ÖLÜ BİLİM: ÖLÜLER ÜLKESİ VE MEZAR KAZICILAR

0
asimilasyon

Özet:

Ölü bilim gerçek ile ilişkisi olmayan, ya da gerçek ile bağ kurma gibi bir amaç taşımadan üretilen araştırma ürünleridir. Bu ürünler bir tür ya mezar kazıcılıktır, ya da amaçsız gayesiz (sosyal ve kültürel zeminden, altyapıdan arka plandan habersiz) yapılan çalışmalardır.

Bu çerçevede bilimsel zemin ekonomik, ideolojik, duygusal tatmin gibi sebeplerle çıkar devşirmenin bir aracı haline gelmektedir. Bu bağlamda bir bilimsel çevreden değil, bir bilimsel piyasadan sözetmenin daha doğru olacağı ortadadır. Burada ya bir piyasa yaratma, ya da varolan piyasaya arzda bulunma çabası sözkonusudur, ki her iki tutumun de bilim ve bilimsellikle ilgisi bulunmamaktadır.

Summary:

Dead science is research products that have no relation with reality, or that are produced without the aim of establishing a connection with reality. These products are either a kind of grave digging, or they are aimless and purposeless studies (unaware of the social and cultural background).
In this framework, the scientific ground becomes a tool for the acquisition of interests for reasons such as economic, ideological, and emotional satisfaction. In this context, it is obvious that it would be more accurate to speak of a scientific market rather than a scientific environment. Here, there is either an effort to create a market or to supply the existing market, both of which have nothing to do with science and scientific approaches.

Anahtar kelimeler:

Ölü bilim, kültürel şizofreni, bilimsellik, yabancılaşma, ölü din, ölü sanat, ölü ideoloji, Hıristiyan teolojisi, İslam dünya görüşü, Pozitivizm, Auguste Comte

Key Words:

Dead science, cultural schizophrenia, scientific, alienation, dead religion, dead art, dead ideology, Christian theology, Islamic worldview, Positivism, Auguste Comte

Giriş:

Batıda Aydınlanma Hıristiyan teolojisinin insanı Tanrı ve insan aklını da ilahi buyruk(teoloji) adına yoksaymasına tepki olarak gelişti. Tanrı ve Vahiy (Hıristiyan teolojisi diyebiliriz buna) eksenli düşünme biçimi Batıda insanı ve insan aklının aşağılanması gibi bir görünüm sergilemişti. Buna tepki olarak gelişen Aydınlanma, Tanrı yerine insanı (humanizma) Vahiy yerine ise intellect’i (akıl demiyorum) koydu. Bu iki yaklaşım biçimi yüzyıllar boyu hesaplaştı.

Batı Aydınlanmaya kendi entelektüel ve kültürel havzasının bilincinde olarak ulaştı. Tanrı ve vahiy karşıtlığı belli bir çaba ve alınteri sonucu ulaşılan bir noktaydı. En ateşli tanrıtanımazlar bile Kutsal kitabı çok iyi biliyorlardı. Sonraları Aydınlanmanın temel söylemleri bu çatışma ve entelektüel yoğunluğun doğal seyri olarak sorgulanmaya başlandı. Akıl, bilim ve ilerleme gibi Aydınlanmanın üç ana dayanağı da yoğun eleştirilere uğratıldı.

İslam dünyasının bu çatışmaların yansımalarından etkilenmemesi mümkün değildi. Ancak Batı dünyasının kendisine özgü şartları ile İslam dünyasının kendine özgü şartları arasında kimi benzerlikler olmakla birlikte çoğu noktada bir örtüşme bulunmuyordu. Örneğin İslam dünyasında teoloji vardı ama Kilise ve seçkin din adamı sınıfı yoktu. Bu özel şartların dikkate alınmaması iki eğilimin öne çıkmasına neden oldu. Muhafazakâr/tutucu eğilim ile modernist /yenilikçi eğilim.

Muhafazakâr eğilim Batının özgül şartlarında gelişen Aydınlanmanın bütün söylemlerine duygusal bir tepki koydu. Yanısıra modernist eğilim Batıdaki skolastisizm karşıtı bütün söylemleri aynen kendi toplumlarına tercüme etti. Sonuçta kesif, anlamsız ve haksız bir kördöğüşü yaşanmaya başlandı. Bu durum İslam dünyasının gerçek aydınlanmasına engel oldu ve hala da engel olmaya devam etmekte.

Oysa İslam dünyasının da bugün boyutları ne olursa olsun bir Aydınlanma pratiğine ihtiyacı bulunmaktadır. Bu Aydınlanma her yeniye duygusal tepkiler koyarak karşı çıkan gerici zihniyetle yeni ve farklı bulduğu herşeyi en basit bir çaba sarfetmeksizin hemen benimseyen cahil zihniyeti aşmakla gerçekleşecektir. Hamasi ve duygusal ilgilerin üstünde entelektüel ilgilerle meselelere eğilmekle gerçekleşebilecek geniş bir çabadır bu.

Bu çabaya yaşanan gerçekliği anlamamıza engel olan ölü zeminleri ortadan kaldırmak ile başlanmalıdır. Bilimsel, dinsel, sanatsal, kültürel alanda felç olmuş tutamaksız kalmış zihinlerin yaşanan gerçekliğe döndürülerek hayatiyet kazanmasını sağlamak gerekmektedir.

Öncelikle sorunu tespit ederek işe başlamak durumundayız..

Ölü Bilim

Ölü dediğim şey öncelikle hayatta karşılığı olmayan; ithal, özenti, piyasa yaratmaya dönük unsurların egemen olduğu bir bilimsel anlayıştır. Bu anlayış bir gelenekten, temelli bir zeminden beslenmeyen ama bilgileri piyasa olarak görüp bu piyasaya taşıma hamlesinden beslenmektedir. Bu hamleler birkaç boyutta kendini göstermektedir.

Birincisi bilinçli ve yabancılaştırmaya dönük çabalar. Yabancılaştırma derken karışık bir zihinsel yapının oluşmasına ve zihni felç etmeye dönük çabalardan sözediyorum.

İşte “ölü bilim” gerçek ile bağı olmayan, ya da gerçek ile bağ kurma gibi bir amaç taşımadan üretilen araştırma ürünleridir. Bu ürünler bir tür ya mezar kazıcılıktır, ya da amaçsız gayesiz (zeminden, altyapıdan arka plandan habersiz) yapılan çalışmalardır.

