GAZALİNİN FİLOZOFLARLA ORTAK FİKİRLERİ ÜZERİNE
GAZÂLÎDE AKIL /VAHİY VE NÜBÜVVET
Gazâlî genelde filozofları tekfir etmesi ile bilinmektedir. Gazâlî filozoflarla yirmi konuda ihtilaf etmiş bunlardan üçünde onları tekfir yolunu seçmiştir. Onun filozoflardan ayrıldığı noktalar hep zikredilmiştir de onlarla birleştiği; buluştuğu noktalar nedense pek zikredilmemiştir. Oysa meseleye bir de bu çerçeveden bakılsaydı hem Gazâlî’nin düşünce yapısı daha iyi kavranacaktı, hem de onun tekfirinin niteliği daha sağlıklı anlaşılacaktı. Bize göre Gazâlî filozoflarla önemli konularda beraberdir. Ancak bunu biraz farklı bir üslûp ve biraz farklı kavramlar kulanarak ortaya koymaktadır. Özellikle akıl/vahiy ilişkisinde, peygamberliğe bakışta, hakîm diye nitelenen insanların konumlarını ortaya koyuşta hep filozoflarla benzer yaklaşımları paylaşmıştır.
Gazâlî’nin akıl ve vahiy ilişkisinde öne çıkardığı en önemli -hatta ana- kavram nûr kavramıdır. Gazâlî akıl ve ve vahiy bütünlüğünü nûr kavramı çerçevesinde ortaya koymaktadır.
Gazâlîye göre akıl otonom bir yapıda değildir. Akıl en üstte; yaradandan yansıyan bir nûr’dur. Dolayısıyla insana düşen bu nûr’un üstünü örtmemektir. Yaratıcıdan yansıyan nûr’dan varlıklar kademe kademe pay alırlar nûr’un kaynağına en yakın olan ondan daha fazla pay alır. Peygamberler bu nûrun yanan kandilleridir. Bu çerçevede şunları söylemektedir.
-“Allahû Teâla akla Nûr adını verir.
“Allah göklerin ve yerin Nûrudur. Nûrun temsili sanki bir mişkat”1
Nûr akıl demekse; Allah göklerin ve yerin nûru ise bu yaklaşım Allah’ı (c.c) ilk akıl olarak kabul etmek anlamına gelmektedir. Gazâli devamla şunları belirtmektedir. “(Yüce Allah) Akıldan elde edilen ilme ise ruh, vahiy ve hayat adını vermiştir.
“İşte biz,sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik.” 2
“Hem bir adam ölü iken biz onu diriltmişiz ve kendisine bir Nûr vermişiz, insanlar içinde onunla yürüyor.” 3
Hak Teâla zulmeti aydınlık ve karanlığı zikretti; aydınlıktan ilmi karanlıktan cehaleti murad etti. Nitekim Allahû Teâla buyuruyor: “Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” 4
Akıl’ın nûr olmasının yanısıra Gazâlî imân ve ilmi de Nûr olarak değerlendirmektedir.5 Ayrıca Nübüvveti de Nûr kavramı ile izah etmektedir.6
Meseleyi özetleyecek olursak; Gazâlî Özellikle Mişkâtü’l Envar adlı eserinde aklın ilâhî alemden yansıyan bir nûr olduğunu belirterek kâinatın bu nûrdan aydınlandığını vurgulamaktadır.. Bu yaklaşım onun hem akıl ve vahiy arasındaki bağın boyutlarını, hem de İslâm filozofları ile buluştuğu ortak noktaları ortaya koyması açısından önemlidir. Şimdi bu yaklaşımını ele alalım.
“…Nûr vasıtasıyla çeşitli marifetler yaratıklar üzerine saçılmaktadır. Biz bunu Allah’ın (c.c) Muhammed (a.s)’ı Sirâcen Müniren diye adlandırmasından anlayabiliyoruz. Peygamberlerin hepsi birer kandildir. Âlimler de öyledir. Ama peygamberlerle âlimler arasında çok büyük farklar vardır.
