ÇAĞDAŞ DÜNYANIN PEYGAMBERLERİ -2 R.DAWKİNS VE “TANRI YANILGISI”
R.DAWKİNS VE “TANRI YANILGISI”[1]
Öğretmenliğe başladığım yıllarda görev yaptığım kasabaya kitap pazarlayan bir adam gelmişti. Bizim okula da uğradı. Orta yaşlarını çoktan geçmiş olmasına rağmen cevval ve ataktı. Elindeki test kitaplarını öğretmenler odasında masanın üstüne ustaca dizmiş ve kitapların önemini çok iddialı sözlerle anlatmaya başlamıştı. O kadar iddialı konuşuyordu ki onun sattığı kitapları alan her öğrencinin mutlaka bütün testleri birincilikle bitireceğine inanabilirdiniz.
Ancak fazla dayanamadım ve “biraz yavaş; bu kadar iddialı olma!” anlamında bir şeyler söyledim. Adam gözlüklerinin üstünden bana döndü ve başparmağını havaya kaldırarak “hocam! hocam! “devir iddia devri, sizin söylediklerinin doğruluğu yanlışlığı değil; iddialarınızın büyüklüğü önemli artık!” diye pişkin pişkin çok önemli bir söz söyledi. Aslında sıradan bir işportacının yaptığı da buydu. Ama bu söz beni neden bu kadar sarsmıştı? Adamın kafamdaki işportacı kılığına uymaması mı? Evet, sanırım bu? Bir de adamın elinde kitap vardı ve ben kitapları işporta tezgâhına layık görmemiştim belki de. Her neyse.
Dawkinsi okurken aklıma bu adamın havaya kalkmış eli ve kitapları hakkındaki büyük iddiaları geldi. Dawkinse göre kitabını okuyanın ateist olmaması, Darwinci evrim teorisine inanmaması mümkün değildi. Tanrı kesinkes bir yanılsamaydı… Bu iddiaları ile Dawkins bilim adamı olmaktan çok işportacı biri gibi çıkmıştı karşıma.
Okuduğum bütün kutsal kitaplarda Tanrı bile bu kadar iddialı konuşmuyordu. Yani Tanrı bile kendi kitabını okuyan herkesin mü’min olacağını söylemiyordu.
İşportacı mantığı kapitalizmin örgütlediği ve doğruların yerini iddiaların aldığı bir dünya anlayışı sunuyordu insana. Malının kötü olması ve söylediklerinin doğru olması değildi önemli olan. Meselenin püf noktası bunu nasıl pazarlayacağın ve bu işte iddianın ne kadar büyük olacağıydı.
1-Ödüllü Kitaplar ve Bestseller
Dawkins’in bu kitabı ödüllü bir kitap olarak sunulmaktadır. Ancak bir kitaba ödülü kim, neye göre, nasıl verir? Hiçbir ödülün nesnel bir gerekçesi yoktur.
Bir iki arkadaşın kurduğu bir yayınevinin bir kitabı seçip ona ödül vermesi çok sıradan bir olaydır. Bu eylemin çoğu kere kitabın satışını artırma dışında bir amacı bulunmamaktadır. Bu binlerce kez yapılmıştır; yapılmaktadır ve yapılacaktır. Verilen ödülün tek amacı vardır: kitabın satışını artırmak ve kitabı best seller yapmak.
Rahmetli Attila İlhan Hangi Batı adlı eserinde.”Falan adamın kitabı birkaç dile çevrilmiş” diye değerli göstermeye kalkanlara “Fransa’da nane şekercisi beyitçisi de beyit kitaplarını basabiliyor.” diye cevap veriyordu. Bazı dillere çevrildiği söylenen kitaptan kimi kere sadece birkaç tane basıldığından sözediyordu.
Bu işportacı göz boyama mantığı ile bilime, sanata, doğrulara değil, sadece belli kese ve kasalara hizmet edileceği ortadadır.
Şimdi Gelelim Dawkinsin fikirlerine..

2-Dawkins’in Argümanları
a-Ona göre Tanrı inancı kötüdür ve kötülük üretmektedir. Dinsel eylemler insanların kavga ve karmaşasında rol oynamaktadır.
b-İlerleme fikri bağlamında, bilim artık birçok meseleyi çözmüş olduğundan Din eski dönemlerde kalmış olup; günümüzde geçerliliğini yitirmiştir.
c-Özellikle Hıristiyan din pratiğinin insanlara hiçbir olumlu katkı sunmamıştır; sunmamaktadır.
Şimdi bunları değerlendirelim.
1-Kötülüklerin kaynağı din midir?
