MAKSADIMIZ ÇÖZÜM ARAMAKSA

0
sansür-768x469

Rahmetli Aliya ‘Mümkün olsa İslam Ülkelerinde Eğitim müfredatına Eleştiri dersi koyardım.’diyor eserinde. Doğrusu savaş öncesi Bosna’nın, diğer bir ifade ile Aliya’nın mücadele döneminin şartları merak edilecek kadar önemli. Çok önemli bir noktaya temas ediyor Aliya, Avrupa’nın göbeğindeki bir ülkede yaşayan biri olarak. Geçmişinde her ne kadar Osmanlının izleri olsa da bu eleştiriyi getirecek kadar kültürel bir ortam oldu mu; düşünmeye değer. Bir toplumda eleştiri kültürünün yokluğu ilk akla getireceği şey, bağnazlık, körü körüne bağlılık, sorgulamadan inanmışlık halidir. Aliya’da böylesi bir toplumdan muzdarip olsa gerek.

Bağnaz, dogmatik düşüncelere sahip sosyolojik guruplardan oluşan toplum, sorunlu bir toplum anlamına gelir mi? Nerden baktığımıza bağlı bir durum değerlendirilmesi yapılsa, bilimselliğe aykırı mı davranmış oluruz? Bu sosyal guruplar birbirini anlamakta sıkıntılar yaşar denilse mümkün, ama kendi içinde sorun yaşar mı, olası bir durum değil. Böylesi topluluklara söz anlatılamaz iddiası doğru olabilir, ama bu söz anlatamayanın problemidir. Hatta bu özellikte topluluklara baktığımızda kendi içinde uyumlu, çıkarları konusunda anlayışlı, birlikteliklerini sağlayan, değerleri koruma konusunda duyarlı olduklarını gözlemleyebiliriz.

Söz konusu sosyal gurupların paydaşlık durumu varsa, bir üst kimliğe sahip çıkıyorlarsa kendi birlikteliğine halel getirtmeden ortak noktalar oluşturabilirler. Hatta stratejik birliktelikler ve faaliyet alanları bile oluşturabilirler. Nitekim bazı platformlar bu durumun şahidi niteliğindedir. Peki, sorun nerede? Sorun şurada; insan toplulukları hangi değerlerle donanmış olurlarsa olsunlar sonsuza kadar birlikteliklerini sürdüremezler. Çünkü insan denen varlık, yapı itibarı ile diğer insan ile çatışacağı alanları olur. Bunun için dış etkenlerin olması şartı yok, bizzat kendi yaratılışı bunun için yeterlidir. ‘Yaratılışı yeterlidir’ derken kastımız; insan yaratılışı itibarı ile kötüdür anlamı çıkarılamaz. Yaratılışında olası (mümkün) bir haldir. Dolayısıyla bu konuda insanlar farklı davranış gösterme zorunluluğunu yaşarlar. İnsandan beklenen erdemli davranmaktır. Öyle ki, insanlık tarihine bakıldığında toplumsal hayatın sürdürülebilirliği açısından, sosyal yapısını muhafaza ederek diğer guruplarla asgari müştereklerde birliktelik sağlamak, toplumların hayatiyetinin devamı için olmazsa olmazlardandır. Nitekim bu sosyal topluluklar için geçerli olduğu gibi ekonomik birliktelikler için de böyledir. Global dünyayı yönetenlerin birkaç aile şirketi olduğu iddiası buna mı dayanmaktadır? Asgari müştereklerin birlikteliği üzerine toplumların hayatiyetini sürdürmesi tezinden hareket edilirse eleştirinin sınırı ‘zülf-ü yare’ dokunana kadar olur.

Değerler sistemi içindeki dinamikler ‘tetik’ görevi üstlenir. Öncelik arayışına girer ve kendince haklı zeminler oluşturur. Örneğin Musevilerdeki üstün ırk meselesi gibi, onların lehine olacak her şey meşrudur. Bu örneği vermemizdeki maksat bu anlayışın inanç temelli oluşu, göreceli de olsa vahye dayandırılmasıdır. Bilindiği gibi diğer milletlerde de benzer iddialar vardır. O zaman insanlık bu mücadeleyi bitiremeyecek mi? Yukarıda da değindiğimiz gibi insanın olduğu yerde evet mücadele devam edecek, anlayış, inanç farklılığı varlığını sürdürecektir.

Müslüman’ım diyen toplulukların kadim sorunlarından biridir farklı düşünme eylemi. Sadece ‘düşünme’ dozunda kalsa probleme dönüşmeyecek, sorun bir adım ötesi olan eyleme dönüşmesinde. Doğrusu böyle bir konu her zaman gündemimizde olduğu bir gerçek ancak şu yaşadığımız günlerde de bir tık öne çıkmış gibi görünüyor. Dolayısıyla konuya yaklaşım ve yeni bir perspektif geliştirmek gittikçe zorlaşıyor. Bu güne kadar yazılmış onlarca kitap, konuyla ilgili bir o kadar ayet ve hadisten bahsetmek mümkün. Buna rağmen problem yerinde duruyor. Anlaşılan Müslümanların kamusal hayatta görünür olma, sosyal hayatta yer alma oranında ve de toplumu sevk ve idare etmede inisiyatif alma gücüne bağlı olarak problemin dinamizmi de farklılık göstermektedir. Eleştirinin yeterince yapılıp yapılmadığı konusunda sıkıntı yok özellikle sosyal medyanın sağladığı imkanlardan dolayı, niteliği ile ilgili söylenebilecek şeyler muhakkak ki vardır. İslam’ın bizden istediği birlik- beraberlik, bu sağlanamayınca ayrılığa meşruiyet aranmıştır. Aslında bu meşruiyet arayışları sosyal gurupların zafiyetlerine ve adaletsiz davranışlarına kılıf arama çabalarıdır denilebilir. Bu da temelde insanoğlu denen varlığı eğitilmesi ve değiştirilmesi gereken zafiyetleridir. İnsanın bu vasıfları bazen sosyal gurupların çıkarlarına hizmet eder. Sosyal gurupların menfaatleri o guruba ait her bireye aynı oranda yansımaz, içinde bilgisizlikten kaynaklı iradesini kullanmasına ket vurulmuş saf ve iyi niyetli, gerçekten inanmış bireylerin varlığı söz konusudur. Bunlar sosyal gurupların akillerine hizmet ederler.

İslam bütün bu olumsuzluklara karşı Müslümanların önüne ‘ahret inancını’ ve ‘adil sorgulanmayı’ koyar. Yoksa Allah Müslümanları şu ayetin hükmünden sorumlu tutmazdı;’ Hep birlikte Allah’ın ipine (Kuran’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.Ali İmran (103) .Ayet bugünkü ahvale tercüman olan bir anlama sahiptir. Geçmişte Müslümanların bu gün yaşadıkları sorunları yaşadıkları ve Allahın ipine sarılarak bu musibetten kurtulduklarını ifade etmektedir. Şu örnek, sorunu aydınlatmaya yetecektir. Hz. Ömerin, hutbede orda bulunanlara; Eğer ben haktan ayrılırsam ne yaparsınız? sorusuna içlerinden birinin Seni kılıcımla düzeltirimcevabına şükretmesi, eleştiriye tahammülün sınırlarını göstermektedir. O zaman bunun yolu rahmetli Aliyanın dediği gibi eleştiri dersineiyi çalışmaktan geçer.

 

Bir yanıt yazın