cocuk ve sehir

Her şeyin ölçmeye ve ölçülmeye dair bir “anlam” aralığı vardır ve her şey bir diğer şeyle karşılanır bizim görece dünyamızda. Veya bütün bu ölçme ve ölçülmeye dayalı anlam alanlarıyla beraber, bizler dünyaya açılan zihnimizde, şeyleri rumuz haline getiren bir düzen üzerinden kavramaya daha yatkın varlıklarız. Lakin yine bizler, bir şeyi kendi üzerinden kavramanın ne kadar zor olduğunu analitik bir düzlemde olmasa da insiyaki olarak biliriz. Bir şeyi bilmenin neliğini anlama noktasında bu denli karışan zihnimiz, bu bir şeyden ikinci bir şeye doğru yol alırken biraz daha çetrefilli hale gelir. İkiyle veya daha fazla olanla tanımlı bu çoklukta, şeyler arasında bir eşleşme, bir düzen, bir farkındalık; aradaki ilişki biçimi üzerinden kendini kurmaya başlar. Biz böylece bir şeyin diğerine bakan yüzünde kapının nerelere değin açıldığını öğrenmeye gayret ederiz. Zihnimiz, bizi anlam nesne aksı üzerinde bir dönüşümün eşiğine getirir ve bırakır. Yani yaşarken; şeyden anlama, anlamdan şeye doğru hiç durmadan çeviriler yapar dururuz. Aslında bizler bir taraftan kavrarken diğer taraftan da karıştırmanın hikayesini yazmış oluruz böylece.

Kim ne derse desin evvela şehir, karışık bir ilişkiler ağı, zorlu bir uğraştır insan indinde, buna mukabil şehir de kendi bünyesinde insanı, bir mana olarak taşır. Dememiz odur ki kültür kazandığımız, kendimizi ifade ettiğimiz bir imkan alanı olarak şehir, insanı potansiyel olarak içerir. Bir şehir mütehassısı, şehir üzerinden yaptığı çıkarımlarla hiç görmediği insanı, genel olarak; zevklerinden uğraşlarına, alışkanlıklarından ödevlerine değin, oylumlu bir karakter tanımı üzerinden size kolayca sunabilir. Hatta işinin ileri derecede ehli olan bir insanbilimci, bir pigme ve bu pigmenin yaşam bağlantıları üzerinden insanlık tarihinin en azından pigmeye kadar olan uğrağındaki yol haritasını size ana hatları ile çizebilir.

Şehirle insan arasındaki bağlantı, her daim bir dil üzerinden yürür gider. Şehir insanın kulağına değişen bağlamlarda kelimeler fısıldarken, insan da şehre dair burçlar yükseltmek için zamanla farklılaşan malzemeler yontar durur. Hayatın bir yüzünde şehir olmasa insani bir varoluştan bahsedilemez, bir diğer yüzünde ise insan olmadığında düzlükler ve engebeliklerin mekan olarak şehir dilinde boş bir arazı tanımı aldığını fark ederiz. İşin ilginç olanı bunun için vaziyete sadece göz ucuyla bakmış olmamız yeterlidir sanırım. Yani görünen o ki; insan şehri bir nevi kendini dışarı taşıyıp görünür kılarken, şehir de duyan ve işiten bu varlığı içeriden imar ederek beşerden insan olmaya dair anlamsal bir çizgi çeker.

