sultan-abdulhamid-akif-ersoy

İnsan söylediği sözden pişman olur.

Fakat bu pişmanlık, o sözü söylemesine sebep olan düşünceden vazgeçtiği anlamına gelmez. Sözün doğruluğu ile ağırlığı aynı şey değildir. İnsan haklı olduğuna inandığı bir konuda, yıllar sonra kullandığı dilin inciticiliğini fark edebilir. Hele ki aradan geçen zaman, beklediği iyiliğin yerine hiç ummadığı felaketleri getirmişse.

Mehmet Âkif’in Sultan II. Abdülhamid karşısındaki tavrını biraz da bu insanî hâl üzerinden düşünmek gerekiyor.

Çünkü ortada yalnızca bir şairle bir hükümdarın anlaşmazlığı yoktur. Aynı medeniyetin içinde yetişmiş, aynı tarihî mirasa bağlı, aynı dünyanın geleceğinden kaygı duyan iki insan vardır. Birinin omuzlarında çözülmekte olan bir devletin mesuliyeti, diğerinin yüreğinde o devletin mensubu olduğu milletin ıstırabı bulunmaktadır.

Abdülhamid, büyük devletlerin müdahaleleri, ayrılıkçı hareketler, askerî mağlubiyetler ve ekonomik sıkıntılar arasında Osmanlı’nın bütünlüğünü korumaya çalışmaktadır. Onun siyasetinde ihtiyat, merkezî otorite ve güvenlik belirleyici bir yer tutar.

Âkif ise aynı dünyanın içinden konuşur. İslam birliğine inanır. Osmanlı’nın varlığını önemser. Batı’nın ilminden yararlanılmasını isterken onun sömürgeci tahakkümüne itiraz eder. İmanla ilmin, ahlakla ilerlemenin birbirinden ayrılmaması gerektiğini düşünür.

Öyleyse iki isim arasında, ilk bakışta sanıldığı kadar büyük bir gaye ayrılığı yoktur. Ayrılık, daha çok o gayeye ulaşmak için takip edilen yoldadır.

Âkif’in itirazı da burada başlar.

O, bir Müslüman hükümdardan yalnızca devleti ayakta tutmasını beklemez. Bunu adaletle, istişareyle ve insanların haysiyetini koruyarak yapmasını bekler. Hafiyeliği, jurnalciliği, siyasî baskıyı ve hürriyetin sınırlandırılmasını bu beklentiye aykırı bulur. Devletin bekası adına benimsenen bazı yöntemlerin, devleti yaşatan ahlakî zemini zedelediğini düşünür.

İnsan, kendisinden hiçbir şey beklemediği birine çoğu zaman bu kadar öfkelenmez.

Belki Âkif’in sertliğinde de böyle bir beklentinin payı vardır. Halife sıfatını taşıyan, İslam dünyasının mesuliyetini omuzlarında bulunduran bir hükümdardan beklenen adaletin, herhangi bir hükümdardan beklenenden daha az olması düşünülemezdi. Âkif’in öfkesi, savunduğu değerlerle karşısında gördüğü uygulamalar arasındaki mesafeden beslenmiş olabilir.

Şair oluşu da bu öfkeye başka bir kuvvet kazandırır.

İstibdâd şiirindeki ifadeler, sıradan bir siyasî itirazın dili değildir. Orada incinmiş bir vicdanın feveranı vardır. Şair, gördüğü haksızlığı yalnızca anlatmakla yetinmez; onun kendi ruhunda açtığı yarayı da okuyucuya hissettirmek ister.

Şiir, hadiseyi kaydetmekten çok, hadisenin insanda meydana getirdiği sarsıntıyı dile getirir. Fakat bu durum şairin sözünü bütünüyle mesuliyetten kurtarmaz. İnsan, hangi hakikat adına konuşursa konuşsun, kullandığı dilin de hesabını taşır.

Âkif’in meşrutiyete bağladığı ümitler açıktır. Hürriyet gelecek, istişare güçlenecek, insanlar korkmadan konuşabilecek, devletin kurumları daha adil işleyecektir. Eski düzenin yanlışları giderilecek, fakat milletin ve devletin varlığı korunacaktır.

Ne var ki tarih, insanın niyetlerine göre ilerlemez.

Meşrutiyetin ardından iktidar mücadeleleri, Balkan felaketi, Dünya Savaşı ve nihayet imparatorluğun çözülüşü gelir. Bir iyileşme ümidiyle başlayan dönem, çok daha büyük bir tarihî sarsıntıya sahne olur.

