OL DA BİL !.
Rivayet olunur ki ‘Aşk nedir? sorusuna Celalettin el-Belhi er-Rumi ‘Ol da bil’ veya ‘ Ol da gör’ cevabını vermiştir. Rivayetin değişik versiyonları da mümkündür ki olabilir.
Kültür içinde bu tanıma benzer ‘yaşayan bilir’ ,’tanımlanamaz ancak yaşayan bilir’ gibi tanımlara rastlamak mümkün. Bu bağlamda acaba aşk dışında da tanımlamanın ötesinde, ancak yaşanarak bilinebilecek başka şeyler de var mıdır? Hemen akla ilk olarak acı, hasret, gurbet sıla gibi duygusal hali ifade eden kelimeler gelir. Yaşamadan, sadece birilerinin anlatımıyla yaşamış gibi olmak, o hazzı duyacağımız şeyler olamaz mı? Projeksiyonun açısını daha da genişletmek mümkündür.
Bir eylemin, davranışın, durumun iyi veya kötü olduğuna karar vermek için, tek yol onu eyleme dönüştürmek, diğer bir ifade ile yaşamaktan mı geçer? Başka bir deyiş ile bir nesnenin sahip olduğu özelliğin gerçekliği için o gerçekliği tecrübe edecek bir alan, eylem mi gerekir. Örneğin ateşin yakıcılık özelliğini test etmek için bir yerlerimizi yakmamız, suyun boğucu olduğunu anlamamız için kendimizi boğmamız mı gerekir? Durumun böyle olmadığı aşikardır. Bir varlığın temel vasfı için sınamak test yapmak gerekli değildir, bilgi olarak bilinmesi yeterlidir.
Eğer tarafsanız tarafı olduklarınızla aynı acıyı, aynı elemi, aynı sevinci mutluluğu payınıza düşen kadarını hissedersiniz. Futbol oynayan oyuncu ile taraftar benzer heyecanı yaşarlar. Bu heyecanın duyulması ve duyguların hissedilmesi için, futbol olacak, futbolcu olacak, taraftar olacak ve oyunun oynanması gerekecek. Herkes kendi payına düşeni yaşamadıkça bu durumu kurgulayıp anlatmak bizi sonuca götürmez. Hatta gülünç duruma düşürür.
İnançlar, düşünceler, ideolojiler, felsefi görüşler için aynı durum geçerli değil mi? Eğer kendine uygulama alanı, pratize etme fırsatı bulamıyorsa, söylem düzeyinde ne kadar ideal olsa da inandırıcılığı zayıf kalır. İşin insanlar tarafından istismarını da şimdilik bir tarafa bırakalım. Risk bu saydıklarımızdan ibaret değil; tarihte uygulanma alanı bulmuş, kendine yeniden uygulama alanı bulmaya çalışması geçmişteki yaşanmışlıklar açısından avantaj ve dezavantajı beraberinde taşır.
İslam ile ilgili değerlendirmelere bakacak olursak sayılmayacak kadar birbirinden farklı yaklaşımlar görmek mümkün. Yaklaşımların hepsi de kendini İslami kaynaklara dayandırır; Kur’an, sünnet ve tarihi birikim. Bu yaklaşımların bir kısmının farklılığı birinci kaynak olan Kur’an’ın kendisinden kaynaklanır. Birileri az konuştuğumuzdan, yeterince tartıştığımızdan yakınırken, birileri de çok konuştuğumuzdan dert yanarak konuşmak yerine yaşamak gerektiğinden bahseder. Birileri dünyaya çok bağlandığımızdan ve ahireti unuttuğumuzdan şikayet ederken, bir diğeri bu zilletten kurtulmanın yolu güçlü ve dünyaya hakim olmaktan geçtiğini söyler. Birileri bugün Müslümanların sorununun ahlaki zafiyetten kaynaklandığını iddia ederken, diğer birileri asıl sorunumuzun cahil bırakılmak olduğunu iddia eder. Bu ve benzeri yaklaşımları çoğaltmak mümkündür. Yaklaşımların farklılığı İslam Tarihinin kadim ve çözülemeyen sorunlarından biridir. Bu ara birileri çıkıp farklı yaklaşımların varlığının zorunlu olduğunu, bir zenginlik olarak düşünülmesi gerektiğini, hatta yanlış olanın farklılıkları ortadan kaldırma çabaları olduğunu söyleyebilir, ki söylenmektedir.
İslam kendi bünyesinde oluşan farklı yaklaşımların varlığını sürdürmenin ötesinde, inanç anlamında varlığını ret eden anlayışlara bile hayat hakkı tanıdığı gibi, belli şartlar altında varlıklarını sürdürmenin garantörlüğünü yüklenir. Söz konusu durum Müslümanların hoşgörüsü değil, ilahi hukukun gereğidir.
Kendini İslam’a nispet eden farklı yaklaşımlar aynı ilahi hukuka muhatapken birbirine karışı aynı hoşgörü içerisinde değiller. İradi bir tercihten değil, insanların doğuştan getirdiği ve İslam’a göre Allah’ın birer ayeti olan hasletleri güçlü ve iktidar sahipleri kendi dışındakiler için şartlı ve istedikleri oranda hayatiyetini kabul ederler. Zayıflar ise bunun mücadelesini verirken İslam’ın öngörülerini sahiplenerek gayret gösterirler.
İslam’ın bazı emirleri var ki topluma yansımaları sosyal vakaya dönüşür, oruç, hac, Cuma namazı ve bayramlar gibi. İnsanları ruhsal olarak dönüştürür ciddi bir atmosfer oluşturur. Aynı şekilde tarihin belli kesitlerinde İslam’ın telkin ruhu şehre yola köprüye dağa taşa ormana yansıdı. Medine, Şam , Bağdat ,Kahire ,Kurtuba,İstanbul, Diyarbakır,Samarra ve daha niceleri İslam’ın ruhunun tecessüm ettiği şehirlerdir.
İmdi, ‘Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu’ ilkesinden hareketle okuma yazma bilmeyenin olmadığı –Endülüs tarihte buna örnektir- yetimin korunduğu, üstünlüğün değer ölçüsünün takva olduğu bir toplumu düşünelim. Birey iradesinin tavan yaptığı kardeşlik hukukunun ancak inançla olduğuna inan bir topluluk tahayyül edelim. Öncelikleri çıkarcılık, ihtikarcılık, stokçuluk, sahtekarlık yapanların yadırgandığı, ötekileştirildiği bir toplumun bireyleri olarak yaşadığımızı düşünelim. Namazla beraber kul hakkı yemenin, Oruçla beraber aç olan komşusunun varlığından bihaber olmanın, hac ile beraber faiz yemenin ayıp olduğu, bu ayıbı işleyenlerin barınamadığı bir ülkenin vatandaşı olduğumuzu hayal edelim. Bu söylediklerimiz muhal değil, tarihte örneklerini bildiğimiz ve günümüzde de bireysel ve lokal olarak sosyal guruplarda görülebilen gerçekliklerdir.
Farklı inançlardan ve felsefelerden kaynaklanan değerlerin beraber yaşayabilme ortamının oluşması ancak hukuklarının güvence altına alınması ile mümkündür. Bu gün, bu güvence rolünü yüklenen kurumların gücü elinde tutanların tahakkümünde olduğunun ispata ihtiyacı yoktur. Söz konusu ettiğimiz hukuksal güvenceleri ancak saf başka değerlerle kirletilmemiş ahret inancı olan anlayışlar gerçekleştirebilir.