Kişi gönlündeki ateşi dünyadaki ruhlardan almaktadır. Bu ruhlar da Hz. Ali ve İbn-i Abbas (Allah her ikisinden de razı olsun)’ın şöyle tarif ettikleri ulvî ilâhî ruhtur: “Allahû Teâlanın bir meleği vardır ki bu meleğin yetmiş tane yüzü vardır, her yüzde de yetmiş bin dil vardır.7 Bu melek bu dillerin bütünü ile Allah’ı tesbih etmektedir. Bu melek bütün meleklere bedel olarak kabul edilmiş olup kıyamet günü şöyle denecektir: “O gün Cebrâil ve melekler saf halinde duracaklar”8 Bu ruhtan yeryüzü kandillerinin ateş aldığı sayıldığına göre bu ruhun benzeri, ateşten başka bir şey değildir. Bu ateş de ancak Tûr dağının yanında görülebilir.9
Gazâlî burada vahiy meleğinin yeryüzüne ilâhî alemden nûr (akıl anlamında) taşıdığını vurgulamakla melek ile akıl arasında irtibat kurmaktadır. Bu da İslam filozoflarının faal akıl’a yükledikleri anlam ile örtüşmektedir. Gazâlî devamla şunları söylemektedir:
“…semâvî nûrlar ve onlardan bu nûrları iktibas eden yeryüzü aydınlıkları arasında bir tertip ve sıralama yapacak olursak şöyle diyebiliriz: Kaynağa en yakın olan, nûr ismini almaya en layık olanıdır. Çünkü O, en yüksek rütbededir. Bu nûr’un yeryüzündeki yansımasının sıralanmasını da şu örnekle açıklayabiliriz: Ayışığı bir evin penceresinden giriyor; duvardan, asılı bir aynaya yansıyor. Bu aynadan da ışık karşıdaki başka bir duvara aksediyor. Sonra bu duvardan yer aydınlanacak şekilde yere yansıyor. Bilinmektedir ki yerdeki aydınlık duvardakine tabidir. Duvardaki de aynadakine, aynadaki de Aydaki aydınlığa, Aydaki aydınlık da Güneşteki aydınlığa tabidir. Çünkü aynadaki nûr ondan yansımaktadır. Bu dört nûr en üstün ve en mükemmel bir şekilde birbiriyle bağlantılıdır. Ve bu nûrların herbirinin sınırını aşmayan belli bir makam ve özel bir derecesi vardır.
Bilmeliyiz ki, hakikat gözüyle bakanlarca ilâhî nûrların bu tertip üzere olduğu anlaşılmıştır. Ve mukarreb (yakında tutulan;değer verilen) en uzaktaki nûr’a en yakın olandır…”10
Bu yaklaşımıyla Gazâli aklın anlamını genişletmekte; aklın ilâhi âlemden yansıdığını belirtmektedir. Ayrıca akıl ve vahiy arasında uyumsuzluk iddialarına da önemli bir cevap vermiş olmaktadır. Ancak bütün bu yaklaşımlarına rağmen Gazâliye göre Allahû Teâlanın âlemle ilişkisi konusu daima insanın anlama yetisini aşan bir konu olmuştur.Bu çerçevede âlemin nasıl yaratıldığı konusundaki süpekülasyonlar anlamdan yoksun ve açıklanması mümkün olmayan hususlardır. Bu husus tümüyle açıklansaydı O yaratıcı olmayacaktı. İnsan idrâkinin kendisi bu fiilden yaratılmışsa Allahın yaratma fiilinin niteliğini kavraması mümkün olabilir mi? Bu noktada insandaki hakikati kavrama yetisi olan “aklın faydası bize nübüvveti tanıtmak, peygamberleri tastik ettirmek ve nübüvvetin doğruluğuna şehadet ettirmek, nübüvvet gözüyle idrâk edilen sırları anlamaktan aciz olduğunu itiraf ettirmek, bizi elimizden tutup körleri rehberlerine, şaşkına dönmüş hastaları şefkatli doktorlara teslim eder gibi nübüvvet makamına teslim etmektir. İşte aklın hududu, anlayacağı ve yürüyeceği yer buraya kadardır.”11
Gazali’nin akla çizdiği çerçeve açısından baktığımızda aklın gerçek mecrasına kavuşmasının nebevi kılavuzluk ile gerçekleşeceği hususu belli bir zemine oturmaktadır. Çünkü ancak nübüvvet ile ilâhi âlemden yansıyan nûr açığa çıkacak ve insanları aydınlatacaktır.