Bütün kötü eylemlerin kökeninde mutlaka bir iyi istenci bulunmaktadır. İyi olmasaydı kötü de olmazdı. Kötüyü değerlendirecek bir ölçümüz de olmazdı. Din adına yapılan kötü eylemlerden yola çıkarak dini yargılamak bilimsel bir tutum değil propagandist bir tutumdur. İnsan her zaman bir değer uğruna savaşmıştır. Savaşların kaynağı din değil, insanların hırs ve bencillikleri olmuştur. Bütün dinsel ve felsefi öğretiler bu gerçeğin altını çizmişler ve insan gerçeğini çözmeye çalışmışlardır.
Bütün bu dini ve felsefi çabaları bilmiyormuş gibi yaparak bu konuda ahkâm kesmeye kalkmak hangi bilimsel mantığın eseredir anlamakta zorlanmaktayız.
Dawkins bir yerde “ateistlerin polisten daha çok korktuklarını” söyleyerek ateizmin aslında insanları sakinleştirdiği ve barışa yönlendirdiğini ima etmektedir. Tabi bunu söylerken “mış” lı bir ifade kullanmaktadır. Oysa Ateist yaklaşım tek parça bir fenomen değildir. Çok çeşitli ateizmler bulunmaktadır. Ateist olmak inançsız olmak anlamına gelir mi? İnsan için inançsız olmak mümkün müdür?
Ayrıca bu görüşleri kimi ateistleri kızdırabilir. Özellikle emperyalistlerle ve baskı rejimleriyle mücadele eden ateistler Dawkinse kızabilirler. Ateist olmak idealsiz olmak anlamına gelir mi?
İnsan ideal sahibi bir varlıktır ve idealler arzular amaçlar varoldukça çatışma da olacaktır.
Varlık ve hareket varoldukça yaşam varoldukça çatışma olacaktır. Aslında Dawkinsin savunduğu evrim düşüncesi de bir tür çatışmayı; varolmak için uyum sağlamaya dönük bir mücadeleyi işaretlemez mi? İnsanı çatıştıran şey din değil; hayat hamlesidir. Hayat akışıdır. Bu çatışma daima iyiyi elde etmek için ortaya konan çabadır. Dawkins de çatışmıyor mu? Dawkins de iyiye ulaşmak için çaba harcamıyor mu? Kendi doğrularını insanlara duyurmak için çaba harcamıyor mu? Peki, onun bu çabası bir çatışmaya sebep olursa bundan Dawkins mi, Dinler mi sorumlu olacaktır. Aslında Dawkinsin ateizmi haklı kılmak için başvurduğu şey de bizim “iyi istencimiz” değil midir?
Peygamberlere yöneltilen suçlamalar Kutsal kitaplarda genellikle şu şekilde anlatılmaktadır.
“Bizi atalarımızın dininden döndürmek ve ilahları tek ilah yapmak istiyor”
“Toplumda fitne ve kargaşa çıkarıyor”
Dine ilişkin sadece savaşlar bağlamında sözetmek hakikati gizlemek anlamına gelmiyor mu? Dindarların gördükleri baskı ve zulümler, sırf belli bir dine inandığı için eziyet görmelerin sebebi de mi dindir? Eğer dinse bu nasıl bir dindir. Dinler olarak öne çıkan yaklaşım biçimleri arasında hiç mi fark yok. Eğer fark varsa o zaman kavgaların sebebini doğru bir biçimde irdelemek gerekmez mi? İnsanları din mi hırslı yapıyor, yoksa hırslı insanlar mı dini yanlışa alet ediyor.
Eğer kavga kötüyse Dawkins neden Dinle kavga ediyor? Neden belli hakikatleri duyurmak için kendini paralıyor? Kendine layık gördüğü bu görevi peygamberlere neden layık görmüyor? Dawkinsi fikirleri yüzünden yok etseler o zaman biz “Dawkins olmasaydı; Dawkins’in fikirleri olmasaydı kavga da olmayacaktı mı?” diyeceğiz. Dawkinsin din adına yapılan haksızlıklardan sözederken söylemek istediği tam tamına bu değil mi? Din bu kadar kıyıcı ve yıkıcı ise insanlar neden hala yardım dilemek için mabetlere geliyorlar? Neden hala Tanrıya inanıyorlar? Neden hala özgürlük için canlarını veriyorlar? Yoksa bunların hepsi aptallık mı?
Dawkins neden belli doğrular uğruna çaba gösteriyor.? Bunu evrim mi ona aşılıyor. Evrim ona aşılıyorsa dindar insanlara; Tanrıya inanan insanlara neden bunu aşılamıyor? Neden her insan belli bir evrim süreci sonucu bilimsel anlayışa ulaşamıyor da sadece Dawkins ulaşıyor. Yoksa Evrim diye bir şey yok mu?
