300px-Keshan_01

Cihanı hiçe satmakdur adı ‘ışk Döküp varlığı gitmekdür adı ‘ışk
Elinde sükkeri ayruğa sunup Ağuyı kendü yutmakdur adı ‘ışk
Bela yağmur gibi gökten yağarsa Başını ana dutmakdur adı ‘ışk
Bu ‘âlem sanki oddan bir denizdür Ana kendüyi atmakdur adı ‘ışk
Var Eşrefoğlı Rûmî bil hakikat Vücudı fani itmekdür adı ‘ışk

“Senden ne beklentim olabilir” diyor kısık bir sesle.”Yok yok.. vardır bir beklentin” diyor öteki, anlamlı anlamlı. Boynunu büküyor beriki; anlatamıyor.

Biri insani olandan öteki hayvani olandan sözediyor oysa… Bir anlaşılamama durumu sözkonusu…

***

Anlaşılamamaktan çok yakınılan bir çağda mı yaşıyoruz. “Beni yanlış anladın”, “çok yanlış anlaşıldım efendim çoook.” “ neden beni anlamıyorsun” gibi cümlelerle çok sık karşılaşıyorum. Aslında ben de muzdaribim bu durumdan ama kimi kere “oh be iyi ki yanlış anlaşılmışım; ya doğru anlaşılsaydım” dediğim de olmuyor değil.

Neden anlaşılamamaktan yakınıyoruz; neden birbirimizi anlamadığımızı zannediyoruz? Kendimizi mi ifade edemiyoruz; yoksa kullandığımız dil mi bunu getiriyor. “Tanrım kelimeleri sana şikâyet ediyorum” diyen şairin kastettiği bu mu acaba..

Bazen doğru anlaşıldığımız halde kimi çevresel sebeplerle demek istediğimizle dediğimizin farklı olduğunu söylemeye çalışıyoruz; korkuyoruz anlaşılmış olmaktan.

Bazen yanıbaşımızda duran insanla çok farklı boyutlarda yaşadığımızı anlıyoruz. Bu yüzden gerçekten anlaşılamıyoruz.

Bazen beklentilerimizi bulamamamız anlaşılamadığımız hissini doğuruyor. Beklentilerimize karşılık bulamayınca anlaşılmadığımız duygusuna kapılıyoruz.

Uzatmayayım anlaşılmak anlamakla ilgili. Anlam ma’na demektir. Mana maneviyat demektir. Manalandırmak maddi olanı, mana ile yorumlamak demektir. Mana yoksa maddi olanın anlaşılma zemini de yoktur. Bu yüzden maddenin kendisinde anlam yoktur; ona anlamı biz katmaktayız. O halde hayat, evren ve insan bizim ile manalıdır. Çünkü insan bir anlam varlığıdır; anlamlandıran varlıktır.

Maddi boyutta anlam yok, sadece fayda ve haz vardır. Haz ve fayda hayvansal alanda en yetkin biçimiyle bulunmaktadır. Haz ve fayda bile belli bir insansal zemini mana ile kazanabilir. Hazzı haz ile faydayı fayda ile yorumlayamayız.

O halde ortada bir anlaşılamama durumu varsa burada bir anlamlandırma sorunu var demektir. Anlamlandırma sorunu hayatın tabi olduğu yasaların ortak zemin olmamasından: insansal duruşun anlaşamayan taraflardan birinde ya da her ikisinde hasar görmüş olmasından kaynaklanmaktadır.

Maddi olanın manayı bastırdığı ve üstünü örttüğü bir çağ bu. Belki de bu yüzden hepimiz anlaşılamamaktan yakınıyoruz. Birbirimizi anlamanın kanallarını tıkadığımız için anlayamıyoruz birbirimizi belki de. Yani haz ve faydaya dayalı bir zihin, hayatı anlama kanallarımızı tıkıyor. Hayatı anlama imkânımızı elimizden alan en önemli araç da bazılarının çok yücelttiği akıl (ratio) oluyor.[1]

Anlaşılamamak, yatkın olduğumuz şey ile haz ve faydayı tercih noktasında ortaya çıkıyor. Yatkın olduğumuz şey fizyolojik alanda programlandığımız acıkma susama, cinsellik vesaire gibi hayvan ve bitkilerde ortak olarak bulunan yaşamın devamına dönük özellikler olarak anlaşılabilir ancak bizim burada kastettiğimiz insanı diğer varlıklardan ayıran bir yatkınlık. Bir insansal yatkınlık. Yani beklentilerimizin beslendiği zemin.