Bizler şehir karşısında birer insan olarak itiraf etmeliyiz ki, şehre girişin nelik değerlendirme pozisyonunda iki aracı vardır; bunlardan biri anlatım, bir diğeri de fotoğraftır. Yani birinde şehrin bize ne anlattığını açıklamak için dile başvururken bir diğerinde de yüze ihtiyaç duyarız. Aşikardır ki görme ve işitme duyularının sanat kavrama duyuları olduğunu kültürel tarihimiz boyunca bize hatırlatan bir çok düşün adamı olmuştur. Lakin biz, önümüze bir değerlendirme ekseni olarak çıkan bu aksta, işbu anlatım biçimlerinden birini ağırlıklı olarak tercih ederiz. Eğer konumuzun ziyadesiyle kültür eksenli bir yönü, sinematografik bir tarafı olsaydı, şehrin yüzleri diye karşılayacağımız bu değerlendirme biçimi, okuma öğrenme ağırlıklı bir tarafta kaldığımızdan dolayı şehrin dilleri biçiminde ifade edilecektir. Yani ilk etapta öğrenme, çocuğu kulağından yakaladığından dolayı, biz çocukta bilginin kulakla taşınan bir mahiyeti olduğunu, kulak aracılığıyla iç sese ulaşan bir özelliği barındırdığını biliriz. Bu bağlamda çocuk öğrenim indinde biraz da kulaktır diyebiliriz. Kulağın bu nitelikte işin içinde yer ettiği bahsi geçen bu durumda, iletişim aracı sesten başka bir şey olamaz. Elbette ses, şehir dilinde çocuğa denk gelen bir ifadeye ulaşır. Kulak ve sesi, çocuk için anlamlı kılacak nedensel ilke, ilk etapta çocukluk döneminin iç sese ayarlı, kelimelerin anlama dönüşme yaşının işbu çağa denk gelmesinden kaynaklanır. Yapılan araştırmalarda yaklaşık 2 ila 4 yaşa arası bir zaman sürecinde oluşan iç ses, insan tekinin şeyleri ses aracılığıyla rumuzlar üzerinden kavrama dönemine denk gelir.

Buradaki konumuz çocuksa ve biz de çocuğun karşısına şehri çıkarıp koymuşsak o zaman iş nereye varacak diye sorabiliriz pekala. Bu resme neresinden dahil olabilir, hangi kısmında kendimizi görebiliriz? Bu minval üzeri bir araştırma yaptığımızda, bizim şehirle birlikte çocuğu nasıl varlıyacağımıza dair soruların kolay sorular olmadığını peşinen kabul etmek durumundayız. Yukarıda çocuğun şehre, rumuz değeri açısından sesle ifade edilebileceği üzerine bir şeyler söyledik. Evet, şehir insan arasındaki ilişki biçimi neyse, şehir çocuk arasındaki ilişki biçimi de mahiyet açısından olmasa da formel olarak bundan farklı değildir. Çocuk anneden başlar ve sabırla örüntülenen o ilk yıllarda, duyulan seslerin mucizevi bir değişim karşılığında çocukta bir anlama tekabül ettiğini görmemiz, ilk inşa alanının böylelikle bir “kelime evi” olarak küçük bir bedende kurulmasını idrak etmemizle devam eder. İlk yapıyı zorlayan anne olur böylece. Kelime anne ile başlar ve babaya değin genişler. İlk mekan beşiktir; çocuğa ait bu enstrümanı şehrin neresi karşılar tam olarak bilinmez. Bildiğimiz anneden çocuğa doğru bir ninninin terennüm edilmesidir. Belki de bu uğrakta kulak, insanın derinliğine yapılan bütün ölçümlerde kendini açığa çıkaran duyumuz olarak kayda geçer. Anlamak kulak üzerinden başlar, gözle, elle, dille elde ettiğimiz verileri iç dilimize aktararak kulak merkezli bir işlevselliğe koyuluruz.