2-Bilim Doğruyu buldurur mu?
“kuşlar gibi uçmayı balıklar gibi yüzmeyi
öğrendik ama insan gibi yaşamayı öğrenemedik.”
M.L.King
Bilim insanlar arasındaki çatışmaları çözecek güçte midir? Elbette hayır. Tarihin her döneminde bilim vardı ve insanlar yine de kavga ediyorlardı. Bilim sadece bu yüzyıla ait bir fenomen değil insanlığın ilk döneminden itibaren gelişerek ilerleyen bir olgudur. Bu yüzden bugüne kadar insanlar arası çatışmaları çözememiş bir fenomenin bugün çözmesini beklemek yanlış olmaz mı?
Bilimin dev atılımlar yaptığı günümüzde atom bombasını atanlar mı daha insani, yoksa Afrikalı ilkeller mi?
3- Kilisenin egemen anlayışının açmazları bizim Ateist olmamız için Yeterli midir?
O zaman Kiliseye inanmadığı halde Tanrıya ve dine inanan birçok insana ateist dememiz gerekecektir. Kurumlaşmış dinin uygulamalarının eleştirisi Dawkinsten çok çok önceleri bizzat Din adamları ve filozoflar tarafından yapılmıştı. Şimdi bunları burada sıralamaya kalksak sayfalar yeterli olmaz. O yüzden çok önceleri keşfedilmiş bir şeyi yeni keşfediyormuş gibi yapmak hangi ruh halinin ürünüdür anlamak zor.
Sonuç Yerine
a-Dawkinsin Fikirlerinde Orijinal Olan ne?
Dawkins’in satırlarını okurken onun bütün bir felsefe birikiminden habersiz (miş gibi) olduğunu gördüğünüz gibi, onun hiçbir kutsal kitabın içine nüfuz ederek okumadığını anlamakta gecikmiyorsunuz. Yaklaşık bir buçuk asır boyunca tartışıla tartışıla artık gına getirdiğimiz Darwinci evrim teorisini allayıp pullayıp yeni bir şeymiş gibi dillendirmekten hiç mi hiç sıkılmış gözükmüyor.
b-Ateizm ve Ahlak Ya da Bir Ateist ahlaklı Olabilir mi?
Begoviçin dediği gibi bir ateist ahlaklı olabilir ancak Ateizm ahlak öngörmez. Ateistin ahlaklı olması dünyanın yaklaşık yirmi bin yıldan fazla bir süredir Din’in etkisinde kalması sebebiyledir.
“Uygulamada çok defa Dinî öğretilere ilgisiz kişilerde ve hatta ateist insanlarda ahlâka uygun hal ve hareketler görülür. Görünümsel sözlü tercihlerle eylemsel davranış arasında çoğu defa esaslı bir uyumsuzluk bulunur. Öte yandan da o kadar çok kişi vardır ki, kendilerini tam manasıyla dindar kabul ettikleri ve hatta din öğrettikleri halde ahlakdışı eylemlerin ortaya koyucusu olabilirler. Bunun yanında davranışlarına bakılırsa, ahlâk bakımından katılaşmış birer materyalist bazı kişilerde tatbikatta her türlü fedakârlığa katılmağa ve başka insanlar uğrunda çalışmağa hazırdırlar. En aydın ve en dürüst düşünürlerin bile aklını karıştıran garip insani komedi burada başlıyor ve gelişiyor…
İnançlarımızla davranışlarımız arasında otomatizm yoktur. Davranışlarımız, ahlâkımız, şuurlu bir tercihin veya hayat felsefesinin bir fonksiyonu değildir; felsefi veya siyasi tercihlerin bir eseri olmaktan çok çocukluktaki terbiyenin ve kabul edilmiş anlayışların bir sonucudur. Bir kimse eğer daha çocukken, aile içinde, büyüklerini saymaya, söz tutmaya, insanlar arasında fark gözetmemeye, hemcinslerini sevmeye ve onlara yardım etmeye, yalan söylememeye, ikiyüzlülükten nefret etmeye, sade ve gururlu olmaya alışmışsa, o zaman bunlar, sonraki siyasi tercihi ve zahiren kabul edilen felsefesi ne olursa olsun, esas itibarıyla bireysel yetinin özellikleri olarak kalacaktır. Onun bu ahlâkı dindir; kendi dini değilse bile ona aktarılmış olan dindir. Terbiye esasen dinî bazı anlayışları iletmeyi becermiş, fakat bu ahlâkın esası olan dini aktarmaya veya yeter derecede kuvvetlendirmeğe muvaffak olmamıştır. Dinin terk edilmesinden ahlâkın terk edilmesine geçiş için ancak bir tek adıma ihtiyaç vardır. Bazı kişiler bu adımı hiç bir zaman atmazlar. Hayatlarındaki tenakuz bundadır. İşte bu gerçektir ki, incelemeyi güçleştiren iki şeyin ortaya çıkmasına imkân verir: ahlâklı ateistlerle, ahlâksız dindarlar…”[2]