Beklentilerimizin beslendiği zemin ile haz ve faydaya dayalı yaşama pratiği çoğu kere çatışır. Çünkü varlık kendini kuşatan dünyada kendisi ile öteki arasında bağı fark edebilme yetisine sahiptir. Bu fark ediş onu öteki ile birlikte mutlu olabileceği anlayışına götürür. Everensel fayda(iyi) bireysel fayda(menfaat)yı bu noktada aşar ve varlık bir bütünlük içinde hayatı algılamaya başlar. Bu bütüncül varlık tasarımı insana aidiyet duygusunu hissettirir. İnsan teki bütünün bir parçası olduğunu hisseder. Bu aşamada kişi hazzın ve faydanın ötesinde bir yaşam algısının temelli bir algı olduğunu kavrar. Bu kavrayış mutluluğun teminatıdır. İnsan keyif alma ile mutluluk arasındaki derin farkı fark ettiğinde mutlu olma halini yaşamaya başlar.

Beklentilerimizin temelinde bu halin elde edilmesi bulunmaktadır.

Beklentilerimiz maddi mi?

“Bir dükkânın önünde yatan köpeği gördüğüm zaman bir cümle dudaklarımdan döküldü:

 Yaşamak diye isimlendirilen bir şey var, varolmak diye isimlendirilen başka bir şey de var:

 Ben varolmayı seçiyorum” .(G.Marcel)

 

Hazzı ve keyif almayı mutluluk zannedenler madde çeperini aşamamış olanlardır. Oysa haz ve keyif geçici, mutluluk ise kalıcıdır. Haz ve keyif nihai bir huzurun teminatı değildir; ancak mutluluk nihai huzur halidir. Bu noktada mutluluk manadadır. Aşk da manevi olanı işaretler. Aşkı anlamak manevi olanı anlamaktır. Keyifle mutluluk arasındaki farkı anlamaktır. “Aşk acısı yaşıyorum diyen bir çok insanın aşk acısı dediği şey aslında bir av acısıdır. Elinden besili bir avı kaçırmış olan avcının çektiği ıstırap bir aşk acısı değil, bir mide sancısıdır. Varsıl bir eşi elinden kaçırmak ya da anlık arzularını tatmin edememiş olmanın verdiği bir iç sıkıntısıdır bu. Bu ruh halini aşk halinden ayırmak son derece gereklidir.

“varlık-ben”in sırrını hiç bir bilgi çözemez. Sadece aracısız bir tecrübe bizi ona yaklaştırır. Bu tecrübe deontolojik düzeyde bir bağlanma (engagement) ve sadâkat (fidelite)’tır. (…) Bağlanma olmaksızın hiç bir kimse yaşayamaz….. kesin bir bağlanma aktı, belli, ontolojik bir daimînin; psikolojik hayatın değişen olayları ile veya sözle değil, fiilen gerçekten ve yaşayarak tanınmasıdır. Marcel’e göre bağlanma ancak aşkın bir varlık için olur.[2]

Keyif bir nesne ile, bir madde ile gerçekleşen şey iken huzur her varlığın bana sunamayacağı manevi ve deruni bir şeydir. Bu yüzden bir nesne ile ilişkim bir sadakat ilişkisi değildir. Bir yakınlık kurmadır ancak geçici bir bağlılıktır. Temelli bir bağlılık ve sadakat değildir. Nesne ile ilişkim bile asli bir bağlılık temelinde anlamlı ve sıhhatlidir. Varoluşsal bağlılığımdan beslenen bu ilişki evrenle uyumlu bir bütünleşmeyi sağlar.

Aristoteles sevgi ile yakınlık kurmayı birbirinden ayırır. Doğanın doğurana olan bağlılığı doğal bir bağlılıktır. Burada sevgi ve yakınlık kurma vardır. Merhamet vardır. Diğer yaratıklarda da vardır bu.