Bu meyanda, insanın dünya üzerindeki duruşunu araştıran zihnimiz onu farklı biçimlerde kodlar bizim insani varlığımızda. Bir bakıma insan, kendi bütünlüğü çerçevesinde çocukken ses, delikanlı çağlarında kelime ve olgunluk döneminde de kavrama denk düşer, ihtiyarlıktan soracak olursanız o hafızadır ve bir bilgelik, bir kütüphane olarak gösterir kendini şehir dilinde. Çocukluk elbette sestir ve şehrin maddi bünyesinde bir park, bir oyun alanı bir yuva olarak kendini gösterir. Gençlik dönemleri bedeni kutsama yaşları olarak şehir üzerinde spor salonlarını, sinemaları ve diğer eğlence yerlerini imler. Olgunluksa yapım yıllarını çıkarır insanın önüne, biraz sanattır, biraz meslektir ve epeyce şehir meclislerinde gösterir kendini. İhtiyarlık geçmişe bırakılan bir altın kolye gibi hatırlamanın en belirgin yerlerini ifade eder ve mezarlığı geçmiş ve geleceği aynı zamanda eşitlemek adına şehrin kucağına atar. Belki de insana dair zihnimizde işlevsel olan bölüm, böyle bir kategoriyi içkin bir şekilde bizim bilinç dışımızdan, bilincimize doğru dayatır. Bu belki de bir sosyal veraset, bir varlıktan pay kapma kavgası sonucunda kucağımızda bulduğumuz şehir tarafımızdır. Wittgenstein, “her ifadenin bir fotoğrafı vardır” demişti; bu sözü şehir ölçeğinde kurgularsak; biz de ‘her fonksiyonun bir mekanı vardır’ yargısına kolayca ulaşabiliriz. Şehir ve insan, her daim karşılıklı olarak birbirlerine alan açmışlardır. Bu dolayımda şehrin insandaki karşılığı olduğu gibi insanın da şehre yönelik bir karşılığı farklı bileşenler atında değişim gösterse de her daima vardır. Şarkı dediğimizde konser salonunu aklımıza getiriyorsak, bu şehrin zihnimizde içkin olan yerini yadsıyamayız anlamına gelir aynı zamanda. Dilersek bu meyanda örnekleri daha da çoğaltabiliriz; oyun oynamak istersek stadyumlar ve hipodromlarla karşılar bizi şehir, görsel açlığımızı sergi salonlarında veya sinemalarda gidermeye çalışırken, arka planda şehrin bu fonksiyon için ayırdığı bir mekan olduğunu her daim dağarcığımızda bulundururuz.

Bir insanın sokak karşılığı nedir, renk, koku, derinlik, merak, istek ve hoşnutluk şehre aitliğini insan üzerinde ne şekilde gösterebilir? Bir insan kendi boyutlarını şehrin hangi kodlarında arayıp bulabilir? Belki de şehrin adına sorulacak en önemli sorular buradan başlayabilir. Şehrin her insan karşısında o insana izafeten değişken bir çehresi bulunuyorsa o zaman şehrin an be an değiştiğini söyleyebiliriz. Belki de her bir soru sorulduğunda; şehrin o sorunun niteliğiyle beraber bir başkalaşıma girdiğini görürsünüz. Bu zihnimizdeki karşılığı açısından soru sorulmadan önceki şehir ile soru sorulduktan sonraki şehir asla aynı olmayacaktır anlamını taşımaktadır. Her şehir onu tanımlamaya başladığınızda aslında değişmeye de başlıyor demektir. Çünkü hiçbir şehir görülmemiştir ki, iyiden kötüye, güzelden çirkine, doğrudan yanlışa varıncaya değin zihnimizde bir imaj değeri olmasın. Hatta bazı şehirler kendi imaj değerinin dışına bile taşmadan, maddi tarafları unutulmuş bir şekilde yer ederler insan zihninde. Bu dolayımda şehrin insana açılması insanın hemen yanından başlayan bir düşünsel, imajinal duruma işaret eder. Hatta daha ileri gidip bir veya birkaç aşama sonrasında şehri, bir kavramla başlatıp insan eksenli bir vurguya kolayca geçebiliriz.