Bu çerçevede bilimsel zemin ekonomik, ideolojik, duygusal tatmin gibi sebeplerle çıkar devşirmenin bir aracı haline gelmektedir. Bu bağlamda bir bilimsel çevreden değil, bir bilimsel piyasadan sözetmenin daha doğru olacağı ortadadır. Burada ya bir piyasa yaratma ya da varolan piyasaya arzda bulunma çabası sözkonusudur ki her iki tutumun de bilim ve bilimsellikle ilgisi bulunmamaktadır.

Bu yüzden bilimsel çabalar içinde bulunduğumuz gerçekliğin ne olduğunu anlamak yerine önüne konan paketlenmiş algıları herhangi bir amaç taşımaksızın didikleyen ama sonuçta yaşanan gerçeklikle herhangi bir bağı olmayan çabalar olmaktan öteye gidememektedir.

Bu durum zihinleri bir yanılsamaya mahkûm etmekte ve işlevsiz hale getirmektedir. Çünkü ölü bir zihin hayatta karşılığı olmayan unsurlar üzerine kurulan zihindir; yabancı ve işlevsiz bir zihindir.

Bu yabancı zihin iki boyutta kendini göstermektedir. Birincisi insan ontolojisine yabancı , ikincisi kendi kültürel kodlarına yabancı..

İnsan ontolojisine yabancı olma konusunu ayrı bir çalışmada ele almayı düşündüğümüzden burada kültürel kodlara yabancılaşmayı dile getirmeyi deneyeceğiz.[1]

Ölü bilim kendi geleneği içerisinde üretilen bilimden kopmuş, herhangi bir geleneğe yaslanmayan, sadece taklit ve özentiye dayalı bir bilimsel anlayışın uzantısıdır. Yaşanan hayatta herhangi bir karşılığı olmayan, kendi kültürel kodları içinde değerlendirilmeksizin aktarılan bilgiler toplamıdır. Felsefe, sosyoloji, psikoloji ve diğer bilim dallarında böyle bir ölü yapılanma söz konusudur. Örneğin bir felsefe tarihi kitabını açtığımızda Müslüman dünyaya ait herhangi bir şey bulamazsınız.  Bu yüzden felsefe diye ortaya konulan paketlenmiş yaklaşımlar hakikat arayışında önümüzü açmak yerine önümüzü tıkayan bir işlev görebilmektedir.

Çünkü Batıda ortaya konan felsefi çabaların tamamı kendi entelektüel atmosferin zemini ile ilgilidir. Yaklaşımların çoğu özellikle Kilise dolayımında ortaya konulmuştur.. Kendi içinde anlamlı olmakla birlikte bir çok mesele bizim için anlamsız ve ölüdür.

Malik Babikir Bedri, Batıda psikoloji eğitim görmüş Sudan asıllı bir doktorun Sudanda kadınların kendisine muayene olmaktan çekindiğini görünce Sudanlı kadınların aşırı cinsel baskı altında olduğunu rapor ettiğini aktarır. Kadınların dinsel inançlarını hesaba katmayan bu çıkarım kendi toplumunun sorunlarını çözmek bir yana sorunu anlamayı bile imkânsız kılmaktadır.[2]

Shayagan Doğu toplumlarındaki eğitim kurumlarında özellikle de üniversitelerde okutulanlarla toplumun fikir algı ve geleneği arasında herhangi bir bağ ve ilgi kurulamaması durumunu kültürel şizofreni diye niteler. Ona göre bu “yaralı bilinçtir”.

Batıda ortaya konulan felsefi düşüncelerin birçoğunun bizim zihnimizde bir karşılığı yoktur. Örneğin doğuştan günah öğretisinden kurtulmak için ortaya konan fikirlerin bizde ne tür bir karşılığı olabilir. Hatta Batı Hıristiyan dünyası için ciddi sorun oluşturan bir yaklaşım benim Müslüman zihnim için bir sorun oluşturmayabilmektedir. Bu durumda Batıdan öğrendiklerimin benim dünyamda ne tür bir karşılığı olacaktır.

Batıda özellikle Ortaçağ ve Yeniçağda birçok düşünür bilgi anlayışını oluştururken Kiliseden kopamamıştır. Örneğin E.B.Condillac Descartes’i eleştirirken kendi bilgi anlayışını hangi temelde geliştirdiğini de ortaya koymaktadır. O, insan ruhunu “günahtan önce” ve “günahtan sonra” diye ikiye ayırarak insan bilgilerini çözümlemeye çalışmıştır.

“Günahtan önce ruh bugün içinde bulunduğu sistemden tamamıyla bambaşka bir sistemde bulunuyordu. Bilgisizlik ve nefsaniyetten arınmış olduğu için duyularına hâkimdi. Bunların faaliyetlerini durduruyordu ve bu faaliyeti istediği gibi değiştiriyordu. Demek oluyor ki onun duyuları kullanmazdan önce bir takım fikirleri vardı. Fakat kendi itaatsizliği yüzünden işler iyice değişmiştir. Tanrı onun elinden bütün bu gücü almıştır. Duyuların ancak yol açtıkları şeyin sanki duyular fizik nedenleriymiş gibi ruh bu duyuların bağımlısı olup çıkmıştır. Dolayısıyla ruh için artık duyuların kendisine ilettiği bilgiler vardır. Bilgisizlik ve nefsaniyet işte bundan ileri gelmektedir. Onun için ben bizim bize duyulardan gelmeyecek hiçbir fikrimizin olmadığını söyleyeceğim vakit benim ancak günahtan beri içinde bulunduğumuz halden bahsettiğimi muhakkak hatırlamak gerekir.” [3]

“Tanrının bize bağışlamış olduğu melekeleri bilmek bizim için önemli ise de, elimizden almış bulunduğu ve bize ancak bu hayattan sonra geri vereceği melekelerin hangileri olduğunu keşfetmeyi istemek faydasızdır”[4]

Rasyonel aklın yaşanan dünyada işlevsiz oluşunu tamamen Kilise teolojisi ekseninde ele alarak epistemolojisini bu temel üzerine oturtmuştur.

