sanat ve propaganda
sanat ve propaganda
Sanat eseri “sübjektif bir birikim ve objektif bir yaklaşımdan” doğmaktadır. Bir sanat eserinde sanatçının yaşadığı atmosferden izler, sanatçının dünya görüşü ve evrensel insani ortak temalar bulunabilmektedir. Sanatçıyı ne yaşadığı ortamdan, ne sahip olduğu inanç ve düşüncelerinden, ne de insanlığından soyutlamak mümkün olmadığından bir sanat eserinde bu unsurların bulunması doğaldır. Örnek verecek olursak; saltanat döneminde sevgili tasviri için kullanılan imgeler “ok gibi kirpikler, yay gibi kaşlar ve kement gibi zülüflerdir. Oysa günümüz yeni şiirinde bu imgelere rastlamak zordur. Onun yerine “kirpiklerin diken diken, telörgüler kirpiklerin” gibi imgelere rastlanabilmektedir. Yaşadığı ortam şâirin kelimelerine bu şekilde bir etkide bulunmaktadır. Bir sanat eserinde sanatçının dünya görüşü ve ideolojisinden etkiler bulmamız da mümkündür. Örneğin “Acılı oğulları ülkemin/ ucuz şarap içerler kötü sigara”[1] cümlesinde sosyalist dünya görüşünü benimsemiş bir şâirin derdinin, ülke insanlarının ucuz şarap ve kötü sigara içmeleri olarak ortaya konulması anlamlıdır. Özlemi ise pahalı şarap ve pahalı sigara içmektir. Böyle bir cümleye İslâmî bakışaçısına sahip bir sanatçıda rastlayamayız.[2] Ancak bu mısraların bize vermek istediği ortak insani tema insanların sınıfsal ayrımlarını vurgulamasıdır. Bu sınıf ayrımlarına yönelik bir tepkinin ifadesidir.
Sanat ve İdeoloji
Sanat’ın bir ideoloji yüklenip yüklenemeyeceği öteden beri tartışılıp durmaktadır. Tartışmanın odak noktası sanat eserinin bir propaganda aracı olarak görülüp görülmeyeceğidir.
Bana göre ideolojik yönlendirmelerle sanat eseri ortaya konulmaya çalışıldığında bu bağımlı bir eylem olur; özü yansıtmaktan uzaklaşır. Çünkü ideolojik yönlendirmeler insanı belli bir bakışaçısına mahkum edeceğinden sanatı da yozlaştırıp işlevsiz kılacaktır. Özellikle evrensel insani temalardan uzaklaşan sanat eseri bir propaganda aracına dönüşecektir. Propaganda da aslolan ise insanın kendi düşüncelerini karşıdakine kabul ettirmektir. Bu da meseleleri bilerek ya da bilmeyerek tek cepheden ele almayı getirecek kişiyi insani olan temel hakikatten uzaklaştıracaktır. Oysa sanat düşünceden çok duyguyla alakalıdır. İnsanlar çeşitli etkilerle farklı düşünseler bile ortak duygular taşımaktadırlar. Zaten sanatın insanları buluşturduğu ortak nokta bu duygulardır.
Sanat eserinde sanatçının dünya görüşünden izler bulmamız ayrı, ideolojik propaganda kaygusu ile sanat eseri ortaya koyma çabası ayndır. Birincisinde sanatçı bağımsız ve doğalken, öbüründe bağımlı ve yapmacıktır. Propaganda işlevi yüklenen sanat salt belli ideolojik kalıplara mahkûm olacağından, insani özden de uzaklaşacak ve muhatabını uzaklaştırılacaktır. Oysa sanat insani evrensel temaları yakaladığı ve yansıttığı oranda kalıcı olmakta; muhatabını evrensel hakikatle buluşturmaktadır.
Özellikle Marxist estetik kuramına yaslanarak sanat icra edenler; etmeye çalışanlar sanata propaganda işlevi yüklemişlerdir. Ki bu kurama göre zaten sanatın amacı propagandadır. Onlar “toplumcu gerçekçilik” adına şiirler, öyküler ve romanlar yazmışlardır.