Bizim eşya ile ilişkimiz de bir yakınlık kurmadır; bir dostluk ya da aşk değildir. İşte insanın eşya gibi algılandığı; sadece yarar ve haz bağlamında bakıldığı ilişki biçimlerinin adı aşk değil bir yakınlık kurmadır. Bu ilişki biçimi ne temelli bir bağlılığı, ne de temelli bir sadakati garanti eder bize. Çünkü biz eşyayı sevsek de o bizi sevemez, biz hayvanı sevsek de o bizi sevemez. Geçici ve uçucu varlıklarla kurduğumuz haz ve fayda gibi anlık ve mutlak olmayan ilişki biçimleri asla temelli bir bağılılığı garanti etmez.

İnsanı bir nesne olarak değerlendirdiğimiz müddetçe sağlam bir ilişki; huzur bulacağımız ilişki sözkonusu olmayacaktır.

Varoluşsal bağlılığı sadece eşya ile ilişkiye indirenler ya da asli bağlılığı eşya ile temelli bir ilişki zannedenler geçici ve uçucu olana bel bağladıklarından mutluluğu ve huzuru asla yaşama imkânına ulaşamayacaklardır. Çünkü evrende her şey değişmekte ve akmaktadır. Kevn ve fesad varlığın yazgısıdır. O halde huzur kevn ve fesadın ötesinde; asli olanda, aşkın olanda ve alışkın olunandadır. Hepimiz aşkın olanı aramakta, mükemmeli arzulamaktayız. Maddeye yönelirken bile dünya cenneti kuracağımızı zannetmekteyiz. Oysa bize cenneti sunacak olan geçici olan değil, kalıcı olandır; sabit olandır; her zaman kâmil olandır. Kamil olanla ilişkimiz aşkın bir ilişkidir ve bu ilişki ancak aşk ile gerçekleşir. Aşk bütün beklentilerin ötesinde bir huzur halidir. Aşkın ilahi olması, maddi olanla izah edilememesi sebebiyledir. Yoksa beşeri sevmemek ona âşık olamamak anlamında değildir. O halde asli bir bağlılık ve sadakat maddi olanın ötesinde olacaktır. Aşk manevi olandır; anlamdır. Öteki ilişki biçimlerinin hayvanlarda alası var. Yaşamak ile varolmak arasındaki derin fark budur.

Aşk Huzur Bulmaktır

Her insan aşkı yaşar. Yanında huzur bulduğu biri olur hayatında. Ancak kimi sosyal ve psişik sebepler onun bunu fark etmesini engeller. Oysa kimin yanında mutlu isen kimin yanında huzur buluyorsan âşık olduğun odur aslında. Ancak O hep uzakta arar mutluluğu. Yanında huzur bulduğu biri olmasına rağmen o hep ileriye dönük mutluluk hayalleri kurar. Kendisine çizilmiş dünya tasarımları onun aşkı fark etmesini; yaşadığı halin aşk hali olduğunu idrak etmesini engeller.

Âşık olduğu halde bunu görmezden gelip mutluluk diye tasarımladığı maddi şeylerle kendi kendini kandırarak kendine bile ikiyüzlü davranmaktan çekinmez.

Geleceğe ilişkin beklenti ve tasarımları anlama kanallarının büyük bölümünü tıkamıştır. Hayata sadece zekâ düzeyinde bakmak anlamayı sadece zekâya indirmek diğer anlama kanallarının tıkanmasını getirmiştir.

Dünyanın çer çöpü ile paslanmış kalplerin âşık’a sunacakları hiçbir anlam yoktur. Onlar hayatlarını hep beklentiler üzerine kurmuştur Âşık ezeli ve ebedi olan bir alanda yaşar. Öbürü gelecek tasarımları kurar; hayaller kurar. Anlık hazları ve geleceğe ilişkin faydaya dayalı yaşamı mutluluk zanneder.

Bu yüzden zavallı, aşkı yaşarken bile mutluluğun hep uzaklarda olduğunu zanneder.  Pembe panjurlu evler ve metalik eşyalar arasında mutlu olacağı anlayışı ile kalbinin önü tıkanmıştır. Huzur bulduğu anın aşkı yaşadığı an olduğunu fark etmesi bu yüzden zorlaşmıştır. Gafildir. Aşkı günübirlik beklentilerine kurban etmekten çekinmez.