Leibniz İmanın Akla Uygunluğu Üzerine adlı eserinde (Teodise) iman kavramını tamamen Kilisenin iman esasları bağlamında ele almaktadır. İbni Rüşdcülerin İmanla Akıl arasında uyumsuzluk görmesini eleştirmektedir.  Bilindiği gibi İbni Rüşd akıl ile vahiy arasında uyumsuzluk görmez; onun uyumsuzluk dediği dinsel kurumun ürettiği dogmanın iman olarak ele alınıp buna rational (matematiksel akıl) temel bulma çabasıdır. Leibniz İmanı tamamen kilisenin belirlediği çerçevede ele aldığı için kilisesel inancın akla uymadığını söyleyen İbni Rüşd’ü eleştirmektedir.[5]

Hegel ise Tinin tarihte kendini açığa vurmasını İsa’nın bedenlenmesi anlayışına dayandırmaktadır. Bu konuda Tanrının evrene kendini vahyettiğini vurgulamaktadır. Hegel bu tezini tamamen kutsal kitaba dayandırmaktadır.

Hegele göre “Tanrı evreni kendini vahyederek yaratmaktadır”[6] İsa’nın kendisi de Tanrının vahyedilmesidir. Hegel bu görüşünü ispat için kitab-ı Mukaddesten John(Yuhanna) 14:9 u delil getirmektedir.[7]

Tin tarihte öncelikle insan olarak görünmüş, sonra Baba olmuş ve Baba kendisini Oğul ile açığa vurmuş, Oğul ortadan kalkınca Tin kurum olarak (Kilise) görünümünü sürdürmüş ve Devlet ile kendini tamamlayacak bir yola koyulmuştur.

Burada Hegel Tinin dünyasal evrende (yani yabancı evrende) belli aşamalar katederek kendini gösterdiğini vurgulamaktadır..

“Dinin akıl düşmanı olduğu” yolundaki yaklaşım Kilisenin akla yüklediği olumsuz anlamla ilgilidir. Kuranda “heva” kapsamında ele alınan bir çok yaklaşımı Kilise akıl ile özdeşleştirmiş ve buna tepki olarak din ile akıl arasında bir çatışma olduğu varsayılmıştır. Oysa Kuranda ilkesizce yargıda bulunmak heva, ilkeye dayalı düşünmek ise (akletmek) idraktir.

Kilise karşıtlığı dolayımında gelişen materyalist anlayış felsefi kavramları da tamamen manevi içeriğinden soyarak açıklamaya çalışmıştır. Örneğin logos kavramını tamamen rasyonel mantık olarak tanımlamayı seçmiştir. Ayrıca logos kavramı ekseninde yapılan tartışmalar bile çok farklı boyutlara varmıştır. Logos mantık olarak çevrilmiştir. Oysa logos kavramı ahlaksal ilkeselliği ortaya koyan bir kavramdır. Tanrısal ve ilahi akıldır..

Logos esasen bizzat Herakleitos’un sözü olsa da, sıradan bir insanın sözünden ibaret değildir, ezeli ve ebedi hakikati ifade eder ve bu yüzden bizzat kendisi ebedidir. Herakleitos, insanlara nihai hedeflerine ulaşmak için yeni ve daha yaratıcı yöntemler öğreten yeni bir Prometheus olmak arzusunda değildir. Onun istediği, daha ziyade, insanların tamamen uyanık olarak ve her şeyin kendisine bağlı bir şekilde meydana geldiği logos ‘un bilincine vararak yaşam sürebilmelerini sağlamaktır… Bu yüzden, logos kavramının özü itibariyle etik ve politik karakterde olduğu düşünülebilir. Nitekim logos’un, insanların “söz ve işlerinden tamamen bağımsız olarak, ortak (􀁮uv6v)… bir şey oluşunun sürekli vurgulanmasından da anlaşıldığı gibi, bu belli açılardan doğrudur da. Herakleitos’ta bulduğumuz, toplumsal niteliği tartışmasız olan bu anlayışı, salt mantıksal evrenselliği ifade etmenin mecazi bir aracı olarak yorumlamaya hiçbir hakkımız yok. Herakleitos, gerçekten de, felsefi düşünce problemini toplumsal işlevini göz önünde bulundurarak ele alan ilk düşünürdür. Logos sadece evrensel (das Allgemeine) değildir, aynı zamanda ortaktır da (das Gemeinsame) . Ne var ki, bu özelliğiyle, bütün yurttaşların bağlı olduğu Devlet’in yasasına benzese de, en büyük ve kudretli devletin yasasından bile daha büyüktür, zira logos bütün şeyler için ortaktır.. Onun organı akıldır. “Akılla”  konuşmak, Herakleitos’a göre “ortak olan ile konuşmaktan başka bir anlama gelmez. “Akılla konuşanlar,” der Herakleitos, “kendilerini ancak her şeyde ortak olanla güçlendirebilirler, tıpkı bir şehrin kendini yasasıyla [v6μcv] güçlü kılması gibi, hatta bundan çok daha güçlü. Çünkü insanların bütün yasaları tek bir tanrısal yasadan beslenir ve sadece bu yasadır ki istediği her şeye egemen olur, her şeye yeterlidir ve her şeyde bulunmaktadır.” …

Bu, felsefi düşüncede “yasa” kavramının ilk kez kullanıldığı yerdir. Üstelik burada yasa, en yüce ve evrensel bilginin konusu olarak görülmektedir. Terim sadece basit siyasi anlamıyla değil, bizzat gerçekliğin doğasını da içine alacak şekilde kullanılmaktadır. … Logos fikriyle başlayan Herakleitos’ un kitabının, bu kavramı, “her şeyde ortak olan” ve “tanrısal yasanın bilgisi” şeklinde daha net tanımlayarak devam ettiğini kabul edebiliriz. Kendisini bir peygamber olarak sunmasının ardındaki gerekçeyi ancak bu şekilde anlayabiliriz. Her şeyin kendisine göre meydana geldiği logos, henüz insanlardan saklı kalmaya devam etse de, tanrısal yasanın kendisidir. Ve şimdi filozof, kalk borusunu çalarak, insanları uyanmaya ve bu tanrısal yasanın buyruklarını yerine getirmeye çağırır. Bu teolojik cephe, Herakleitos’un yasasının “bir doğa yasasından bahsettiğimizde kastettiğimiz şeyden ne kadar farklı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır…. Bir “doğa yasası”, belirli bir gözlemlenmiş olgular kümesini ifade etmek için kullanılan genel bir tanımlayıcı formülden ibarettir. Herakleitos’un tanrısal yasası ise tamamen normatif niteliktedir. Bu tanrısal yasa, evrenin işleyişinin en yüce normudur ve bu işleyişe anlam ve değer veren şeydir.”