Yani hayatta ahlaklı bir ateistle karşılaşmak mümkün olduğu gibi ahlaki değerlerden taviz veren dindarlarla da karşılaşabilirsiniz. Bu çelişki gibi görünen durumu nasıl çözebiliriz. Begoviçe kulak verelim:
“Ahlâklı ateist olabilir, ama ahlâklı ateizm olmaz. Dindışı insanın ahlâklı olmasının kaynağı da dindir. Ancak geçmişteki eski bir dindir bu. Ve insanın ondan haberi bile yoktur. Bu din çevre, aile, edebiyat, film ve mimarinin içinden sayısız şekilde tesir icra etmeye ve ısınmaya devam etmektedir. Güneşin çoktan battığı yerde de gecenin bütün sıcaklığı yine güneştendir. Ocakta ateşin sönmüş olmasına rağmen oda sıcak olmağa devam eder. Kömürün “bodrumda güneş” olması gibi ahlâk da, zeval bulmuş din, dine borçlu olduğumuz dünya vizyonundan ileri gelen davranış tarzıdır. Ancak ve ancak geçmiş asırların mânevî mirasının tamamen imha veya bertaraf edilmesi suretiyle bir neslin ateist olarak eğitilmesi için psikolojik şartlar gerçekleştirilebilir. İnsanlık yirmi bin sene aralıksız Dinin tesiri altında yaşamıştır ve dolayısıyla din; ahlâk, kanunlar, anlayış ve hatta lisan dâhil olmak üzere, hayatın bütün tezahürlerine girmiş bulunmaktadır. Bu itibarla burada şu soruyu sormak yerinde olur: Bütün bu geçmişe rağmen yeryüzünde bugünkü şartlar altında tamamen ateist bir nesil yetiştirmek mümkün mü acaba? Böyle bir teşebbüsün tam bir psikolojik tecrit içinde yapılması icap ederdi. Kitabı Mukaddes’i veya Kur’ân-ı Kerim’i bir tarafa bırakalım, böyle bir nesli herhangi bir sanat eseri görmek, herhangi bir senfoni dinlemek, Sofokles’ten başlayarak Beckett’e kadar herhangi bir dram seyretmek imkanından mahrum bırakmak lazım olacaktı; insanlığın şimdiye kadar meydana getirdiği önemli bütün mimari yapıları ve hemen, hemen bütün büyük edebi eseri bu nesilden uzak tutmak gerekecekti ve bu insanlar kültürün meyveleri veya ifadesi olarak vasıflandırdığımız hemen, hemen her şey hakkında tam bir bilgisizlik içinde olacaklardı. Shakespeare’in “Hamlet”inden ölüm üzerine bir monologu dinlemek yahut Michelangelo’nun fresklerinden birine bakmak veyahut kanunsuz suç olmaz “nullum erimen…” prensibini öğrenmek bile, insanın dine doğru “sapmak” eğilimini”[3] ortaya çıkarabilirdi.
Bu meseleyi burada uzatmak mümkün ancak bu kadarı yeterli.. Kısacası Dawkins, Tanrı Yanılgısı adlı eserinde ne antropolojiden, ne felsefeden, ne teolojiden habersizmiş gibi görünüyor. Bu yüzden ben eleştiriyi meseleyi bir kısa hikâye ile noktalıyorum.
İran’da Ahund denilen din adamları varmış (hala da var sanırım). Onlardan birine bir adam gelir ve. “Ey Ahur Efendi o hangi Veli idi ki ormanda kızını aslanlar parçaladı” der. Ahund da “Ya kardeşim, ben senin hangi yanlışını düzelteyim, bir kere ben Ahur değil, Ahund’um, senin söylediğin Veli değil, Nebi’dir, ormanda değil; çöldedir, kızı değil, oğludur; aslanlar değil kurtlardır.”
Şimdi biz Dawkins’in hangi yanlışını düzeltelim…
[1] Dawkins Richard, Tanrı Yanılgısı, çevirmensiz, İst.2007
[2] Begoviç,Doğu ve Batı Arasında İslam, Türkçesi, S.Şaban, s.166,168, İst.1993
[3] Begoviç,a.g.e,s.168