Şehrin insanı içermesi hangi unsurlarla gerçekleşebilir diye sorduğumuzda; nasıl ki bir metinde sizin anlayacağınız şeyler, size aitlik içeriyorsa, bu durum o metinde okuduğunuz satır aralarından kaynaklanıyor demektir. Evet ta başında şehir insanla konuşur demiştik. Aslında bu konuşma soru cevap halinde geçen bir konuşmayı taştığı için, işbu iletişimin ziyadesiyle boşluklara ve suskunluklara dayanan bir konuşma olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Şehir size söylemedikleri ile de bir şeyler fısıldar adeta ve bu durumla birlikte imgeleşir. Hafız’dan şiir okuyan hangi birimiz o tarihi Şiraz’ı kendi zihnimizde tekrar tekrar kurmaya kalkmayız ki? O Şiraz’ın maddi karşılığının bulunmadığını bile bile, o şehir zihnimizde imajinal bir şekilde yer almadan o şiiri algılamakta zorlanırız. Çünkü Hafız çapındaki yazarlar size bir metin sunmakla kalmaz, sizi alır metnin içine çekerler ve sizi o bağlamda başka bir iklimin insanı haline kolayca getiriverirler. Dolayısıyla bu çapta iklim yazarları olduğu gibi, iklim şehirleri de vardır. O şehirlere gitmeseniz bile oralarda sizi taşıyan bir şeyleri kendi benliğinizde hissetmekten geri durmazsınız. Bir iklim şehri aslında bir şehirden fazla bir şeydir ve diğer şehirlerden oldukça uzun ömürlüdür.

Şehrin bir başlangıcı, bir kuruluş tarihi olduğu hepimizin hilafsız kabul ettiği bir şeydir. İşbu tarihsel sahnede yer aldığında, şehrin bu günkü evrelerine apansız gelmediğini, aksine süreç içerisinde bu noktaya ulaşıncaya değin tedricen var kılındığını bilmekteyiz. Bu durum zihnimizde her doğumlu ve ölümlü varlıkta olduğu gibi, şehrin hayatının da benzer evrelere sahip olduğuna işaret eder. Yani şehrin de bir doğum zamanı, bir çocukluk zamanı, bir gençlik, bir olgunluk, bir yaşlılık ve bir ölüm zamanının olduğunu bilmekteyiz. Her ne kadar şehre ölümü kimse kondurmasa da, diğer şehirsel evrelerin varlığına dair zımnen bir ittifakın olduğu söylenebilir. Bu doğrultuda herhalde sokaklar şehrin çocukluk evresinde denk gelir diye bir yargıda bulunabiliriz. Sokağın dar olduğundan tutun da çıkmazlığına varıncaya değin, patika olanından üzerinde vasıta taşıyanına varıncaya kadar çocuğunkine benzer çeşitli sürprizleri barındırdığını biliyoruz. Sokağın küçük ve sevimli olması onu eşleştirdiğimiz çocuklukla beraber hayal dünyamızda nelere kadar uzandığını tam anlamıyla tahmin edebileceğimizi göstermez bize. Aksine bu nahif duyarlılığın içimize kadar sarkıtmış olduğu birçok unsurun, ileride ne gibi zenginliklerin kapısı olduğunu ancak potansiyel olarak bilebiliriz. Dar sokaklar, çıkmaz aralar, dallanıp budaklanan yollar bir şehirde çocuk seslerinin daha yoğunlukla dinlendiği mahallerdir. Sokak ne kadar genişlerse çocuk sesi o denli azalmaya başlar ve bu sakinlik yerini bir tık ötede bulunan caddeye terk eder.

Nasıl çocuk anneye açılırsa, sokak da eve açılır, ev bir annedir ve sokağı kendi bünyesine doğru çağırır. Sokak aslında annenin şefkati ile beslenen çocuğa benzer bir yapı gibi göründüğünden olmalı değişkenlik içeren ilişkiler açısından araya yabancı ve bilinmez ögelerin pek alındığı söylenemez. Eğer evden farklı ve daha yabancı bir oluşa doğru açılıyorsak bu aslında caddeye doğru büyümenin de sınırlarına gelmişiz demektir. Anne baba olarak ebeveynlerin kendi çocuklarına “evladım oynarken oyuna dalıp sokaktan uzaklaşmayın” demesi gündelik dilde çocuk sokak ilişkisinin niteliği ve nasıl kurulduğu üzerine bir fikir verir aslında. Cadde bir gençlik dönemi unsuru olarak, çocuğun büyüdüğünü imler. Şehrin insan üzerindeki yansımalarını hesap ettiğimizde olgunluk döneminin bulvarlara kadar uzandığını ve şehrin yatay ilişkiler ağında şu anki sınırın bu varlıkla tamamlandığını hissedebiliriz. Bu en azından bu günkü durumumuz için söyleyebileceğimiz bir şeydir. Havayolları, deniz yolculuğu ve tren ulaşımı, olan biteni bir başka tarafa doğru genişletmekle birlikte, şehrin dikey ilişkiler ağında daha önemli bir yere sahip olurlar. Artık bu elemanlarla başka bir şehirle iletişim kurma aşamasına ulaşırız ve bu da bize taşınmanın zamanının geldiğini gösterir. Eskilerden gemi, halihazırda uçak, bir şehrin bittiğini aslında bir başka şehre doğru yönelmenin ötesinde bir bakıma ölçeği de şehirden ülkeye doğru genişletmekte bir beis görmezler. Artık bu unsularla beraber biz de bir alışkanlığın sınırlarından bir kültürün bir medeniyetin sınırlarına doğru genişleyen yola girmişiz demektir.

