Marxistler, Resmi İdeoloji, Yeşilçam Ve Arabesk

thumbs_b_c_f8130d3b5b58cff851612bc92c93b109

Marxistler, Resmi İdeoloji, Yeşilçam ve Arabesk

“Acı çekmek ruhun fiyakasıdır”

İ.Özel

Geçenlerde öğrencilerimden birine “sen zengin birine benziyorsun” tarzında bir şey söyledim… Yüzüme dehşetle bakarak “asıl siz zenginsiniz” diye hınçla bir cevap verdi… Zengin olmak büyük cürümdü. Ve zenginlik vurgusu büyük suçlama idi..

Sokakta, işyerinde, çarşıda insanlar hep garibanlıktan, aç olduklarından ve istedikleri bir çok şeyi alamadıklarından yakınmaktadırlar. Ezilmişlik adeta övünülen bir imtiyaz olarak dile getirilmektedir. Herkes birilerinden merhamet beklemekte, ya da acı çekmenin öteki insanda uyandırdığı borçluluk ve suçluluk duygusundan asalet devşirme çabasına girmektedir. Bu yönelimde merhamet ve adaletin en temel insani duygu olduğunu görmemiz mümkün. Peki bu asli zemin üzerine inşa ettiğimiz şey nedir.?

Metafizikten yoksun bir anlayış ile yapılan Kapitalizm Eleştirisi

Marksistler “Onda var sende yok” anlayışı ile Kapitalizmin ekmeğine yağ sürüp herkesi tüketim nesnesine dönüştürmede dolaylı bir etkide bulunmuştur. Özellikle 12 Eylül askeri darbesi öncesi propaganda posterlerinde Zor koşullarda çalışan insanların resimlerini hatırlıyorum. İçimi en çok acıtan küçük çocukların perişan üst başları olmuştur. Bu resimlerde verilmek istenen mesaj “onlar böyle yaşıyor siz ise böyle yaşıyorsunuz” tarzındaydı. Gerçeğin bir boyutun ele alarak hakiki olanın görülmesine engel olan bir işlev de gören bu posterler, sınıf ayrımı ve eşitsizliğe vurgu yapan bir anlam taşımaktaydı. Mağduriyet, benim kendimden kendi algımdan, kendi eylemlerinin doğan bir sonuç olarak değil, birilerinin sebep olduğu bir şey olarak anlaşılıyordu.

Ancak meselenin bir de görünmeyen yanı vardı.

**

Ortaokul birinci sınıfta babası Adıyaman’ın önemli tüccarlarından olan bir arkadaşla okul koridorunda biraz ileri giden şakalaşma sonucu bozuştuğumuzu gören Marksist(sayılan) öğretmenimiz kıyafetlerimize bakarak beni suçlu bulmuş ve “size ezilenleri ezdirmeyiz” tarzında bir şey söylemişti. Oysa okuldan çıkarken önünden geçtiğimiz pastaneden kadayıfı tam porsiyon yiyecek kadar parası olan, babası tüccar olan bu arkadaşımızdı. Benimse günde 1 lira olan harçlığım kadayıf yememe izin vermez ama bazen sadece iki arkadaş bir porsiyonla idare ederdik. Ben memur çocuğu idim; giydiğim elbise temiz, ütülü ve tertipliydi ama hepsi Sümerbank malı idi. O dönemde memurlar Sümerbank’tan taksitle ve ucuza alırlardı giyecek ve ayakkabılarını. Ve her aybaşı annemle babam arasında geçen paranın ayın sonunun getirmeye yetip yetmeyeceği tartışmalarını hiç unutmam.

İdeolojisi ile zihni donmuş öğretmenim nereden bilecekti bunları. Bu sosyal dokuyu doğru dürüst anlayamayan algı memlekette ucuz bir kapitalizm eleştirisi geliştirdi. Bu eleştiri Marxizmin kendi iç dinamiklerinden yoksun olduğu gibi bu toplumu analiz edecek zeminden de yoksundu.

Garibanlık fiyakasında özel mülkiyet Ve zenginlik karşıtlığı

Aslında Hıristiyanlıktan devşirilmiş olan “Madde insanı bozar” “özel mülkiyet insanı bozar” anlayışı ile yola çıkan Marksist teori mülk sahiplerine özde karşıdır.

Oysa Biliyoruz ki ihtiyaç bitmez ve zenginlik de yoksulluk da aslında tanımlanabilecek bir şey değildir. Ekonomik durumdan sözetmek aslında hiçbirşeyden sözetmemektir.