Aslında theology kavramının da diyalog kavramının da kökünde logos bulunmaktadır.

 “Teoloji, karakteristik olarak Yunanlara ait bir zihni tutumdur ve esas olarak Yunan düşünürlerinin logos’ a atfettikleri büyük önemle ilgilidir, zira theologia sözcüğü Tanrı’ya ve tanrılara (theoi) logos aracılığıyla yaklaşmak anlamına gelir.” [8]

Aklın iman ile ilişkisi  meselesi üzerine yapılan tartışma asırlar boyu sürmüştür Descartes bu konuda aklın kullanımına ilişkin olarak hâkim ve Avukat örneğini vermektedir. Burada ilkesel bir akıldan söz ederek aslında tabir caizse bir tür heva-akıl ayrımı yapmaktadır. Salt menfaate dayalı akıl avukatındır (ki o da bir akıl yürütmedir) ilkesel akıl ise hâkimin aklıdır.

İmmanuel Kant da Kilise dinselliğinin ürettiği bu çıkmazdan kurtulmak için aklı üç boyutta el alır. Bunlardan birincisi teorik akıl, ikincisi pratik akıl ki bu ahlaktır. Üçüncüsü yargı gücüdür (ki bu da estetik akıl diyebileceğimiz bir boyuttur) İmmanuel Kant doğruluk (teorik) iyilik (pratik) ve güzelliğin (estetik) hakikatin farklı boyutları olduğunu vurgulamak için aklı bu şekilde tasnife ihtiyaç duymuştur.

Aklın kilise tanımından kurtarılıp sadece maddi ilişkilerin faydacı boyutu ekseninde ele alınması “Akıl Tutulması”[9] “Akla Veda”[10] gibi söylemlerin tepkisi ile karşılaşmıştır.

Örneğin çevirilerde de aynı hatalar söz konusudur. İlkçağ bilgelerinin metinlerinde geçen essentia ve substantia kavramları töz diye çevrilmiştir ki bu son derece ciddiyetten uzak bir durumdur. Ayrıca ilk çağ felsefesindeki elementleri de tamamen maddi boyutu ile ele alan bir zihinsel algı vardır ki bu da ayrı bir sıkıntıdır yani su derken bizim bahsettiğimiz Suyun dışında evrene hayat veren tanrısal bir yapıdan söz eden[11] filozof günümüzde maddi bir töz olarak suyu alıyormuş gibi aktarılmaktadır. Bu örnekler çoğaltılabilir elbette.

Kavramların yanlış aktarıldığı, içinin boşaltıldığı, sosyal ve kültürel zemininin yok sayıldığı bir bilimsel çabanın hakikate ulaşmada ne tür katkı sunacağının takdirini size bırakıyorum. Eskilerin deyimiyle “kamusu olmayanın namusu olmaz” yani kavramları olmayanın tutunacak bir dalı; dayanacak bir zemini olmaz.

Bu örnekler çoğaltılabilir elbette. Ancak burada şunu unutmamak gerekir ki; Batı dünyası bütün çabasını kendi fikirsel temelleri ekseninde kalarak ve kendi sorunlarına kafa yorarak gerçekleştirmiş; gerçekleştirmektedir. Onlar kendileri dışındaki medeniyet ürünlerini kaynak olarak değil, konu olarak almışlardır. Bu yüzden Ortaçağ ve Yeniçağ felsefesinde Müslümanların ortaya koyduğu anlayışların izlerini bulmak da mümkündür. 

Batı felsefesi denilen felsefenin bir gelenek sahibi olması, kendi anlam dünyasını çözümleme noktasında bütün bir felsefi gelenekten haberdar olmasıyla gerçekleşmiştir. Onlar Mısır, Yunan, Roma Ve İslam felsefi geleneğini kendi anlam dünyalarını irdeleme ve çözümleme kaygısıyla irdelemişlerdir. Ancak Batıdaki felsefi çabaların çoğu siyasi/dinsel baskı ve kimi ideolojik algılamalar sebebiyle istenilen hedefe varmada güçlük yaşamış, söylenen sağlıklı ifade edilememiş, ifade edilen sağlıklı anlaşılamamıştır. Çoğu kere özellikle Yeniçağda Batıda üretilenler teolojik çerçevenin dışına taşmada yetersiz kalmıştır.

Ayrıca maddeci pozitivist paradigma bilimsel gerçeklik olarak insanlığa sunulmuş, arkasına aldığı siyasi ve ekonomik güç ile kendisini bilimsel piyasaya dayatmıştır.

O halde Batının kaynak olarak değil, konu olarak alınması gerekmektedir. Batının kaynak olarak alınması Doğu dünyasındaki kültürel şizofreninin baş sebebidir. Bugün İslam dünyasındaki entelektüellerin toplumun gerçek sorunlarından bihaber olması bu kültürel şizofreninin en önemli belirtisidir. İslam dünyasındaki sorunların çözümsüz kalmasında da en önemli problem budur.[12]

Her şeye rağmen Batıdaki düşünsel çabalar bir geleneğin devamı olarak kendini varetmiştir.

Oysa bizde herhangi bir özgün bilimsel gelenek yoktur. Felsefi sosyolojik ve psikolojik kavramların hepsi ithal ve elden düşmedir. Bu kavramların doğru anlaşılıp aktarılması da ayrı bir problemdir.

Kavramları Ciddiyetsiz Ele Almaya Birkaç Örnek

Burada sadece Felsefe alanında çok sık kullanılan iki kitaptan örnekler sunmak istiyoruz.