Elbette bu felaketlerin tamamını Abdülhamid’in tahttan indirilmesine bağlamak mümkün değildir. İmparatorluğun çözülüşü, çok daha eskiye uzanan ve birbirine eklenen hadiselerin neticesidir. Ancak bu gerçek, yaşanan yıkımın Âkif’in geçmişe bakışını değiştirmiş olabileceğini de ortadan kaldırmaz.

İnsanın bir yanlışın düzeltilmesini istemesi, o yanlışın ardından gelecek her şeyi peşinen kabul ettiği anlamına gelmez.

Bir evin duvarında çatlak bulunduğunu gören kişi, onun tamir edilmesini istemekle haksız değildir. Fakat tamir niyetine başlanmış bir işte bütün ev yıkıldığında ne hisseder? Çatlağı gördüğü için mi mahcup olacaktır, yoksa tamir beklerken evin yıkılmasına şahit olduğu için mi?

Üstelik yıkılan yalnızca duvar değildir. O evde yaşanmış bir hayat, birikmiş hatıralar, kurulmuş ilişkiler vardır. İnsan bazen bunların kıymetini, onları kaybettikten sonra daha derinden kavrar.

Bir medeniyetin kurumları da böyledir. Onların kusurları bulunabilir. Zamanla yorulmuş, hatta asli gayelerinden uzaklaşmış olabilirler. Fakat bu kurumların içinde nesiller boyunca birikmiş tecrübeler de yaşar. Bir düzeni değiştirirken yalnızca onun yanlışlarını görmek yetmez; ayakta tuttuğu değerleri de görebilmek gerekir. Çünkü yıkmak ile inşa etmek birbirinden farklı iki iştir. Yıkmak için bazen haklı bir itiraz yeterli olabilir. İnşa etmek ise bilgi, sabır, ahlak ve nihayet neyin muhafaza edileceğine dair bir idrak ister.

Bir hükümdarın gitmesiyle yeni bir insan meydana gelmez. İktidar değiştiğinde toplumun alışkanlıkları, zaafları ve ahlakî meseleleri kendiliğinden ortadan kalkmaz. Hatta eski düzende şikâyet edilen bazı uygulamalar, başka isimler altında yeniden ortaya çıkabilir.

Âkif’in sonraki yıllarda yaşadığı hayal kırıklığını bu çerçevede okumak mümkündür.

Âsım’daki semerci hikâyesi, geçmişi yeniden düşünmeye çağıran bir anlatıdır. Eski semerciden şikâyet edenlerin, onun yerine gelenlerden daha fazla eziyet görmesi, önceki dönemin kıymetine ilişkin yeni bir değerlendirmeye kapı açar. Fakat bu hikâyeden, geçmişteki bütün eleştirilerin geri alındığı sonucunu çıkarmak kolay değildir. Yeni gelenin daha ağır bir yük yüklemesi, eskisinin yükünün hiç bulunmadığını göstermez.

Âkif’in hayatının sonlarında Abdülhamid hakkında özür ve itiraflarda bulunmak istediğine ilişkin hatırat aktarımlarına rastlıyoruz. Yozgatlı Mehmed İhsan Efendi’ye dayandırılan tanıklıkta, Âkif’in yazmayı düşündüğü hatıralarında Sultan’a karşı itizar ve itiraflarının olacağını söylediği nakledilir. Ne var ki bu söz, Âkif’in kendi kaleminden çıkmış tamamlanmış bir özür metni değildir. Neyi itiraf edeceğini, hangi sözlerinden dolayı özür dileyeceğini, geçmişteki hangi değerlendirmesini değiştirdiğini bilmiyoruz.

Belki eleştirilerinin bir kısmını haksız bulmuştu. Belki Abdülhamid’in içinde bulunduğu şartları sonradan daha iyi anlamıştı. Belki de bir hükümdarın şahsına yönelttiği ağır ifadeleri, yaşadığı felaketlerin ardından kendi vicdanında yeniden tartmıştı.

Bunlardan birini kesin hüküm hâline getirecek bilgiye sahip değiliz.

Fakat şu ayrımı yapabiliriz: Âkif’in geçmişte kullandığı sözlerden dolayı mahcubiyet duyması, adalet, hürriyet ve istişare konusundaki kanaatlerinden vazgeçtiği anlamına gelmek zorunda değildir. İnsanın bir başkasından özür dilemesi, her zaman onun bütün davranışlarını doğru bulduğu anlamına gelmez. Özür, karşıdakinin haklılığından önce, insanın kendi sözündeki ölçüsüzlüğü fark etmesidir.

