nefsinin sesini kısar. Çünkü artık mesele kişisel tatmin değil, korumakla mükellef olunan o kutsal çatıdır.
İşte gerçek devlet adamlığı ile siyasi ihtiraslar arasındaki o keskin çizgi tam da burada başlar. Devlet yönetmek, milyonların kaderini omuzlarında taşımak demektir. Kendi heveslerini, kırgınlıklarını ve kişisel egolarını milletin menfaatinin önüne koyan bir anlayış, toplumu yavaş yavaş uçurumun kenarına sürükler.
İyi bir lider; yeri geldiğinde kendi itibarını, kırgınlığını ve hırslarını milletinin ve devletinin daha büyük menfaatleri uğruna ayaklar altına almayı bilen kimsedir. Uluslararası ilişkileri çocuksu küskünlüklerle, bireysel kaprislerle veya enaniyetle yürütmek devlete ve millete yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Bugün Aliyev ile Erdoğan arasındaki temel vizyon farkı tam da bu noktada somutlaşmaktadır. Aliyev, kendi kişisel hırsları ve dönemsel hesapları uğruna, bazen tarihsel hafızayı dahi unutup düşmanla iş birliği yapacak noktaya gelebilmekte; kendi toplumunu ve bölgesel dengeleri tehlikeli kuşatmalara açık hale getirebilmektedir. Sırf kendi hisleri ve enaniyeti doğrultusunda hareket ederek halkını ve bölgesini riskli maceralara itebilmektedir.
Oysa Erdoğan, meselesini anlık tepkiler veya bireysel hırslar üzerinden değil, global ve kapsayıcı bir fayda ekseninde ele almaktadır. Sıradan bir insan gibi tepki verme lüksü yoktur; çünkü taşıdığı yük sadece kendi şahsını değil, Türk dünyasını ve geniş bir coğrafyadaki insanların umudunu temsil etmektedir. Kendisine yapılan bir saygısızlığı, aslında milletin bütününe yapılmış bir haksızlık olarak görse de, o büyük sorumluluk bilinciyle hareket eder. Türk dünyasının, Azerbaycan halkının ve ümmetin geleceği kurda kuşa yem olmasın diye yapılan tüm kaprisleri, terbiyesizlikleri ve dengesizlikleri sineye çeker.
Sıradan bir vatandaş olsaydı belki hislerinin gereğini anında yerine getirirdi. Fakat bir ülkeyi, bir vizyonu ve koca bir medeniyet idealini temsil eden liderlik; nefsini ayaklar altına almayı, daha büyük bir ideal ve menfaat adına kendi kırgınlıklarını geri plana atmayı gerektirir.
Devlet aklı, anlık öfkelerle değil; kuşatıcı, sabırlı ve geleceği inşa eden bu derin fedakârlıkla tecelli eder.
Platon, Devlet Adamı diyaloğunda gerçek devlet adamının kim olduğunu ve yönetme bilgisinin niteliğini araştırır. Ona göre devlet adamlığı, yalnızca iktidarı elinde bulundurmak, emir vermek veya yasaları uygulamak değildir; toplumun iyiliğini doğru bilgi ve ölçü temelinde gerçekleştirme sanatıdır. Gerçek devlet adamı, toplumu oluşturan farklı karakterleri, özellikle ölçülü ve sakin insanlarla enerjik ve atılgan insanları, bir dokumacı gibi uyumlu bir bütün hâline getirir.
Platon, yasaların genel kurallar koyması nedeniyle her somut durumda en doğru kararı veremeyebileceğini düşünür; bu nedenle hakiki yönetimin temelinde yasa uygulamaktan ziyade siyasal bilgelik bulunmalıdır. Ancak yönetme bilgisine sahip olmayanlar için yasalar zorunlu bir güvence oluşturur. Platonun temel düşüncesi, siyasetin bir iktidar mücadelesi değil, doğru bilgiye, erdeme ve toplumsal uyuma dayanan bir yönetme sanatı olduğudur.