“Bölümün son kısmının genel akıl yürütmesi şudur Aristoteles daha önce işaret ettiği üzere (Z, .3, 1029 a 20) maddenin töz olma hakkına sahip olduğunu kanıtlamak İstemektedir. Bunu dayanak, özne (hypokeimenon, substratum) kavramından yararlanmak suretiyle başarmaktadır.[13]

“Parantez içine koyduğumuz bir sonraki cümlede açıkladığı gibi Aristoteles özne (hypokeimenon) terimini, dayanak, taşıyıcı (substrat) anlamında değil, pozitif bir şey olarak almaktadır.” [14]

“Eğer her şeyin ilkesi (karşıt olma niteliğinde) öznede (en hypokeimenu) ise, ondan önce gelen bir şey (yani onun taşıyıcısı olan bir özne) var olacaktır. Ancak ilkeden daha önce gelen hiçbir şey var olamaz. O, özne de değildir.[15]

-Bir başka örnek-

 “Geçmişin bilim anlayışını, geleneği bu şekilde sert bir biçimde eleştiren Bacon, bu noktada kalmayıp geleneğin insan zihnindeki ifadesi olan putları veya idolleri yıkmanın kaçınılmaz olduğunu öne sürer. Başka bir deyişle, o, insan zihninin bilgiye erişmek için gerekli güce ve yeteneğe sahip olduğunu düşünür; “zihinde doğuştan beri var olan ve onun dış dünyadaki nesne ya da olayların nesnel bir resmine ya da temsiline ulaşmasını engelleyen bu idolleri gözler önüne sermeye çalışan Bacon,doğru bilgiye ulaşmak için zihnin bu tahrifat kaynaklarından kurtarılması gerektiğini öne sürer. İdoller, onun gözünde, şu halde, zihni yoldan çıkaran, en azından onu doğaya ilişkin olarak tam ve sağlam bir kavrayışa erişmekten alıkoyan karakteristik hatalar, doğal eğilim veya kusurlardır. Sözcüğü “imge” ya “suret” anlamına gelen Grekçe eidolon sözcüğünden türeten Bacon’da idol, dış gerçekliğe ilişkin bilgimizi bulanıklaştıran bir potansiyel yanılsama ya da çarpıtmayı ifade eder. Bunlar, tümden ortadan kaldırılamayacak doğal hataları temsil etmekle birlikte, onların farkına varma ve etkilerini en aza indirgeme zorunluluğu vardır.”[16]

Ölüler Ülkesi

Bu durum sadece bilimsel alanda değil hayatın diğer alanlarında da kendini göstermektedir. Bu yüzden ölüler ülkesi ifadesi yaşanan ortamı betimlemek için ortaya konan önemli bir ifadedir.

Ölüler ülkesi insanların zihinlerinin felç edildiği bir çevrenin adıdır. Ölü bilim, ölü kültür, ölü sanat ve ölü din, ölü ideoloji ile kuşatılmış bir yaşamsal çevreden sözediyorum burada.

Bu çevrenin ölü olması bir yönüyle bilimsel ideolojik sanatsal, dinsel, kültürel alanın birbirinden koparılmasını gösterdiği gibi, bir başka yönden bunların kendi içinde ne geçmişin, ne de bugünün sosyal gerçekliği ile bir bağının bulunmamasıdır.

Örneğin insanın çok boyutluluğu içinde ortaya konulmuş bilimsel alanların birbirinden ayrılarak her birinin kendi içinde hakikati ortaya koyduğu yanılsaması tamamen felç olmuş zihinsel yapının temel göstergesidir.

Felsefenin, sosyolojinin, psikolojinin, edebiyattan, dinden, sanattan koparılması hatta bunların ayrıca birbirlerinden koparılması nasıl mümkün olabilmektedir. Bu kopuşun hakikat diye bir kaygının ortadan kalktığı bir duruma işaret ettiği söylenebilir.

Bu ülkede özellikle felsefe, sosyoloji ve psikoloji alanında çalışma yapan insanlar daha çok Batının ürettiği bilimsel sonuçlar ekseninde çalışmalar yapmaktadırlar Ama bu yapılan çalışmaların içinde bulundukları kültürel dünya ve yaşanan dünya ile alakasının kurulması zordur. Bu durum Felsefe, sosyoloji, psikoloji adı verilerek piyasaya sürülen; kalıpları ve sınırları belirlenmiş yaklaşımların hakikat arayışı noktasında ciddi engeller taşıdığı söylenebilir.

Bu “paketlenmiş hakikat piyasası” dinsel alan için de geçerlidir.

Oysa felsefi ya da dini herhangi bir kitap yoktur. Kutsal kitaplar, düşünce adamlarının ortaya koyduğu kitaplar, bir de “felsefe anlatıyor” “din anlatıyor” denilen kitaplar vardır. Bu yüzden felsefe öğrenmeye kalkanlar karşılarında felsefe diye paketlenmiş bir alan görmektedirler. Bu alan sınırlarını birilerinin çizdiği; özellikle de batı dünyasına ait jargon ve kavramların uluorta kullanıldığı; herhangi bir amaç taşıdığı kuşkulu olan ürünlerdir. Oysa bu paketleme ve çalışması ile daha baştan felsefe diye tanımlanan şeyin dışına çıkıldığı görülmektedir. Çünkü dizgesellik, belirlenmişlik ve önceden hesaplanmışlık nasıl olur da şüphe ile başlaması gerektiği söylenen düşünce etkinliğine temel olabilir? Dizgesellik, belirlenmişlik ve hesaplanmışlık varoluşun ve bireyin karşısındadır. Bireyi dışta tutan şeyin; bireyle; bireyin ruhsal ve sosyal problemleriyle ilişkisi nasıl kurulabilir?  Çünkü belirlenmişlik ve kesinlik olarak bireye sunulan (dayatılan) her şey varoluşa atılmış bir çelmedir. Varoluşla ilintili olmayanın hayattaki yeri ise sorunludur.

Bu yüzden bu alana ilişkin olarak ortaya konan kitaplar, hakikat arayışından ziyade hakikat arayışı konusunda ortaya konan yaklaşımların sadece bir boyutu ile ilgilidirler. Bu yüzden edebiyat ve sanat eserlerindeki hakikat ile ilgilenmezler. Felsefe adı altında pazarlanan kendilerince üretilen ve çoğu kere içine nüfuz edemedikleri bilgi kırıntılarıdır. Bu yüzden örneğin Nietzsche’nin büyük bir edebiyatçı olduğunu ve aslında onun en büyük hünerinin Alman diline yaptığı katkı olduğunu gözardı ederler. Hegel’in dostu Hölderlin ’in büyük bir şair olması da bir önem arzetmez. Hatta büyük filozof denilen bir çok insanın aslında Kilise okullarından mezun olmuş papaz olduklarını da gizlemeye çalışırlar. 