Gazâlinin insan aklının aşkın alemle ilgili meselelerde sınırlı olduğunu ve son sözü söyleyemeyeceğini vurgulamasına rağmen onun ortaya koyduklarının akılla elde edilen bilginin bir eleştirisi olduğu yolundaki yaklaşımlar da yanlıştır. Genel olarak Gazâli’nin akıl ile sezgiyi birbirini bütünleyen unsurlar olarak ele aldığı söylenebilir.
Tabiattaki ilk anda akla aykırı gibi görünen kimi olağanüstü olaylar karşısında (mucizeler) Gazâlinin yaklaşımı mucizelerin tabii olduğu noktasındadır. Ona göre mucizeler tabîî, tabîatın kendisi de mucîzevîdir. Bu da aklın idrâk gücü noktasında önemli bir bakış olarak görülmelidir.
Gazâli aklı fıtrî olarak doğruyu görme yetisi olarak da kabul etmektedir. “Cehaletleri sebebiyle hayvanlara benzeyen kimi kavimler bile fıtrî olarak büyüklerine hürmet ederler. Yine aklın üstün değerindendir ki ; peygamber efendimize sui kasd için yoluna çıkan inadçılar onun parlak simasına bakıp nübüvvet ve akıl nûrunu gördüklerinde bu işten vazgeçtiler.”12
Gazâliye göre K.Kerim akıldan elde edilen ilmi de ruh, vahiy ve hayat diye nitelendirmiştir. “İşte biz, sana da böylece emrimiziden bir ruh vahyettik”13
Bu da yukarıda da belirttiğimiz gibi filozofların faal akılı Cebrâil ya da vahiy meleği olarak nitelemelerine paralel görüşler olarak öne çıkmaktadır. Çünkü Kur’anda Cebrail için kimi kere ruh ifadesi kullanılmıştır.14 Gazalinin K. Kerimde geçen ruh ifadelerini akıl olarak ele almakla aynı şeyi söylediği kanaatindeyiz.
Gazâliye göre aklın dört manası bulunmaktadır:
1-İnsanlar diğer canlılardan ayıran haslet.
“Akıl kendisine has vasıf ile şekil ve renkleri göstermekte, diğer cisimlerden ayrılan ayna ile sırrı gibidir. Göz de böyledir. Görmeye istidadı olan heyet ve sıfatları ile cepheden ayrılır. Akıl garizasını ilimlere nispet etmek, gözü görmeğe nispet etmek gibidir. İlimlerin inkişafını sağlamakta Kur’an ve şeriatın akla nispeti güneş ışığının göze nispeti gibidir. Kur’ân güneş ışığı, göz akıldır.15
2-Küçük bir çocuğun caiz olan şeyleri caiz, muhal olan şeyleri de muhal kabul etmesi. İkinin birden çok olduğunu, bir adamın bir anda iki yerde bulunamayacağını bilmesi gibi zaruri ilimlerdir.
3-Tecrübelerden elde edilen ilim de akıldır.
4-O garizânın bir dereceye yükselmesidir ki bütün bu işlerin neticesini anlar ve akibeti tehlikeli olan bu gibi muvakkat lezzetlere davet eden şehvetleri yener.
Bu sayılanlardan ilk ikisi doğal diğerleri kesbidir. Gazali birincilere fıtrî akıl diğerlerine de kesbî akıl demekte; bu konuda Hz. Alinin (r.a) şu sözünü nakletmektedir.
“Biri doğal diğeri kesbî iki akıl buldum. Görmeyen göze güneş ışığının kârı olmadığı gibi fıtrî akıl olmadan kesbinin kârı olmadığını bildim”16 Bu da bizim ötedenberi söylemeye çalıştığımız meselenin anlaşılmasında önemli bir yaklaşımdır. Yani ilâhî çağrı fıtrî temel üzerinde anlam kazanmaktadır.