Bütün bunların ötesinde şehrin çocuk dilini çağıran farklı eğlence mekanları parklar bahçeler yuvalar vs. şehre çocuk dilinde birçok şey kazandırırlar. Mahallemizdeki parkın oyun yaşındaki bir çocuğun zihninde uzandığı yer, elbette bizim büyük olarak düşüncemizin çok ötelerine taşarak şehri hiç değilse tahayyül olarak genişletecektir. Bir çocuğun dilinden şehrin hangi imgelemin sınırlarına vardığının okunması ve bu okumayla şehre yeniden bakmak kim bilir hangi imkanlara yeni kapılar aralayacaktır. Bu doğrultuda bir şehrin parklarının ve bahçelerinin çocuklara kurulu bir şekilde verilmesinin önüne geçilmesi teklif edilebilir, işbu mekanları kurarken çocuklarla birlikte inşa edilmenin yöntemleri araştırılmalıdır. Yani yapıcı ve kurucu oyun diyebileceğimiz bir aşamada bu tip faaliyetler yeniden değerlendirilmelidir. Bu bağlamda çocuğun şehir kurucu bir öge olarak görüntüsünü manevi alandan maddi bir oluşa da taşımış oluruz. Ve şehrin sahiplenmesi bu şekilde daha küçük yaşlara doğru taşınmakla birlikte şehirle çocuk arasında derinlemesine bir çok bağ da tesis edilmiş olur. Bir örneğe başvurursak eğer, sinema sektöründe bir aktör rolüne hazırlanmak için oynayacağı kişiyi ve şartlarını uzun bir süre araştırır ve o kişi olmaklığı o çevre ve çerçevede arar. Bu elbette anlaşılacak bir şeydir. Lakin bir mimarın çocuklara yönelik bir mekan hazırlamaya giriştiğinde bir süre parklarda veya yuvalarda çocuklarla beraber vakit geçirdiği hiç görülmemiştir.