Felsefe bağlamında konuşacak olursak “Felsefe öğrenmek” diye ortaya konan ifade de anlamsız ve şaşırtıcı; çoğu kere hakikati elde etme çabasını saptırıcı bir ifadedir. Felsefe öğrenmek diye bir şey yok; fakat hakikati aramak diye bir şey vardır. Eğer hakikat kaygınız yoksa öğreneceğiniz bir şeyin olması mümkün değildir. “Ben felsefe öğrenmek istiyorum” cümlesi de hepten yanlış bir cümledir. Çünkü öncelikli sorular “ben neyi arıyorum” “beni rahatsız eden nedir?” soruları olmalıdır. Bu soruları sormaya başladığınızda bilgelik kapısından girmişsiniz demektir. Bu kapıdan girdiğinizde aslında teolojinin, ahlakın, sanatın da alanına adım atmışsınız demektir.[17]

Ölü zihin ideoloji ve sanat alanında da kendini göstermektedir.

Ölü İdeoloji

Ölü ideoloji başka sosyo-kültürel havza’da üretilmiş; o sosyal çevrenin problemleri için ortaya konmuş veya o sosyal çevrenin problemlerinden kaynaklanan ideolojidir.[18]  Bu yüzden sadece ortaya çıktığı toplumun problemlerine dönük çözümler içermektedir.  Marksizm v veya Faşizm (ırkçılık, yurtseverlik milliyetçilik adı altında ötekileştirici bütün yaklaşımlar.) Bizim kendi sosyal şartlarımızdan türemiş yaklaşımlar değildir. Her ne kadar ayrımcı bakış ya da ekonomik eşitsizlik her sosyal yapıda olsa da bunun kendi koşulları içerisinde kendi cevherinden hareketle çözülmesi ve kendi kültürel zemini ekseninde ele alınması beklenir. 

Bizde her şey “üstün batı” tasavvuru ile tanımlanmak istendiği için sorunlar da çözümler de batıdan gelmektedir. Böylece bize ait olmayan bizim kendi dünyamıza ait olmayan kavramlarla kendi problemlerini çözme gibi bir saçmalığın içine girmekteyiz. Mustafa Sibai bir zamanlar İslam Sosyalizmi diye bir kitap yazmıştı. Tabii çok tepki çekti ama aslında Müslüman gençlere şunu demek istiyordu: “Sizin sosyalizm talebiniz veya sosyal eşitlik adına talep ettiğiniz her şey İslam’ın bizzat kendisinde var;  başka bir şeye ihtiyacınız yok.  Yani sosyal eşitlik, sınıfsal ayrım istemiyorsanız İslam’da bunun çözümü var.  Ayrıca sosyalizm istemenize gerek yok” demeyi İslam sosyalizmi kavramı altında söylemeye çalışmıştı. Bizde ne sanayi devrimi, ne de sosyal sınıflar olmadığı için ne kapitalizmin, ne de buna tepki olarak gelişen Marksizm’in zemini bulunmamaktadır. Zaten Marx da bunu yaşarken fark etmiş “Asya Tipi Üretim” gibi bir kavram geliştirmiştir. Söylediklerinin “tamamen Batının sınıflı toplumlarına dönük olduğunu, sınıfsız bir toplum ile ilk defa Osmanlıda karşılaştığını”  itiraf etmiştir. Marx, 1853 yılında Engelse yazdığı bir mektupta şöyle diyor : «Bernier haklı olarak Türkiye, İran ve Hindistan’dan bahsederken, Doğu’daki bütün olayların temelini toprakta özel mülkiyetin yokluğunda aramalıdır, diyor. Bu, Doğu cennetinin gerçek anahtarıdır.»[19]

Yaşadığımız toplumda ne Marx’ın sözettiği anlamda “zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan” bir işçi sınıfı vardır ne de burjuva.

Bu çerçevede bir çok örnek verilebilir. Örneğin Auguste Comte “İslamiyet ve Pozitivizm” adlı bir eser yazmış ve burada dinsel alanın da kendi içinde bir ilerlemeye tabi olduğunu kabul ederek İslamiyet’in en gelişmiş din olduğunu kabul etmiştir. Hatta dine ilişkin yaklaşımlarından dolayı İslam’dan özür dilemiştir.[20]

İmmanuel Kant, Nietzsche gibi düşünürler de fikirlerini oluştururken İslam’ın ortaya koyduklarından alabildiğine istifade etmiştir. Nietzsche İslam’ın insana değer verdiği gerçeğini Deccal adlı eserinde defalarca vurgulamış ve Müslümanları yüceltmiştir.

Bu örnekler çoğaltılabilir elbette.

Bu yüzden Batının kendi içindeki tartışmaların uzantısı olan fikirleri ele alırken bu fikirlerin bir kaynak olamayacağını sadece konu olabileceğini hatırda tutmak gerekmektedir.

Ayrıca bizde mesela İnsan hakları gibi kadın hakları gibi kavramlar söz konusu değildir. Çünkü bizim hak kavramımız insan hakları gibi lokal bir kavramdan daha kapsamlı ve metafizik boyutludur.

O halde ithal düşünceler ile ortaya konan çabalar verimsiz ve kısırdır. Çünkü beslendiği zeminin karşılığı yoktur. Bu yüzden ölüdür.

Ölü Din

Batı dünyasının ürettiği bütün kurumların, -her alanda- yeme içmeden giyime, giyim’den alışverişe ithal edildiği bir ortamda Müslüman dünyanın Müslüman bireyin Müslümanca bir alışveriş Müslümanca bir mimari perspektifine sahip olması gerekmektedir.

Batıdan alınan marketin aynısının hiçbir revizyona tabi tutulmadan işlevsel hale getirilmesi karşısında dinin bir şey söylemiyor olması trajiktir.

Çok katlı bina ile insanların hava alma hakkının kısıtlanmasını kul hakkı bağlamında dile getirmeyen, marketlerin her şeyi satmasının tekelciliği geliştirerek malı tek elde toplayacağı tehlikesini dikkat çekmeyen,  trafik ışıklarına uymak ile insana değer vermek arasındaki bağı kuramayan dinsel algı, ölü bir algıdır

Bu din bir piyasa dinidir. Sadece bireysel ritüellere indirilmiş, hayata söyleyecek herhangi bir şeyi olmayan dindir. Bu din, mimariden sosyal yaşama, sosyal yaşamdan ekonomiye hiçbir alanda söyleyecek bir sözü olmayan ya aşırı politik ya aşırı apolitik (abdest-gusül meselelerine hapsedilmiş) bir dindir. Bu dinin bilimle sanatla sosyal hayatla ilgisi bulunmamaktadır.

Mesela kentler için yeşil alanlar yapmanın cami yapmak, camilere avize ve halı almak kadar sevap olduğu şeklinde bir düşünme biçiminin olmadığı bir dinsel anlayıştan sözediyorum.

