İslamekonomi

Ekonomik Yapı
Kur’an-ı Kerim, diğer sosyal alanlarda olduğu gibi ekonomik alanda da düzenlemeler getirmektedir. Çünkü din, sadece âhiret mutluluğunu sağlamak için değildir. Aynı zamanda dünya hayatında da mutluluğu hedeflemektedir. Bu nedenle sosyal hayatın önemli alanlarında birtakım düzenlemelerinin olması kaçınılmazdır. Ayrıca inançla sosyal hayat, hatta ibadetlerle sosyal hayat, iç içedir. Malın hem kazanma, hem de harcama yollarına dair birtakım düzenlemeler getirilmektedir. Kur’an-ı Kerim’e göre yer ve göklerin mülkiyeti Allah’ındır. Bu nedenle kişilerin mülk edinmeleri, ancak dinin çizdiği çerçeve dahilinde olur. Ayrıca mutlak (sınırsız ve sorumsuz) ferdî mülkiyet anlayışı islâm’a yabancıdır, islam’da üç kademeli bir mülkiyet anlayışından bahsetmek mümkündür. Mutlak mülkiyet Allah’a aittir. Mutlak oluşu sebebiyle güçlüdür ve kalıcıdır. İkinci aşamada mülkiyet, topluma aittir. Üçüncü aşamada ise, ferdî mülkiyet gelir. Hem toplum/kamu mülkiyeti ve hem de ferdî mülkiyet, mutlak olmayıp tasarruf mülkiyeti mahiyetindedir. Bu sebeple kişi, şayet mülkiyet ehliyetini yitirecek olursa, tasarruf yetkisi, topluma geçer. Bu durumda devlet o kişinin mülküne vasî tayin eder ve kişi, ehliyetine kavuştuğunda tasarruf yetkisini devralır. Sefih kimselerle yetimlerin mallan konusunda şöyle denilmektedir:
“Allah’ın sizi başına diktiği mallarınızı aklı ermezlere/sefihlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin veonlara güzel söz söyleyin. Nikâh çağına varıncaya kadar öksüzleri deneyin, eğer onlarda bir olgunluk görürseniz, hemen mallarını kendilerine verin”503[503]
Dikkat edilirse sefih kişinin malı için “mallarınız” ifadesi kullanılmıştır. Buna göre ferdin malı da, aslında toplumun malıdır. Aynı şekilde toplumlar da, mülkiyet ehliyetini yitirebilirler. Haksız yere, inanan toplumlara savaş açan toplumların mallan böyledir. Böylesi toplumlar, mülkiyet ehliyetini yitirmiş olurlar. Bu toplumlarla savaşarak buraları fetheden Müslüman toplumların, onların mallanm ganimet olarak almalarının caiz olması bu sebeptendir. Bu durumda olan toplumlann mülkiyetleri, mümin toplumlara miras olarak devredilmiş olur.
Mülkiyet hakkındaki bu kısa girişten sonra Kur’an-ı Kerim’in, servet edinmeye bakışı üzerinde durmak gerekir. Çünkü genelde dinin, serveti dışladığı sanılır. Hatta din adına bunu iddia eden ve fakirliğin insanı cennete götüreceğini söyleyenler de olmuştur. Bunlara göre dünya, tamamen kötülüktür, bir an önce sona ermesi insanın yararınadır. Ruhçu, dini ve felsefi akımlara, bu düşünce hakimdir. Onlara göre beden ne kadar sıkıntı çekerse, ruh o ölçüde yücelir. Bu düşünce bazı Müslüman sûfîler arasında da yaygındır. Bedenin ruh için bir kafes şeklinde tasvir edilmesi ve kafesten kurtulma özlemi ve çabası içerisinde olan kuş misali, ruhun da beden kafesinden kurtulma özlemi ve çabası içerisinde olduğunu söyleyen sûfiler, söz konusu ettiğimiz ruhçu felsefenin etkisindedirler.