Okur yazar olmak ve semboller üzerinden anlama ulaşmak da buraya değin sayılan birçok unsurla beraber çocuk yaşlarına denk gelen bir şeydir. Dolayısıyla şehir dilinde çocuk okul çağına kadar uzayan bir süreçte de kendini gösterecektir. Her ne kadar çocuk öğretilen ve eğitilen konumda alıcı bir unsur olarak meselenin bir tarafında dururken, diğer taraftan çocukta varolan haliyle öğrenme ve eğitilmeye açık doğalarda, o yaşların getirisine paralel bir değişiklik görülmeye başlar. Daha ziyadesiyle sokağın sonunda veya mahallenin bir ucunda kalan ilkokul, mektepli hale gelen çocuğun mekan olarak vardığı yeri gösterir. Öğrenme sürecinin epeyce başı sayılacak olan ilkokul, çocuğun indinde öğrenim görülen yerin değişmesinden ziyade öğretime katkı koyan aktörlerin de değiştiği bir süreç olarak hayatına yerleşir. Artık bilgi akışı anne baba ve büyük ebeveynlerin ötesinde bir yabancıdan sağlanacaktır ve böylece çocuğun zihni ilk defa farklılık ve resmiyete doğru bir açılım gösterecektir. Fakat çocuğun ‘en’e, ‘biricik’e, ‘mutlak’a ve ‘kutsal’a yönelik öğrenme sürecindeki monist öğretici figürü bu durumda da değişmez; nasıl ki anne ve baba tektir öğretmen de tek bir kişi olarak çıkar çocuğun karşısına. Bu tip bir öğrenme biçimi, güvenliği ön plana alan, çocuğun gözünde yeni bir rol model oluşturan göstergeleri esas alır. Aslında çocuğa açılan bir şehir bileşeni olarak okul, onun yaşlarında birine hitap eden renk, şekil, uğraş ve muhteva bileşenlerinde araştırılarak oluşturulması gereken bir mahaldir. Şehrin dilinde bir ses olarak varlanan çocuğun, okulda karşılaştığı seslerin anne ve baba seslerinin ötesinde bir değişikliğe kalbetmesi muhteva alanında gerçekleşmeli ve fakat form olarak anne ve babada olduğu gibi benzer bir yapıya sahip olmalıdır. Bu durumda çocuğun öğrenme sürecinden kopmaması sağlanmalı ve buna yönelik mekan arayışına gidilmelidir.

Farklı şeylerin öğrenime tabi tutulması zihne yönelik faaliyetlerin de farklılaşması anlamına gelir ki zihinsel fonksiyonların bazı şeylere karşı aşırı duyarlılık göstermesi gerekirken bu aşırı duyarlılığın içinde birbirine zıt durumları bir arada harekete geçirmesi gerekmektedir. Bu uğrakta çocuğun karşısına hatırlamak ve unutmak güçlü bir pozisyon alma, tercih etme biçiminde ortaya çıkar. Unutmak büyümenin anahtarıdır. Zihnin mutlaklığı başka şeylerin olabilirliğine terk etmeden mutlaklaştırması seçmesini yapmaya zorlanması bir durumdan bir başka duruma geçişin vasatında ikici durumun sahiplenilmesi birinci durumun aleyhine bir çeşit unutulması yaşaması anlamına gelir. Bir insanın unutmadan büyümesinin mümkün olmadığı aşikar olarak ortadadır aslında. Bu durumda çocuk büyümenin yaşlarını yaşarken unutması gerekliliği üzerinden bir çok cehde girişir. Aslında hafızanın en diri olup, hem geçmişin yakınlığı ve hem de hatırlanacak şeylerin nispeten çok az olduğu bir çağda yaşıyor olmanın vermiş olduğu diriliği değilleyen büyümenin, bu yaşlara denk gelmesi unutmanın ne denli zor bir durum olduğunu gösterir. Çocuk maddi hatırlamanın zirvesinde unutmayı yaşamanın değişik yollarını arar ve bunu bir şeyi var kılmanın diğerinin üzerine bir şal örtmekten geçtiğini keşfeder. Mutlaklığın ve kırılganlığın üst üste yaşandığı bu çağda baba kültünün yıkılıp yerine öğretmenin iktidara gelmesi böyle bir şey olmakla beraber çocuğun sokaktan ayrılıp caddeye doğru yola çıktığını da gösterir. Aşırılıkların yoğun bir şekilde yaşandığı bu dönem her şeyde olduğu gibi unutmanın da kanlı bir şey olduğu dönemi işaret ettiği kırılgan bir süreç olarak insanın ömrüne yazılır. Çocuk bunu ev sokak ve okul üçgeninde yoğun olarak yaşar. Bir tarafta kendini hazırladığı hayatta hatırlamanın bir zırh olduğunu kavrarken, diğer tarafta bir şeyleri diğer şeylerin lehine terk etmenin unutmaya doğru yoğun bir kavgasına girişir.