Ayrıca Gazâlî bu konuda Rum suresi(30)/30. ayetini zikrederek Yüce Allaha “kâlû belâ”da verilen sözün dillerin sözü değil akılların; fıtratların sözü olduğunu belirtmektedir.17 İnsanlardan kimisi fıtratından yüz çevirdi; unuttu. Bu yüzden Allahû teâla ilâhî çağrıya tezekkür ismini vermiştir.18 Tezekkür (hatırlama) iki çeşittir;önceden hatırda olan şeyi unuttuktan sonra hatırlamak. Diğeri de yaradılışta kendisinde mevcut olan bir şeyi hatırlamaktır. Bunlar basiret nûru (kalb gözü) ile görürler.”19
Gazâlî akıllı olmakla imânlı olmak arasında kopmaz bir bağ bulunduğunu vurgulamaktadır. Şeriatın akıl olmaksızın anlamının olmadığını belirtmektedir: “Şeriâtın doğruluğu akıl ile değil imân nûru ve yakîn gözü ile bilindi diyenin sözünde kıymet yoktur. Zira biz akıl demekle onların yakîn gözü ve imân nûru dedikleri şeyi kastediyoruz…“Akıl öğülmeye layıktır. Eğer öğülen peygamberin getirdiği Şeriat ise bunun doğruluğu ne ile bilinmiştir? Eğer yerilen akıl ile bilindi ise böyle akıl ile bilinen de mezmumdur.”20 Gazâlî Fuad kavramını da kalb gözü olarak ele almaktadır.
İslâm filozoflarının hâkime yükledikleri anlama bir başka kavramla da olsa Gazalide de rastlamaktayız. Gazâli aklın önemini anlatırken “Cemâati arasında âlim, ümmeti arasında peygamber gibidir.”21 hadisini zikreder. Bu da İslâm filozoflarının hükemâya yükledikleri anlam ile örtüşmektedir. İslâm filozofları bu yüzden nassları te’vil yetkisini hükemâda görmektedirler.
Sonuç olarak Gazâli’nin hem aklı hem vahyi aynı kaynağa bağlayarak akıl/vahyin birbirini bütünleyen unsurlar olduğunu belirttiğini söyleyebiliriz. Çünkü ona göre akıl da, vahiy de nübüvvet de Yüce Allah’tan yansıyan birer nûrdur.
___________________________
1-Nûr(24)/35) Yalnız Gazali bu ayeti ele alırken bu ayetteki nur kavramını akıl olarak yorumlamaktadır. Dolayısıyla Yüce Allah’ı da akl-ı evvel olarak kabul etmiş görünmektedir.
2 – Şûra(42)/52
3 –Enam(6)/122)
4 –Gazali, İhya, çev.Ahmet Serdaroğlu, s.210,Ankara,1974
5- Gazali Mişkat’ul Envar, s.84, Kahire,(1383) m.1964
6 –a.g.e, s.51
7-Gazalinin Akıl ile melek arasındaki ilişkiyi bu şekilde ortaya koyması İslam filozoflarının faal akıl görüşü ile örtüşen yaklaşımlardır.Bu konuda Farabi’nin görüşleri önemlidir.Bu görüşler için bkz. Olguner Fahrettin, Farabi, İzmir 1993, s.142
8 -Nebe suresi/38
9 –Mişkat’ul Envar, Kehire(1383), m.1964, s.51,52
10-a.g.e., s. 53
11– Gazali Munkız, Çev. Yapla Pakiş. İst.1998,s. 112
12– İhya I, Bab.7, İst.1974, s.I
13 – Şura(42)/ 52
14-Kadir (97)/4
15 – Gazalinin bu örneği Farabinin faal aklı güneşe bil-kuvve aklı ise göze benzetmesini çağrıştırmaktadır. Bkz., Farabi , M.Fazıla, İst.1956
16– İhya I, Bab.7, İst.1974, s. 216
17-a.g.e, s.209
18 -Bakara(2)/221
19- a.g.e, s.220
20-a.g.e, s.15
21 -a.g.e, s.1