Oysa Kur’an âyetleri incelendiğinde servetin bizatihi kendisinin dışlanmadığı, bilakis en üstün değermiş gibi hedef edinilmesinin kınandığı görülür. Ayrıca helal yoldan kazanıldığı ve zekâtı ödendiği müddetçe zenginlik ve mal biriktirmek için bir sınır da getirilmiş değildir. İslam’da kınanan, servetin bizatihi gaye edinilmesi ve servet sahibinin onu stok ederek diğer insanların o servetten yararlanmalarını engellemesidir. Ferdî mülkiyet, mutlak bir mülkiyet olmadığından servet sahibinin cimri davranması da, müsrif olması da kınanmıştır:
“Ve onlar ki harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler, (harcamaları) bu ikisinin arasında dengeli olur.”504[504]
Âhiretin, dünyadan daha hayırlı olduğunu, dünya hayatının geçiciliğini, insanın cimriliğini ve dünya hayatına bağlılığını bildiren âyetlere bakarak bazıları tarafından Kur’an’m, mal ve servet edinmeyi dışladığı zannedilmiştir. Önce insanın dünya hayatına bağlılığını ele alalım. Bir âyette şöyle denilmektedir:
“Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın yığılmış altın ve gümüşten, (otlağa) salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşın düşkünlük, insanlara süslü gösterildi. Bunlar, sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah’ın yanındadır. “505[505]
Altın, gümüş ve diğer malların insanlara süslü gösterildiği âyette anlatılmaktadır. Peki bunları insana süsleyen kim, Allah mı, yoksa şeytan mı? Bazıları, süsleyenin şeytan olduğunu söylemektedir. Ancak bu görüşte olanların, görüşlerine dayanak olarak getirdikleri bir delilleri yoktur. Sadece süslü gösterilmiş olan bu şeylerin, insanlan dünyaya bağlayıp onlara âhireti unuttura-bileceklerinden hareket ederek bu görüşe varmışlardır. Süsleyenin Allah olduğunu söyleyenlerin görüşü daha tutarlıdır. Çünkü yüce Allah başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi, dünyanın kendine mahsus bir süs yaptık.”506[506] O halde dünyadaki şeyleri süslü gösteren Allah’ın kendisidir. Hz. Ömer de bu görüştedir.507[507] Yine şöyle denilmektedir:
De ki: Allah’ın, kullan için çıkardığı (yarattığı) süsü ve güzel nzıhlan kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte) inananlarındır. Kıyamet gününde ise yalnız müminlerindir. îşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.”508[508]
Öyleyse insanlara bu şeylere düşkünlüğü süsleyen, Allah’ın kendisidir, tnsan bu fıtrat üzere yaratılmıştır. Bu gibi şeylerin süslü gösterilmesi, insanların hayatlarını devam ettirmeleri için aslında gerekli bir şeydir. O halde insanların bunları sevmeleri, fıtratlarının bir gereğidir. Herhalde Allah, insandan üzerinde yaratıldığı fıtrattan vazgeçmesini isteyecek değildir. Allah’ın dini, fıtrata aykırı olmaz. Örneğin kişinin kendi eşini sevmesi, niçin Allah’ın dinine aykırı olsun ki? İnsan neslinin devamını sağlayan bu sevgi değil midir? Yine malı sevmesi de, dinine aykırı değildir. Yoksa, infak ederken israfa kaçmayın, denilir miydi? Âyette zikredilen hususlar da böyledir. Âyette anlatılmak istenen büsbütün bunlara kapılarak dünya hayatına çakılıp kalmamaktır. Bu sebeple Allah, âhiret yurdunun daha güzel olduğunu hatırlatmaktadır. İnsanlar büsbütün dünya hayatına kapılarak daha güzel olan âhiret yurdunu unutmasınlar, denilmektedir. Âyet ayrıca dünya hayatında süslü gösterilmiş olan bu hususlara bağlılık ile âhiret yurdundaki mükâfat arasında bir çelişki ortaya çıktığında âhiret yurdunun tercih edilmesi gerektiğini anlatmaktadır. Örneğin altın ve gümüş sevgisi, insanı hırsızlık yapmaya, ticaret hayatında başkalarını aldatmaya sürüklemesin, ayrıca bu sevgi infak etmekten, Allah yolunda harcamaktan onu alıkoymasın. Çünkü böyle yapıldığı takdirde bu dünya hayatındaki nimetlerden daha güzel ve mükemmel nimetler barındıran âhiret yurdu yitirilmiş olur, hatta böyle davranan kişi, orada şiddetli bir azaba çarptırılır, denilmektedir. O halde âhiret sevgisiyle birlikte mal sevgisinin bir sakıncası yoktur. Belki de ikisinin birlikte yürütülmesi gerekir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlardan bir kısmı da: ‘Ey Rabb’imiz, bize dünyada bir iyilik, âhirette de bir iyilik ver. Bizi ateş azabından koru’ derler.”509[509]