Ekonomiden mimariye, çevre sorunlarından, kent yaşamına kadar bir çok konuda bir şey söylemeyen bir din bu..

Ölü Kültür

Etnik ve folklorik temelli bir kültürdür. Bir tür mezarkazıcılıktır. Geçmişi bugünü anlamlı kılmak için kullanmak yerine onu tarihe hapseden yaşanan gerçeklikten kopuk bir kültürdür. Geçmişe övgü ve sövgü dışında bir pratik üretmeyen kör bir algıdır.

Eski Türk veya Kürt dininden(!) yola çıkarak bugünün Türküne veya Kürdüne din takdim etmek bilimsel-kültürel bir çaba değil, ölü bir çabadır. Çünkü bugünün Kürdü ve Türkü için Şamanizm ya da Zerdüştlük bir kültürel gerçeklik değil, bir tarihsel kategoridir.

Ölü Sanat-edebiyat

Bu da piyasa sanatıdır. Taklit ve ucuz ranta dayalı popüler yaklaşımlar insanların sanat olmayanı sanat sayma yanılsamasına zemin hazırlamaktadır. İnsanın hakikat arayışı ve ruhsal yücelişine katkı sunmak yerine imgelere dayalı güzel sözler söylemenin ötesine geçmeyen eserler best-seller olabilmektedir.

-Bir örnek-

“Vicdanınızın kuyusuna, üzüm tanesi gibi tek tek dökülüp; kuyunun dibinde nefsinizi hakikatin şerbeti ile yumanız kadar güzel bir şey yoktur. Ömrünüz boyunca kirpikleriniz de, yüreğiniz de hep ıslaktır ama vuslata gidecek tek köprü olan ölümden utanmaz ve korkmazsınız böylece. Hayata mıknatıs olup; “yaşamak için her şey vebaldir” diyenlerin ömrümü çalmaları belki de bana vuslatı kazandıracaktı.” [21] 

Vicdan ne, kuyunun dibine dökülen üzümler ne, hakikat ne?, hakikat şerbeti ne? Vuslat ne, Vuslatı kazanmak ne?

“Kafası zehir gibi çalışıyordu. Sonra zehirlendi”[22]

İmgeleri artarda sıralamanın bir şey anlatmak olmadığını nasıl anlatmak gerekir bilmiyorum. Bu piyasaya arz edilen metalaşmış sanatın(!) görünümüdür.

Bu konuda bir çok örnek sıralanabilir.

Sonuç

Bu noktada altını çizmemiz gereken en önemli konu Ölüler ülkesinde bilimsel bir anlayış değil, bilimsel bir piyasa, dinsel bir anlayış değil, dinsel bir piyasa sanatsal bir duyumsama değil sanatsal bir piyasanın olduğudur. Sağlam bir zemine sahip olmayan felç olmuş zihnin talep için arz edilenleri sahih zannettiği bir olumsuz durumdur bu.

Peki ne yapmalı; bu kısır döngüden nasıl kurtulmalıyız?

**

Hatime

Üniversitelerimiz yaklaşık yüz yıllık bir süredir kendilerini yenileme noktasında güçlükler yaşamaktadır. XIX. yüzyılın bilim, felsefe ve sosyal bilimler algısı maalesef aşılamamıştır. Bu bağlamda İlahiyat alanı ile Sosyal Bilimlerin alanı arasında kalın duvarlar bulunmaktadır. Din bilimlerini tahsil edenlerin sosyal bilimlerle sosyal bilimlerle uğraşanların din bilimleriyle doğrudan bir bağ kuramadığı gözlenmektedir. İlahiyat fakültelerindeki Felsefe Ve Din Bilimleri Bölümleri bu olumsuzluğu aşma noktasında adımlar atmakta ancak bir felsefe geleneği geliştirme noktasında eksik kalmaktadır.

Bugün yapılması gereken öncelikli iş beşeri bilimlerle dini bilimlerin buluşacağı bir zemin oluşturmaktır. Bu zemini kurmadan özgün çalışmalar üretmek mümkün olmayacaktır. Bugün üniversitelerimizde özellikle felsefe sosyoloji ve psikoloji bölümlerinde yapılan çalışmalar tamamen Batının bu alandaki çalışmalarının tercümesi ve tekrarıdır. Sadece tekrarı olmakla kalsa iyi, Batının yüz yıl önceki kozmolojik, epistemolojik ve bilimsel anlayışına dayanmaktadır. Kendi kültürel dünyamıza ait bir gelenekten habersiz olunduğu gibi sosyal bilimcilerin bu konuya eğilme noktasında ciddi problemler yaşadıkları ortadadır.

O halde yapılması gereken, sağlam bir ontoloji, epistemoloji ve değer sisteminin kurulmasına önayak olmaktır. Bunun yolu da beşeri bilimlerle dini bilimlerin buluşacağı yeni bir eğitim örgütlenmesini hayata geçirmekten geçmektedir. Hem Batıyı, hem kendimizi, hem de doğuyu tanımanın yolu bütüncül bir hakikat algısının oluşmasına bağlıdır. Bu anlayışla yola çıktığımızda felsefe öğrencisi hem Batı dillerinden birini, hem de Arapçayı öğrenecek, Kantı tanıdığı kadar İbn-i Sina’yı da tanıyacak, Freud’u bildiği kadar İhvan-ı Safa’yı ve onların görüşlerini de bilecektir. Hegel’i de Mevlana’yı da kıyaslayarak okuyabilecektir. (Ki Batı üniversitelerinde bize ve doğuya ait çalışmalar hız kazanmıştır.)

Bu çabalar ile ölü bir anlayıştan yaşanan gerçekliğe dönülmüş olacaktır.

Bu konuda belli bir müfredatın hazırlanması zor değildir. Üniversitelerimiz geleceğe insan hazırlamada önemli yerlerdir. Sağlam bir toplumsal yapının kurulmasının sağlam ve özgün bakışaçıları oluşturmaktan geçtiği noktası kuşku duyulmayacak bir hakikattir.