Bazen aşk halini fark eder ve bu hali fark ettiğinde kendisine sunulan maddi, geçici ve uçucu dünyayı kaybedeceğini düşünür; korkar. Hayvani; içgüdüsel bir korkudur bu. İnsani huzur ile hayvani korku arasındaki farkı fark edemez.

Maddi şeyleri kaybetme korkusu onu huzur bulduğu ve huzur bulacağı şeyden uzaklaştırır. Putperestlik de böyle değil midir? Tanrı ile huzur bulacak olan varlığın sırf fayda için dünyevi hazlar için Tanrıdan kaçması değil midir putperestlik? Aşktan kaçmak Tanrısal olandan kaçmakla aynı zeminde gelişir.

Bu korku ile aşkın ağırlığından kurtulmak ister. Belki de bu yüzden mutlu evlilik hayalleri ile aşk halinden kurtulmaya çalışır. Aşka bile bir amaç yükleyerek onun mutlaka evlilik gibi bir sebep sonuç denklemi ile açıklanabileceğini zanneder. Oysa aşkın ne matematiği, ne de denklemi vardır. Aşkın koşulsuz olduğunu bilmediğinden koşulsuz bağımlılık ile koşullu bağımlılığı birbirine karıştırır. Yanında huzur bulduğu insanın evlenmesi gereken ya da belli arzularını tatmin etmesi gereken insan olduğu gibi bir yanılsamanın içindedir. Bu çarpık bakış onun aşkı ve âşık’ı anlamasını engeller, hatta aşk ve aşığa saygı duyacağına âşığa bühtan ederek rahatlamayı dener. Ama kaybetmiştir.

Aşktan kaçtığını çoğu kere fark edemez bile. Aşktan kaçmak insani olandan kaçmaktır oysa; kalıcı olandan kaçmaktır.

Aşk ile gıdalanmayı kaybedenler midelerinin doluluğu ile mutlu olacaklarını zannederler. Âşıktan kurtulduğunu zanneder ama hayat ona cezasını çoktan vermiştir.

Aşk mutmain olmaktır; razı olmaktır. Aşkın nasipsizlere verdiği ceza ömür boyu iç sıkıntısıdır.

Âşıklar Birilerine Neleri Hatırlatır?

Âşıkların en çok anlaşılamadığı çağ bu sanırım. Âşığın bu dünyadan değil başka dünyadan gelmiş gibi karşılanmasının sebebi nedir? Birileri âşıkları neden anlayamaz? Âşık onlara neleri hatırlatır?

Âşık onlara akılları ile tıkadıkları anlama yollarını hatırlatır. Madde ile örterek bozdukları; bastırdıkları tüm duygularını hatırlatır. Âşık onlara hayatın maddi hazlardan çok öte anlamları olduğunu hatırlatır. Maddi dünyada; sadece maddi dünyada yaşayanlar nasıl anlayabilir aşkı ve âşık olanı. Âşık maddi olarak hiçbir şey vermez onlara. Birkaç dakikalık haz sunmaz. Beklentisizdir âşık. Bunu anlayamazlar.

Âşıktan korkar onlar. Korkak oldukları kadar akıllıdır; zekidir ve aşkla cinsel ilişkiyi birbirine karıştıracak kadar da namusludurlar. Düşünce akıl zekâ -ne derseniz deyin- ile aşığı değerlendirip âşıkları maddi amaçlar taşıdıkları zannı ile yargılarlar.

Acaba diye sorar zihinleri; acaba neden? Aşkın “acaba”sı yoktur oysa. Bütün sözcükler lâldır âşık nezdinde.

Aşk cinsellik gibi ne hazza dönük, ne de evlilik gibi tasarımsaldır. [3]

Âşıklar ilahi varlıklardır. Bu yüzden huzur bulduğumuz kişinin ilahi bir kişi olduğunu anlamak zorundayız. Keyif bulduğumuz ile huzur bulduğumuz kişi arasındaki farkı anlamak bağlılığın özünü ve sadakati anlamaktır.