Belli ki dünyadaki iyilik, dünya nimetleriyle ilgilidir. Cuma namazıyla ile ilgili âyette de şöyle denilmektedir:
“Namaz bitince yeryüzüne dağı/m ve Allah’ın lûtfundan isteyin.510[510]
Hatta ihramdan çıktıktan sonra avlanmayı ifade eden âyette anlatılan ile Cuma namazı bittikten sonra yeryüzüne dağılıp Allah’ın lûtfunu istemeyi ifade eden bu âyet arasında aynı esprinin mevcut olduğunu söyleyebiliriz. O halde iki önemli ibadetten sonra çalışıp kazanmak tavsiye edilmektedir. Peygamber (s.a.v.) döneminde sahabîlerinden bazıları, dünyadan el-etek çekmek, sadece âhirete yönelip tüm vakitlerini ibadete vererek dünyevi lezzetlerden; kadınlardan, güzel yiyeceklerden ve para kazanmaktan uzak durmayı kararlaştırdılar, bu kararlarına uymak konusunda kendi aralarında yemin ettiler. Bu yaptıkları Peygamber’e ulaştığında, yaptıklarını tasvip etmedi, ama kısa bir müddet sonra konuyu vuzuha kavuşturan şu âyetler indi:
“Ey inanlar, Allah’ın size helal kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin, sınırı aşmayın. Çünkü Allah sının aşanları sevmez. Allah’ın size verdiği azıklardan helal ve temiz olarak yiyin ve inandığınız Allah’tan korkun. Allah sizi, yeminlerinizdeki lağvden (kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden) ötürü sorumlu tutmaz- Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden ötürü sizi sorumlu tutar…”511[511]
Böylece bu âyetler, helal şeyleri kendilerine yasaklamanın Müslümanlara yakışmadığı, bilakis Allah’ın helal kıldığı şeylerden yararlanmaları gerektiği, Allah’ın emirlerine aykırı bir şekilde yaptıkları yeminlerinden dolayı Allah’ın kendilerini sorguya çekmeyeceği anlatılmaktadır.512[512]
Mal ve servet, bir imtihan aracıdır. Bir şeyin imtihan aracı olması, onun kötü olduğu anlamına gelmez. Çünkü imtihanda kaybetmek söz konusu olduğu gibi kazanmak da söz konusudur. Helal yollardan servet kazanıp onu yine helal yollarda harcamak, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, Allah tarafından mükâfatlandırılacak bir durumdur:
“Allah’ın rızasını kazanmak ve gönüllerindeki imanı kuvvetlendirmek için mallarını hayra harcayanların durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağınca iki kat ürün verir. Bol yağmur yağmasa bile en azından bir çisinti düşer (ve böylece bol ürün verir).”513[513]
Kur’an-ı Kerim, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin insanın hizmetine verildiğini belirtir:
“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsim size boyun eğ-dirmiştir. Elbette bunda düşünen topluluklar için birtakım ibretler vardır.”514[514]
Âyet, insanların yararlarına olan şeyleri tespit ederek onlardan yararlanma yollarını araştırmayı teşvik etmektedir. Çünkü evrendeki her şey insana boyun egdi-rilmişse, her şeyden yararlanmanın ve onu gerçeği üzere boyun eğdirmenin bir yolu vardır. Bugün çevremizde olup yararlanmadığımız nice şey vardır. Yararlanmadığımız bu şeyler şu anda bize boyun eğmemiş, demektir. O halde bunlardan da yararlanmanın mutlaka bir yolu vardır. Onlardan yararlanmanın yollarını araştırıp bulmak ise, insanın kendisine bırakılmıştır. Kur’an-ı Kerim, bunlardan yararlanmanın yollarını göstermez. Bir din kitabından bunları beklemek de yanlış olur. Ancak bunu teşvik etmesi önemlidir.