* Prof. Dr. Felsefe Bölümü

[1]-Örneğin Hümanizm (İnsancılık) insanın inkârı anlamına gelen bir tanıma sahiptir. Tanrıcılığın karşısına konan insancılık anlayışı insanın manevi boyutunu yoksaymaya vardığından aslında insanı da inkâr etmektedir. Oysa biz insan derken hayvandan ayrı bir varlıktan sözetmekteyiz. Hayvandan ayrılan yönü ise tamamen manevi ve moral yönüdür. İnsanı hayvan ile özdeşleştirenlerin kendi içindeki çelişkileri ve çıkmazları ayrıca ele alınması gereken önemli bir konudur. Modern anlayışta kutsaldan koparılarak tamamen menfaat eksenli ele alınması bilimin ölümü anlamına gelmektedir. Akıl tutulması, Akla Veda, Bilim Kilisesi diye bas bas bağıranlar bu gerçeğin altını çizmeye çalışmışlardır.

[2]-Bkz. Malik Babikir Bedri, Müslüman Psikologların Çıkmazı, Çev.:Harun Şencan, İst.1984

[3]-Condillac, İnsan Bilgilerinin Kaynağı Üzerinde Bir Deneme, çev. Miraç Katırcıoğlu, s.22,İst.1989

[4]-Condillac  a.g.e,s.23

[5]-Leibnz, The Phılosophıcal Works Of Leıbnıtz. S. 126-136 Translated From The Orıgınal Latın And French. Wıth Notes By Instructor İn Mental And Moral Philosophy, Yale University New Haven. Tuttle, Morehouse & Taylor, Publıshers, 1890.

[6]-Hegel, Lectures, III, s.63

[7]-Hegel Lectures, III, s.368 Bu ayet John(Yuhanna) İncilinde şu şekilde geçmektedir. “Ya Rab bize Babayı göster ve bize o yeter. İsa ona dedi Bu kadar zaman sizin ile beraberim de beni tanımadın mı ey Filipus? Beni görmüş olan Babayı görmüş olur; sen nasıl Babayı bize göster diyorsun? İman etmiyor musun ki ben Babadayım, Baba da bendedir. Ben size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemem fakat bende duran Baba kendi işlerini yapar”

[8]-Werner Jaeger, İlk Yunan Filozoflarında Tanrı Düşüncesi, Çev. Güneş Ayas, shf.162, İst.,2012

[9]-Max Horkhaimer, Akıl Tutulması, çev. Orhan Koçak, İst. 2016

[10]Paul Feyerabend, Akla Veda Çeviri: Ertuğrul Başer, İst. 2012

[11]-Thales her şeyin kökeninin Su olduğunu söyler. Bu bambaşka bir şey gibi görünmemekle birlikte arada bir fark olduğu kesindir. Şöyle ki, filozof her şeyin Sudan geldiği yönündeki sezgisini herhangi bir alegorik veya mitsel ifadeye başvurmaksızın dile getirir. Bahsettiği su, deneyim dünyasının gözle görülür bir parçasıdır. Ne var ki, şeylerin kökenine ilişkin görüşü, onu teolojik yaradılış mitlerine çok yaklaştırır ya da bu mitlerle rekabete sevk eder. Zira teorisi tamamen fiziksel gibi görünmekle birlikte, Thales, besbelli ki onu aynı zamanda bizim metafizik diyebileceğimiz bir karaktere sahip bir şey olarak düşünmüştür. (Bkz. Arist. Meta/ A 3, 983 1 8 (Thales, A 12). Werner Jaeger, İlk yunan Filozoflarında Tanrı Düşüncesi, Çev. Güneş Ayas, shf S. 40

[12]-Türkiye’de bir sosyoloji bölümünden mezun olmuş öğrencim yüksek lisans için Amerika’ya gitmişti.. Orada Şiilerle karşılaşmış ve bana e-mail atmıştı. E-Mailde “Alevilik-Sünnilik nedir? Bununla ilgili ciddi kaynaklar yazabilir misiniz?” diye soruyordu. Bu durum, Sosyoloji bölümünde ne okutulduğunu; öğrencileri hangi topluma sosyolog olarak yetiştirdiğimizi sorgulamamız gerektiren acı bir gerçeği gözler önüne seriyordu.

[13] Aristoteles, Metafizik, Çev. Ahmet Arslan, s.377,İst,1996

[14] Aristoteles, a.g.e, s.476

[15] Aristoteles, a.g.e, s.580

[16]-Ahmet Cevizci, Felsefenin Kısa Tarihi, s.281,282, ist.2012

[17]-Üniversitelerin felsefe bölümlerinde genel olarak Yunus Emre yok; Mevlana yok. İslam filozoflarına ilişkin eserler de çoğu kere “bizde de felsefe var” demek adına gündeme getirilmektedir.

[18]-Bu ideolojilerin kendi içinde çelişkiler barındırıp barındırmaması ayrı bir konudur.

[19]-Sencer Divitçioğlu, Asya Üretim tarzı ve Osmanlı Toplumu, s. 16, Kırklareli-1981

[20]Auguste Comte, İslamiyet ve Pozitivizm, Çev. Özkan Gözel, İst. 2012

[21]-Mehtap Altan, Kördüğümün Kanatları, İst. 2019 (arka kapak yazısından)

[22]-Ümit Polat, Aşkar-53

Kaynakça

*Ahmet Cevizci, Felsefenin Kısa Tarihi, ist.2012

*Aristoteles, Metafizik, Çev. Ahmet Arslan,İst,1996

*Auguste Comte, İslamiyet ve Pozitivizm, Çev. Özkan Gözel, İst. 2012

*Condillac, İnsan Bilgilerinin Kaynağı Üzerinde Bir Deneme, çev. Miraç Katırcıoğlu, İst.1989

*Hegel, Lectures, Lectures on The Philosophy Of Religion, I, Edited by, Peter C.Hodgson, Translated by, R.F.Brown, P.C.HODGSON and J. M. Stewart, , University of California Press, London, 1995.

* The Phılosophıcal Works Of Leıbnıtz, Translated From The Orıgınal Latın And French.Wıth Notes By Instructor İn Mental And Moral Philosophy, Yale University New Haven. Tuttle, Morehouse & Taylor, Publıshers. 1890.

*Malik Babikir Bedri, Müslüman Psikologların Çıkmazı, Çev.:Harun Şencan, İst.1984

*Max Horkhaimer, Akıl Tutulması, çev. Orhan Koçak, İst. 2016

*Paul Feyerabend, Akla Veda Çeviri: Ertuğrul Başer, İst. 2012

*Werner Jaeger, İlk Yunan Filozoflarında Tanrı Düşüncesi, Çev. Güneş Ayas, İst. 2012

Bir yanıt yazın