F.Bacon zenginle fakir arasındaki farkı birinin parasının bir yerlerde saklı olduğu fakirin ise cebinde olduğunu vurgulamaktadır. Herkes midesi kadar yemekte; herkes yaşamak için sadece 12 metrekarelik bir mekâna ihtiyaç duymaktadır.

Yeşilçam’ın inşa ettiği zihin bağlamında Sinemada Ezilmişlik Övgüsü, İdeolojik Önyargı

İlk olarak Yılmaz Güneyin “Umut” filmini hatırlıyorum. At arabası ile geçimini temin eden kahramanın atına bir lüks araba çarpar ve at ölür.. Ama karakolda Lüks araç sahibi haklı bulunup atarabacısı haksız bulunur.

Bu filmde garibanların haklı iken bile haksızlığa uğradıkları, resmi makamların hep zengini kayırdığı ve fakiri dışladığı son derece kuvvetli bir şekilde vurgulanır..

Fakirin tek umudu ise bir anda gerçekleşecek olan mucizelerdir.  Kendini saygın hale getirecek tek yolun para sahibi olmasından geçtiğine inanan gariban bu yüzden batıl inançlara sarılır. Define aramaya çıkar. Hikâye böyle sürer gider.

Bu anlayışa vurgu yapan yüzlerce film çekilir. Bu filmler insanlarda “ekonomik gücün yoksa itibarın ve değerin yoktur” anlayışını üretir. Bu anlayış, devlet mekanizmasının adaletsizlik üzerine kurulduğu ve kestirmeden köşe dönmenin her açıdan mubah olduğu gibi sosyal açıdan yıkıma kapı açacak iki büyük olumsuzluğu getirir.

İtibarın sadece maddi koşullara bağlanması en temelde bu toplumun geleneksel zemininin altüst oluşu demektir. Kapitalizm buradan beslendiği gibi, kapitalizme devrimci bir karşı çıkış olarak sunulan Marxizmin de beslendiği yer burasıdır. Bu iki anlayışta da insansal zemin ekonomidir. Oysa bu zemini konuştukça bu zemine vurgu yaptıkça Kapitalizmin daha da büyüyüp gelişeceğini anlamak için müneccim olmaya gerek yoktur.

Özetle söylemek gerekirse üretilen filmler ideolojik olsun ya da olmasın  fakir olmayı, köylü olmayı,  hapiste yatmayı, pavyonda çalışmayı, içki ve sigara içmeyi bir ayrıcalık ve üstünlük göstergesi olarak sunar. Hala da bir çok dizi film aynı tema üzerinden yürümeye devam eder.

Meselenin bir de müzik boyutu vardır. Mesele buraya da sıçramıştır. Köyden kente göçün ve köylünün kente uyum sağlama sürecinin getirdiği sıkıntıların etkisi olsa da bunun müzik alanında vazgeçilmez bir konu olarak dillendirilmesi sosyal algının bozulması, evren ve insana bakışta karamsarlığın yer etmesine çok büyük katkılar sunmuştur. “Acıların kadınıyım” dan “Batsın Bu dünya” ya ve “Kaderin böylesine Yazıklar olsun” a varıncaya kadar koyu ve ağır bir acı vurgusu insanların algılarında derin yaralar açmıştır. Halk zengin olmanın başkasını ezmek, çalışarak kazanılacağına inanmamak,[1] kentli olmayı başkalarına tepeden bakmak olarak algılamış ve hastalıklı bir anlayış tembelliği, avuç açmayı, dilenmeyi, gariban olmayı bir meziyet ve fazilet olarak anlamıştır.

 “Boynu bükükler” adlı şarkının sözlerine dikkat ettiğinizde meselenin boyutlarının nerelere vardığını düşünmek bile istemezsiniz.

               Mutluluk nedir bilmezler

               hep ağlarlar hiç gülmezler

               Nedense hiç sevilmezler

               boynu bükükler

               garip yetimler

               Kimsesizdir çaresizdir

                hem zavallı hem sefildir

               Talihsizdir kadersizdir

               boynu bükükler boynu bükükler

               Anasız babasız garip yetimler

               Kader kurbanları boynu bükükler

               Terketmiş hep sevenleri

               yok olmuş hep hevesleri

               Dertle dolmuş yürekleri

               boynu bükükler garip yetimler

               Bu şarkıları dillendirenlerin gariban rolü kesmede ustalıkları da garibanlığın bir fiyaka aracına dönüşmesini kolaylaştırmıştır.

Eskiden insanlar “garibanım” ve “açım” demeye utanırken özellikle 70 li yıllardan sonra “gariban değilim” demekten utanmaya başlamıştır.

Memleketlim Bir Arabeskçi, Ya Da Geri Kalmış Doğu’nun Geri Kalmış Çocuğu(!)