Burada haklılıkla hakşinaslık arasında ince bir mesafe belirir.

Haklılık, insanın kendi gerekçelerine dayanır. Hakşinaslık ise karşısındakinin içinde bulunduğu şartları, taşıdığı yükü ve kendisinin göremediği tarafları da hesaba katmayı gerektirir.

İnsan kendi haklılığına fazlasıyla bağlandığında, başkasının hakikatine karşı körleşebilir. Belki yaş aldıkça öğrenilen şeylerden biri de budur: Bir konuda haklı olmak, o konunun bütün hakikatini kuşatmak demek değildir.

Bugün yaşadığımız pek çok tartışmanın düğümlendiği yer de burası.

Bağlı olduğumuz değerlere aykırı davranıldığını gördüğümüzde itiraz ediyoruz. Fakat bu itiraz kimi zaman hemen bir taraf meselesine dönüşüyor. Eleştirenin sadakati sorgulanıyor; savunanın ise bütün yanlışları kabul ettiği düşünülüyor. Oysa insan, ait olduğu dünyayı tam da ona ait olduğu için eleştirebilir. Bir kurumun, bir yöneticinin, bir geleneğin yanlışlarını dile getirmek, onun temsil ettiği bütün değerleri reddetmek değildir.

Aynı şekilde, bir yöneticinin tarihî şartlarını anlamaya çalışmak da onun bütün uygulamalarını mazur görmek anlamına gelmez. Ne var ki siyasî hayatın sert dili, bu ayrımları giderek silikleştiriyor. İnsanlardan ya bütünüyle taraftar olmaları ya da bütünüyle karşı çıkmaları bekleniyor. Dünün eleştirisini bugün yeniden değerlendiren kişi kolayca tutarsızlıkla suçlanıyor. Hâlbuki insan, yaşadığı hadiselerle beraber düşüncesini de derinleştirebilir.

Asıl güç olan, eleştirdiğimiz şeyin yerine ne koyacağımızı bilmektir.

Bir düzenin yanlışlarını göstermek elbette gereklidir. Fakat eleştirinin arkasında bir inşa düşüncesi bulunmadığında, haklı itirazların bile arzu edilmeyen neticelere katkıda bulunması mümkündür.

Bu sebeple bir medeniyetin devamlılığı, yalnızca geçmişi muhafaza etmekte yahut mevcut olanı değiştirmekte aranamaz. Muhafaza edilmesi gerekenle değiştirilmesi gerekeni birbirinden ayırabilecek bir idrake ihtiyaç vardır.

Âkif ile Abdülhamid arasındaki tarihî gerilim, bugün bize belki en çok bunu düşündürüyor.

Bir insan, sevdiği dünyayı yanlışlarından arındırmak isterken o dünyanın bütünlüğünü nasıl koruyacaktır? İkaz ederken incitmemeyi, değiştirirken dağıtmamayı, yenilerken geçmişin birikimini yok etmemeyi nasıl başaracaktır?

Bunlar yalnızca siyasetin değil, insanın kendisiyle ve mensubu olduğu medeniyetle kurduğu ilişkinin sorularıdır.

Âkif’in hikâyesinde cevabını kesin olarak bilemediğimiz noktalar bulunuyor. Fakat onun hayatı, bir yandan haksızlığa karşı söz söylemenin, diğer yandan söylediği sözü kendi vicdanında yeniden tartmanın imkânını gösteriyor.

Üzerinde en fazla durulması gereken budur.

Yanlışı görüp susmamak. Fakat yanlışı düzeltmeye çalışırken doğru olanı da yıkmamak. Haklılığımızın bizi başkasının hakkına karşı duyarsızlaştırmasına izin vermemek.

İnsanın bir yöneticiden adalet beklemesi, onu eleştirmesi ve sonrasında o yöneticinin devrilmesinin doğurduğu sonuçlardan üzüntü duyması arasında zorunlu bir çelişki yoktur.

İnsan, haksızlıklar ve yanlışlar karşısında, aynı medeniyetin içinde yetiştiği, aynı tarihî mirası paylaştığı, aynı dünyanın geleceğinden kaygı duyduğu insanlara en ağır sözleri söyleyebilir. Bu sertlik, bir kopuşun değil, derin bir aidiyetin; karşıtlığın değil, ortak değerlere duyulan sadakatin ifadesidir.

Zira iktidarın, kendisine meşruiyet kazandıran değerlerden uzaklaşması, o değerlere sadakat duyanların itirazını yalnızca mümkün değil, ahlakî bir mesuliyet hâline de getirir.

About The Author

Bir yanıt yazın