Diğer bir âyette de şöyle denilmektedir: “O size yeryüzünü boyun eğer yaptı. Haydi onun omuzlarında yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin.”515[515] Kur’an-ı Kerim, helal çerçevede servet kazanmayı teşvik etmektedir ama servetin belirli ellerde toplanmasını hoş karşılamamakta, toplum fertlerine yayılmasını arzu etmekte ve bunun için birtakım tedbirler almaktadır. Bu konuda şöyle buyurulmaktadır:
“Böylece o mallar, içinizden yalnızca zenginler arasında dönüp dolaşan bir güç aracı olmasın.”516[516]
Âyet, bir Yahudi kabilesi olan Nadr oğullarının, bahçe ve mallarının taksimi konusunda indirilmiştir. Kabile, Müslümanlarla antlaşma yapmış fakat bilahare antlaşmaya ihanet etmiş; bir suikastla Peygamber’i öldürmeye kalkışmış ve Müslümanlarla yaptıkları antlaşmaya rağmen Kureyş’îi müşriklerle Müslümanlar aleyhine elbirliği etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamber, asha-bıyla birlikte kabilenin kalelerini muhasara altına almış, muhasaranın on beşinci gününde silahlan dışında develerinin taşıyabileceği miktar hariç, bahçe ve mallarını terk ederek yurtlanndan sürülmeleri konusunda kendileriyle antlaşma yapılmıştır. Müslümanlar, geri bıraktıkları silah, bahçe ve malların ganimet olarak kendilerine taksim edilmesini istemişlerdi. Ele geçirilen bu mallar, savaşsız elde edilmişti ve fey’ durumunda idi. Bunun üzerine âyet indi. Âyetin tamamı şöyledir: “Allah’ın fethedilen ülkeler halkının mallarından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnızca zenginler arasında dönüp dolaşan bir güç aracı olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakla-dıysa ondan sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” Âyet indikten sonra Peygamber (s.a.v.), kendine bir yıllık nafaka ayırdıkıan sonra mallan Ensar’dan fakir üç kişi ile, mal-mülklerini Mekke’de terk ederek hicret etmiş olan muhacirler arasında dağıttı. Bu şekilde dağıtımın gerekçesi de: “Malın zenginler arasında dönüp dolaşan bir güç aracı olmaması” olarak açıklandı.
Servetin belirli ellerde toplanması ve bunlar arasında dönüp dolaşması, toplumda birbirine düşman sınıfların oluşmasına neden olur. Oysa îslam, birbirini seven, birbirlerinin dertleriyle dertlenen iyilik ve takva üzere birbirlerinin yardımına koşan bir toplum oluşturma peşindedir. Kuşkusuz bunun anlamı, toplumda kişilerin servetlerinin birbirine eşit olmasını istemek değildir. Bilakis Kur’an-ı Kerim, “Allah, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı ,”517[517] buyurarak farklılığı kabul etmekte hatta bunu Allah’ın isteğine bağlamaktadır. Ayrıca bu farklılığın problem yapılmaması gerektiğini de belirtmektedir:
“Allah’ın, sizi birbirinizden üstün kıldığı şeylere göz dikmeyin.”518[518] Rızıklardaki farklılık, yeteneklerdeki farklılık gibi bir şeydir. Kimi insan yeteneklidir, kimisi yeteneksiz, kimisi çalışkandır, kimisi tembel vs. Kur’an-ı Kerim’in bu konuda Müslüman’a tavsiyesi, gerçekçi olmasıdır. Kur’an-ı Kerim, servete karşı olmamakla birlikte aşırı servetin insan davranışı üzerinde doğurabileceği olumsuzluklara da dikkat çekmektedir:
“Gerçek şu ki, insan, zengin olduğunu görmesiyle519[519]
“Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarının haberini alandır, onları görendir.520[520]
Servet, helal yollardan kazanılmış olmalıdır. Paranın para getirmesi yolları daraltılmış; emek, ön plana çıkarılmıştır. Bu bağlamda karaborsacılık ve faiz yasaklanmıştır. Faiz yiyen kişi, şeytan çarpmış birine benzetilmekte ve faiz yiyen kişinin, Allah’a ve Peygamberine savaş açtığı ifade edilmektedir:
“Faiz yiyenler, ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gjbi kalkarlar. Bu, onların: ‘Alışveriş de faiz gibidir’ demelerinden ötürüdür. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabb’inden öğüt gelir de (bu öğüte uyarak faizden vazgeçerse), geçmişte olan kendisinindir ve işi de Allah’a kalmıştır. (Allah onu affeder). Kim tekrar (faize) dönerse onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır. Allah, faizi mahveder, sadakaları arttırır. Allah, hiçbir günahkâr kâfiri sevmez. Onlar ki, inandılar, güzel işler yaptılar, namazı kıldılar zekâtı verdiler, işte onların mükâfatlan Rab’leri katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Ey inananlar, Allah’tan korkun, eğer inanıyorsanız, faizden geri kalan kısmı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, o takdirde Allah ve Resulüne savaşa girdiğinizi bilin, tövbe ederseniz, ana sermayeniz sizindir. Ne haksızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğratılırsınız.”521[521]
Kur’an’m, iniş döneminde faizin yasaklanması, tıpkı içkinin yasaklanmasında olduğu gibi aşamalar şeklinde gerçekleşmiştir. Bu, faizli ekonomiden faizsiz ekonomiye geçişin ancak bir süreç ve belli aşamalarla gerçekleşebileceğini gösterir. Faizin yasaklanması, insanların sömürülmelerine engel olmanın yanında malın belirli ellerde toplanmasını engellemek için de bir tedbirdir. Kur’an-ı Kerim’de lüks ve israf yasaklanmıştır. Çünkü kişinin malı üzerindeki mülkiyeti, mutlak bir mülkiyet
değildir. Daha önce de dikkat çektiğimiz gibi, asıl mülkiyet Allah’a aittir ve kişi, mülkiyetinde tasarruf ederken, Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmek durumundadır, israf edenler, şeytanın kardeşleri olarak değerlendirilmişlerdir:

“Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabb’ine karşı çok nankördür.”522[522]

Toplumda malını saçıp savuran müsriflerin ortaya çıkması, Kur’an’ın şiddetle dışladığı ve “mutref diye nitelediği, lüks hayat geçiren şımarık bir sınıfın ortaya çıkmasını sağlar. Peygamberlerin çağrılarına karşı çıkan sınıfların başında gelen bu sınıf, bazen toplumlarının helakine bile sebep olabilirler:
“Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimin zaman oranın varlıklı şımarıklarına emrederiz, orada ahlâksızlıklar işlerler, böylece o ülkeye (azap edeceğimiz hakkındaki) söz(ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz”523[523]
Fakirlik Problemi
Ekonomide gelir ve servet önemli olduğu gibi, gelirin dağılımı da önem arzetmektedir. Gelir dağılımında ise, en önemli husus, fakirlerin gözetilmesidir. Fakirlik problemi tarih boyunca insanları meşgul edegelmiştir. Bazı toplumlarda bunun çözümü, tamamen kişilerin iyilik yapma duygularına bırakılmıştır. Önceki dinlerde daha çok bu görüş hakimdir. Kapitalizmin ilk ortaya çıkışında, ferdin mülkiyeti, mutlak bir mülkiyet olarak görülmüş ve fertlerin iyilik yapmalarına da hoş bakılmamıştır. Fakirlere yapılan mali yardımların onları, tembelliğe teşvik edeceğini ileri sürmüşlerdir. Kapitalizme göre ekonomik canlılık, amansız bir rekabete dayalıdır. Kapitalizme tepki olarak ortaya çıkan Marksizm, ferdi mülkiyeti reddetmiş ve fakirlik probleminin çözümünü, zenginler sınıfını ortadan kaldırmakta görmüştür. Marksistlere göre, zenginleri malları azdırmış ve onlar, zayıf ve fakir kimselerin emeklerini sömürerek zengin olmuşlardır.

Marksizm’in baskılarıyla kapitalistler, katı mülkiyet anlayışlarını gevşetmek zorunda kalmış; Marksizm’in, ülkelerin ilerlemesine olumsuz etkileri görüldükten sonra Marksistler de katı toplumculuk anlayışlarını gevşetmişlerdir.