Savaş Ay’ın programında gördüğümde birine benzettiğimi düşünerek dikkatle izlediğim adam meğer benim çocukluk arkadaşım “………”mış. Küçükken çok yanık sesli bir arkadaştı. Zaman zaman oyun oynarken mahallenin genç kızları onu yanımızda görünce bizi evlerine çağırır, o da elini kulağına atarak yanık türküler söylerdi. Sayesinde bisküviler yer ve mahallenin ablaları nazarında kendimizi önemli hissederek tuhaf bir gururla gezerdik.

Sonra İstanbul’a gitmiş bir çok besteler yapmış veasire. Fakat Savaş Ay ona ‘hayat hikâyeni anlat’ dediğinde “Ya Savaş Abi ben İstanbul’a geldiğimde ayakkabım delikti, altından su alıyordu, çok zor durumdaydım, kapıcılık yaptım vesaire” diye konuşmaya başlamaz mı? Duymak istenileni konuştuğunu anlamıştım. Oysa hem kendini hem de ailesini iyi biliyordum. Onu delik ayakkabıyla İstanbul’a yollayacak kadar hamiyetsiz olmadıkları gibi, onu ele güne muhtaç etmeyecek kadar da severlerdi. Çünkü ailesi orta halli bir aile idi..

Bir yaz döneminde memlekette onu sorduğumda , “o yalancıyı bize sorma” dediler en yakın arkadaşları. Belli ki o bütün arkadaşlarının onurunu incitmişti. “Onun delik ayakkabısı olsaydı biz bunu mutlaka bilir ve ona mutlaka on tane ayakkabı alırdık” dediler..

Devlet İdeolojisi

“Köylü şehirlinin efendisidir”[2] sözünü çarpıtarak bu algının pekişmesine katkıda bulunmak bu ülkede siyaset yapanların da asli görevi olmuştur. Toplumu dönüştürmek ve değiştirmek isteyen devlet aygıtı özellikle ekonomik başarısızlıklarını kamufle edecek söylemlerin gelişmesine göz yummuştur. Zenginlik ve kentlilik düşmanlığı, hükümete geçen siyasilerin ülkenin ekonomik uçurumlarında katkısının görülmesine engel olan bir işlev de görmüştür.[3] Köyden kente göçün getirdiği sosyal altüstoluş hep köylü söylemlerinin gelişmesine katkı sunmuştur. Sağ ve Sol partiler hep köylüyü kayıran bir anlayışla propagandalarını yürütmüşlerdir. ”Saf Anadolu insanı” “benim İşçim; benim köylüm….”tarzı kitlelere yönelik söylemler sadece oy potansiyeli hesaplarına ait söylemler olmaktan başka işlev görmemiştir.

Ne sağlıklı bir kent politikası ne sağlıklı büyüme gerçekleştirilememiş, dünyanın en güzel kentleri beton yığınlarına ve ağaçsızlığa çirkinliğe mahkûm edilmiştir.

Kentlerde geleneksiz bir kenar mahalle kültürü egemen olmuş, Kentsoylu insanların ise sesi soluğu çıkmaz hale gelmiştir.

“Garibanım haklıyım” anlayışı ahlakın dibini oymuş garibanlık maskesi altında yapılan talanlar, hırsızlık ve vurgunların gözden kaçırılmasını kolaylaştırmıştır. Kentsoylu insanların kent kültürüne dayalı olarak ilkeli duruşları hiçbir ahlaki kural tanımayan bu GARİBAN lar tarafından istismar edilmiş ve kentli insanlar sahneden birer birer çekilmiştir.[4]

Elhamdülilah cümlesi unutulmuş, hep “açım, çok açım, çok çok açım” cümlesi daha çok dile getirilir olmuştur.

__________

[1]Ki Kemal Sunal, filmlerinin birinde gecekondu mahallesi sakinlerinin bir zenginin malikanesinde etrafa hayranlıkla bakıp “bu zenginlik nasıl olur” tarzındaki sorularına  “çalmıştır” diye kesin ve kestirme bir cevap vermektedir.
[2] -Osmanlıda kentlilerin daha çok ermeni Yahudi ve Rumlardan oluştuğu göz önüne alınırsa bu söz kurucu unsura vurgu yapan bir mahiyet taşımaktadır.
[3] -Kemal Sunal filmlerinde özellikle bu vurgu çok önemlidir. Köyde Ağa, kentte ise Patron günah keçisidir. Polis ve asker ise daima iyi ve koruyucudur.
[4]-Yeşilçam’ın yüz akı birkaç filmden biri olan Züğürt Ağa filminde bu konu çok güzel bir biçimde yansıtılmaktadır.