Unutma ve onun karşısına koyulan hatırlama, kendi aralarında oluşan gerilim nedeniyle insanın soy tarihine ilişkin de bir çok anıyı diri tutar. Cennetten sürgün edilen insan, dünya hayatı ile birlikte bir tür unutmayı hatırlamanın yerine devamlı olarak yineler. Cennet unutmanın sonu hatırlamanın başlangıcı olarak dünya tarafından baskılanır. Sürgün sonrası hayatta, dünya kendini cennetin yerine ikame ederken, geçmişteki cenneti arada bir başvurulacak referans kaynağı olarak şiddetli bir özlem biçiminde geleceğin amacı olarak belirler.
Mircea Eliade, ‘Mitlerin Özellikleri’ isimli kitabında unutma konusunu mitlerle açıklarken Plotinos’in “Anımsama unutmuş olanlar içindir” sözünü zikreder. Hatırlamanın güçlendirdiği şey, unutmayı fazlasıyla dönüştüren bir doğayla eşedeğer kılar. Unutma her zaman ‘şey’i hafızanın derinliklerine gönderme anlamını taşımaz; zihin yanında olanı, unutmanın yerine geçecek bir biçimde baskı altına alarak onu yerinden eder ve değersizleştirir. Aslında zihnin diğer kodlama alanlarında yer etmemişse belleğin alt kısımlarına doğru yolculuğa çıkarılır. Ki o zaman ‘şey’ işe yaramaz bir durumla baş başa kalır.
Mircea Eliade aynı kitabın bir başka paragrafında; “Akılda tutma ve unutma’nın mitolojisi, ruh-göçüyle ilgili bir öğretinin oluşması sırasında eskatolojiye ilişkin bir anlamla zenginleşerek değişikliğe uğramıştır. Bundan böyle en eski geçmişi öğrenmek önemli değildir, ama asıl önemli olan daha önceki kişisel yaşamlar, varoluşlar dizisini öğrenmektir”… …”Lethe pınarından (Platon’un, Phaidra’da, 248 c, betimlediği gibi ‘unutma ve kötülük yudumunu’) içme tedbirsizliğini göstermiş olan ruh, yeniden dirilir ve oluş çevriminin içine yeniden fırlatılır.” (Mitlerin Özellikleri, s: 165,- 166)

İnsanoğlunun geçmişten geleceğe kurduğu köprünün önemi; ziyadesiyle hatırlama ve unutma üzerine kuruludur. Unutmanın hatırlama üzerine bindirdiği fonksiyonel alan, sadece geçmişe yönelik tarafıyla bizi ilgilendirmez, farklı bir yönüyle geleceği kurmak adına geriye yaslandığımız en değerli malzemeleri bizim için toparlar. Bu durumda biz, hatırlamayı diğer türevlerinin ötesinde geçmiş bir ilgi üzerinden gelecek için önemseriz. Elbette ki nostaljik bir değere sahip olan hatırlama, geçmişe sahip çıkmayı öncelerken, bu hatırlamanın içinde mündemiç olan unutmalarla beraber gelecek kurgusu ile bizi hayati bir şekilde ilgilendirir. Geleceği önemseyen zihnimiz o kurgu üzerine geri dönüşler yaparak geçmişi yeniden oluşturmaya çalışır. Bu durumda bazı olmuş olanlar kayıt dışı edilip, bazı olmayanlar hikayenin genel kurgusu içine ustaca bir şekilde yerleştirilir. Bu bize Michel Foucault’nun “her ideoloji meşruiyetini kendini tarihe temelleyen ilk yalan üzerinden kurar” sözünü hatırlatır. Yani hatırlamanın bir dönüş şeklinde ortaya çıkması şeyin ilk doğasına doğru gidişi imlediğinden dolayı, çocukluğu şimdinin sınırlarının kenarına getirir ve önümüze bir imkan alanı olarak yerleştirip bırakır. Yani bir anlamda hatırlama temelinde unutmayı gerekli kıldığı için kolaylıkla ‘şey’in çocukluğudur diyebileceğimiz bir yerde durur.

Elbette çocuk şehrin her alanından, her bedeninden, her boyutundan bize bakan bir varlıktır ve hatta ‘biz’in bizatihi kendisidir. Onu işin içine katmadan ne bir şehir düşünülebilir ne de eğitim ve öğretim.