Bu çabaların tümünde insanları belli bir bakışaçısının boyunduruğuna alma kaygusu öne çıkmaktadır. Köy romanlarında Anadolu köylüsü hep paradan başka şey düşünmeyen, ateist yaklaşımlara daha yakın ve çoğu kere uçkur düşkünü tipler olarak yansıtılmıştır.[3] Bu Anadolu köylerinde ne câmi vardır, ne de namaz kılan bir ferd. Olsa bile “din insanları uyutmak için uydurulmuş bir fenomendir” anlayışına yaslanan sanat icrâcısı, onları da anlayışı çerçevesinde bir kimlikle sunmaktadır. Câmi görevlilerini çıkarından başka şey düşünmeyen, iki yüzlü ve sahtekâr olarak lanse etmekten çekinmemektedir. Bu çaba sahiplerinin amacı gerçekleri yansıtmaktan ziyade belli bir bakışaçısını dayatmaktır. Propaganda kaygısu meseleleri tek cepheden ele alma yanılsamasını getirmekte ve sanat yalan ve iftiraya teşne kılınmaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya konulan eserlerde de benzer yaklaşımlar sözkonusudur.[4]
Kurtuluş savaşında binlerce evladını vermiş bir milletin fertlerini ve onların inançlarını aşağılayan bir kurgu ile ortaya konulmuştur bu eserler. Anadolu insanın kurtuluş savaşında gösterdiği fedakarlık ve özveri değil onların cehaletleri, yeniliklere karşı olumsuz yaklaşımları yansıtılmakta, kimi gerçekler kullanılarak temel hakikatlerin üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Ki propaganda biraz da sahtekârlık demektir.
Ayrıca Türk sinemasının din ve dindarlık’a ilişkin yaklaşımları tek yönlü propogandaya dönük çabalar olarak öne çıkmaktadır. Sahtekarlar, ırz ve namus düşmanları ya Hacı ya Şıh ismiyle öne sürülmekte takke tespih ve sarık gibi aksesuralar kullanmaktadır.
Türk Sinemasında Din Ve Dindarlık
Türk sineması ekseninde ve Kemal Sunal filmlerinde din ve dindarlık üzerinde yayınladığımız bilimsel çalışmada gösterildiği gibi filmlerde dine ve dindarlara karşı olumsuz bir bakışın olduğu görülmektedir. Fakat bu çalışmada bu olumsuz bakışın nasıl oluştuğuna; bu olumsuz durumu besleyen sebeplere ilişkin sorular cevapsız kalmaktadır. Bu durum yazarların meseleye sadece iletişim bilimi dolayımında bakmalarıyla ilgilidir. Bu yüzden bu yazılarda bir sosyolojik gerçeklik analizi göremiyoruz. Yaşadığımız toplumda yüzyüze kaldığımız din ve dindarlık gerçeğine baktığımızda filmlerde yansıtılan şeylerin tek boyutlu olmakla birlikte bazı gerçeklerden de sözettiğini kabul etmemiz gerekmektedir. Tarih içerisinde din ve dindarlık adına ortaya konan pratikler bir çok olumsuz durum üretmişitr. Bağnazlık, ötekileştirme, yaşama ve hayata olumsuz bakış dinsel algılar tarafından beslenebilmiştir. Din tarih içerisinde birçok yanlış işe alet edilebilmiştir. Bu da dinin insan ruhundaki derin etkisini de ortaya koyan önemli bir veridir. Değerli olmayan şeyin kullanılması mümkün değildir.
Ancak meseleyi tek yönlü ele alarak bağnazlığı ve yobazlığı sadece dinsel alanda aramak ya da dinle mücadele etme biçimi olarak dinsellik adına ortaya konulan olumsuz yaklaşımları öne sürmek sanat adı altında hakikatin üstünü örtme gibi bir işlev görmektedir.
Bu, çoğu kere sanatın bir ideolojik propaganda aracı haline getirilmesi anlamına gelmektedir.
Batıda da benzer yaklaşımlar görülmüştür. Özellikle Aydınlanma dönemi diye nitelenen dönemle birlikte bir din ve Kilise eleştirisi özellikle din adamları (rahip)na yüklenen olumsuz kimlikle yapılmaya çalışılmıştır. Kilise ve din aleyhtarlığı yapmak adına her türlü kutsala savaş açan sanatçılar (!)ortaya çıkmıştır.
Bu tür propaganda faaliyetleri belli etkiler bırakmıştır. Zaten burada tartışmaya çalıştığım bu çabaların etkili olup olmadığı değildir. Evet bu çabalar etkili olmuştur ancak bu etki hem yüzeysel hem de kısa sürelidir. Hayat ve insan gerçeği karşısında saman alevi gibi sönmeye mahkumdur.