İslam dini, ne Kapitalizmin ileri sürdüğü mutlak ferdi mülkiyeti ve ne de Marksizmin ileri sürdüğü katı toplum mülkiyetini kabul eder. O, Kapitalizm ile Marksizm arasında orta bir yol takip etmiştir. Kur’an-ı Kerim, zenginlerin malında fakirlerin hak sahibi olduklarını belirtir: “Mallarında dilenci ve yoksulun hakkı vardır.”524[524]
İslam, fakirliği sürekli tedavi edilmesi gereken bir problem olarak görür. Önce fakir kişiden çalışıp başka kimselere muhtaç olmamasını ister. Hatta bazı âlimler, zekât emrinden dolayı, herkesin, zekât verecek kadar servet sahibi olmak için çalışması gerektiğini belirtmişlerdir. Ancak İslam, toplumda sayıları azalsa bile fakirlerin olacağı vakıasını kabul eder. Bu sebeple zekât emredilmiştir.
Daha Mekke döneminde zekâtla ilgili âyetlerin inmiş olması, Kur’an-ı Kerim’in gelir dağılımına ve fakirlerin gözetilmesine verdiği önemi gösterir. Zekât, ticarî mallarda % 2.5, yağmurla sulanmış tarlaların gelirlerinden onda bir, sulama yoluyla elde edilen gelirlerde yirmide birdir. Küçük baş hayvanlarla diğer hayvanlarda ise, farklı sayılarda farklı miktarda zekât verilmesi zorunludur. Zekât yoluyla elde edilen gelirler, fakir ve muhtaçların gözetilmesi huşunda küçümsenmeyecek bir yekûn tutmaktadır. Zekât dışında zengin akrabalara ayrı yükler yüklenmiştir. Bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler fıkıh kitaplarında mevcuttur. Fitre ve bazı ibadetlerdeki eksikliklerle ortaya çıkan hatalardan dolayı, emredilen mali cezalarda da fakirler gözetilmiştir. Kur’an-ı Kerim’in birçok âyetinde infâk ve mal ile cihadtan bahsedilmektedir. Öyle ki mal ile cihad, Allah yolunda can ile cihadla birlikte zikredilmektedir: “Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız”525[525] “Allah, müminlerden mallarını ve canlarım cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır.”526[526]
İnfak ve Allah yolunda mal ile cihat âyetlerine bakarak bazı müfessirler, infakın zekât dışında bir farz olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşü ileri sürenlere göre,, zekâtın oranı belirlenmiştir, oysa infak için bir oran belirlenmemiştir. Bunun oranını, kişinin kendisi belirler. İnfak ile zekât arasındaki fark budur. Ayrıca İslam hukukçularından birçoğu, bu âyetlere dayanarak, zekâtın fakirlerin ihtiyaçlarını gidermemesi durumunda, devletin, zekât dışında fakirler fonuna aktarılmak üzere bir vergi koyabileceğini söylemişlerdir.527[527]

__________________________

500[500] 49/Hucûrât. 10.
501[501] 6/Maide, 2.
502[502] M. Sait Şimşek, Kur’an’ın Ana Konuları, Beyan Yayınları: 243-247.
503[503] 4/Nisâ, 5-6.
504[504] 25/Furkan, 67
505[505] 3/Âlu Imrân, 14
506[506] 18/Kehf, 7.
507[507] Kurtubî, IV.28
508[508] 7/A’raf, 32.
509[509] 2/Bakara, 201.
510[510] 62/Cum’a, 10
511[511] 5/Maide, 87-89.
512[512] Muhammed izzet Derveze, ed-Düstûru’1-Kur’an ve’s-Sunnetu’n-Nebeviyye Fi Sutmi’I-Hayat, Mısır-1966,1.27.
513[513] 2/Bakara, 265.
514[514] 45/Câsiye, 13.
515[515] 67/Mülk, 15.
516[516] 59/Haşr, 7.
517[517] 16/Naht, 71.
518[518] 4/Nisâ, 32.
519[519] 96/Alak, 6-7
520[520] 42/Şûrâ, 27
521[521] 2/Bakara, 275-279

*M. Sait ŞimşekKur‘an’ın Ana Konuları, Beyan Yayınları

Bir yanıt yazın