Haz ve faydaya dönük bir yaşam algısında insan, içindeki insanlık ile hesaplaşmaktadır. Haz ve fayda üzerine kurulu sosyal çevre insanın bu hesaplaşmadan kendi içindeki çatışkıdan ıstırap duymasına engel olur. Farabi insanın içindeki iyi kötü çatışmasının insana ıstırap verdiğini fakat eğer insan kendini unutmuşsa bu ıstırabın farkına varamayacağını, ona bu çatışkıyı fark ettirecek şeyin insani olana aykırı ortam ve şartlardan kurtulabilmesi olduğunu belirtir.  Istırabını fark etmek kendisine egemen olan kötülüğü fark etmek demektir. Kötülüğün verdiği iç sıkıntısını fark ettiğinde mutsuzluğu başlayacaktır. Bunu nasıl aşacaktır.?

Sükûn ve İtminan

Yüce kitapta “Kalpler Allahın zikri ile huzur(itminan)bulur.” Mealinde bir ayet var. Zikir hatırda tutmak demektir. Bu hatırda tutuş bize aşkın olanla sürekli bir birlikte oluşu sağlar. Sürekli bir bağlılığı sağlar.

O halde itminan’ın aşkın bir boyut olduğunu anlamamız lazım. O halde huzur aşkın olan taraftadır. İnsan bir yönüyle Allah’a bağlıdır. İnsanı insan yapan bu aşkın yönüdür. Aşk bu yüzden insanidir. Aşkta itminan vardır. Aşk huzur bulmaktır.

Faydaya değil hazza değil, kalıcı olana bağlanan kalpler âşık olduğunu fark eder ve bununla huzur bulur. Aşkın ilahi oluşunun anlamı da budur.

Aşk’ı yaşarken dünyevi tasarımlarının peşine takılmayı hedefleyen kişi aklını sadece dünyevi olanla meşgul ettiği için kalbi ile aklı arasında bocalayarak ömürboyu bir ikilem yaşar; ömürboyu iç sıkıntısı yaşar. Çünkü hoşlanmak ya da istifade etmek huzur bulmak ve mutmain olmak değildir. Mutmain olmakta kalıcı ve asli bir durum sözkonusu iken hoşlanma anlık ve geçicidir. Elbette sevinmek gereklidir ve insan ele geçirdiği dünyevi şeylerle sevinir ama mutmain olmak daha ileri bir aşamadır. Mutmain olmak maddi ve manevi alanda tatmin olmak ve huzur bulmaktır. Maddi alanda tatmin olanın bu tatmini hep bir eksikliği hep bir kısıtlılığı içinde taşır. Asıl itminan koşullu olanı; dünyevi olanı aşarak mutlak olanı idrak etmek ve mutlak olanı hatırda tutmakla olur. Böylesi bir itminan ile kurduğumuz her ilişki gerçek ilişki ve bize mutluluğu sağlayacak ilişkidir. Eğer kalbimiz mutmain değilse; güven ve sükûn içinde değilse burada kaygı ve sıkıntı olacaktır..

Aşktan yana olmak yeni bir doğuştan yana olmaktır.  Yüreğimizdeki her tür hesap kitabı bir yana bırakmaktır.

O halde Aşkı anlamak isteyenler bütün bağlılıklarını yeniden gözden geçirmelidirler.

[1] -Akıl değil ratio demeliyim aslında. Çünkü akıl çok boyutlu bir kavramdır ve aklın içinde zihinsel çıkarım, deney, duyum ve sezgi de vardır.

[2]-Korlaelçi Murtaza, Gabriel Marcel’e Göre Bağlılık Ve Sadâkat, Felsefe Dünyası, 1992, Sayı 6

[3]-Ki ikisi de mübarek, ikisi de insanidir..Cinsellik hayvanlarla olan ortak noktamız evlilik ise en kadim insani etkinliktir. Burada evliliğin insanın ilerleme süreci sonucu oluştuğu gibi bir pozitivist yaklaşımı ciddiye almadığımı belirtmeliyim. Yeni dönem antropolojik bulguları da bu yaklaşımı temelden ortadan kaldırmıştır.

Bir yanıt yazın