Çünkü böylesi çabalar insan gerçeğinden, hayat gerçeğinden uzaktırlar. Bu yüzden insana ve sanata darbe vurarak insanı kendisine unutturmaya çalışan çabalardır. Bu anlamda sanat ile tam ters istikamettedirler. Sanat insanın kendini, keşfetmesine yarayan bir imkândır. Toplumsal gerçekler sanatçıya mutlaka etki edecektir. Sanatçının eserinde toplumsal gerçekler bulunabilecektir. Ancak mesele bir propaganda düzeyine indirildiğinde toplumsal gerçekler yerini kimi kere toplumsal yalanlara bırakacaktır. Sanatçı “toplumsal gerçekçilik” adına “toplumsal yalancılık” işiyle uğraşmış olacaktır. Yozlaşan sanat, yozlaşmış kafaların oluşumuna zemin hazırlayacaktır.
Sanat eserinin içinde politika, sosyoloji ve tarih bulunabilir ancak sanat eseri ne politik, ne sosyolojik ne de tarihi bir eser olarak algılanmamalı; tarihin, sosyolojinin ve politikanın emrine verilmemelidir. Sanata görev verdiğiniz zaman ona sanat değil zenaat demek daha uygun olur ve ticaret erbabının uğraş alanına girer. Sanat eseri kendi görevini kendisi gerçekleştirir. Bu yüzden ona görev verme yanlışlığına düşülmemelidir. Eğer ortada gerçek sanat eseri varsa bu eser mutlaka her dönemde olumlu görevler yapacaktır.
İslami dünya görüşünü benimsemiş camiada da ciddi sanat eserleriyle tanıştırılmayan okuyucular “Huzur sokağı” ile başlayıp “Minyeli Abdullah”la devam eden bir dizi “bilinçlendirici”(!) esere yönlendirildi. Özellikle bir çok roman piyasaya sürüldü. Bu romanlar kimi gerçekleri yansıtmakla birlikte propaganda yapma amacı güttüğü için bir çok evrensel gerçeğin de gözardı edilmesini getirdi. Örneğin başörtüsü yasağına karşı çıkmak adına ortaya konulan eserlerde başörtülü kişi kutsallaştırılarak aslında başörtülü herkesin birer melek olduğu fikri empoze edilmektedir. Bunun sonucu yukarıda belirttiğim gibi kimi gerçekler kullanılarak hakikat’in örtülmesi yanlışlığına düşülmesidir. Oysa hayat gerçeği bu yaklaşımları her an yalanlamaktadır. Bu yüzden başörtüsü yasağına tepki temelinde ortaya konulan eserler çoğu kere okuyanı hayat ve insan gerçeğinden uzaklaştıran, onu fanteziler dünyasına hapseden bir işlev görmektedirler.
Ayrıca bu eserlerdeki (özellikle romanlardaki) abi, bacı ilişkileri de tamamen yapmacık ve iğreti bir temele oturmaktadır.
Burada romanları sözkonusu etmemin sebebi sanat ile propagandanın farkına dikkat çekmek içindir. Sanat eseri ortaya koymak insanları asılsız fantezilerin kucağına atmak değildir. Sanat evrensel gerçeği arar insan ve hayat gerçeğini arar. Bazıları bu yazılanların insanları bilinçlendirici bir işleve sahip olduğunu söyleyebilirler. Ancak bunun ne tür bir bilinç olduğunu sormamız gerekiyor kendilerine. Belki de insanı, insana karşı, hayata karşı bilinçsizleştirmektedir bu eserler. Sanat insanı bilinçlendirirken, çevresini ve hayat gerçeğini tanıtırken, propaganda insanı bilinçsizleştirmekte, insanın duygularını köreltmektedir. İnsanı ömürboyu süren bir yanılsamaya gömmektedir.
Dolayısıyla eğer inancımız için bir şeyler yapmak istiyorsak, başkalarının sanata yüklediği propaganda işlevini biz yapmayarak insani duyguların yozlaşmasına dur diyebiliriz. Gerçek sanatı bulup çıkarma yolunda yapacağımız her çaba aslında insan gerçeğini ortaya çıkarma yolunda yapılan bir çabadır. Insanı keşfettiğimizde bu, inancımıza yapacağımız en büyük hizmet olacaktır. Çünkü İnsanı keşfeden onu yaratanı da keşfedecektir. Bu bağlamda sanata ne kadar yaklaşmışsak hakikate de o kadar yaklaşmışız demektir.
_______________________________________________
[1] -Ahmet Erhan-Alacakaranlıktaki Ülke’den…
[2] – Rastlasak bile bu eseri ortaya koyanı tanımıyorsak onun hakkında Müslüman bir sanatçı imajına sahip olmayız.
[3]- Fakir Baykurt, Bekir Yıldız-Necati Cumalı, gibi yazarların eserlerindeki ana temalar genelde bunlardır.
[4] – Özellikle Halide Edip’in romanları…
