Bazı insanlardan hazzetmeyişimin sorumlusu olarak çoğu kere kendimi suçluyorum. Hazzetmediğim insanların sayısı sevip takdir ettiğimin insanların sayısından kat be kat fazla oluyor.. Bu durumda kendimi ukela ve çekilmez biri gibi görüyorum. Başkası ile olan ilişkilerimde ne tür yanlışlar yaptığım ya da yapabildiğim üzerinde daha ciddi düşünüyorum.
Ama şimdilerde kendime bu yönelmelerimde şu sonuçlara vardım…
Hazzetmediğim adamların önemli gördükleri ile benim önemli gördüklerim örtüşmüyor. Değerli bildiklerimiz arasındaki fark çok büyük..Bu yüzden hepimiz aynı evrende ama farklı dünyalarda yaşıyoruz. En önemli olanın ya yeme içme, ya otorite ve güç, ya ticaret ve alışveriş olduğu farklı dünyalar arasında kendi dünyama nelerin egemen olduğunu anlıyorum. Kendi dünyamın kurallarının önemsenmediği hiçbir dünyada yaşamak istemiyorum. Girmek istediğim dünyalardan sürekli hicret edişim bundan. İçimin kapısında vize soruşum bundan.
Kendi dünyamda “İnsanlık eşiği” dediğim bir sınır olduğunu farkediyorum. Bu eşiği aşmış her insanı hatasıyla birlikte kabulleniyor, Onun her zaman muhterem ve saygın olduğunu teslim ediyorum.
Bu eşik bütün insanlığın ortak değerlerinde var..İnsanlığın üstte tuttuğu değerler benim değer anlayışımın özünü oluşturuyor.Cömertlik yiğitlik adalet, tevazu bir insanla kurduğum ilişkinin temel taşlarını oluşturuyor..
Kendime bu eşik ölçeğinde bakıyor ve kendimi sevmeye başlıyorum.
**
Özetle; insanın yönelimlerinde iki eşik olduğu söylenebilir; düşünsel eşik ve ahlaki eşik..
Düşünsel eşik aşılabilir, insanlar birçok konuda farklı düşünebilir; kabul gören birçok paradigmanın ötesine gidebilir. Kişiler bu noktada mazur görülebilir. Çünkü hiçbir yaklaşım, hiçbir anlayış mutlak olamaz. Bizim çok değer verdiğimiz, çok doğru bildiğimiz bir fikir; hatta mutlak gördüğümüz kendi mezhebimiz, kendi dünya görüşümüz, kendi dinsel algımız başkası tarafından çok uçuk kabul edilebilir: buradaki sınırlarımız başkası tarafından aşılabilir. Yani bizim aşılmaz bildiğimiz belli çizgilerimiz başkaları tarafından aşılabilir. Bu normaldir.
Ancak benim görebildiğim en ciddi sıkıntı ahlaki eşiktir. Bu eşik farklı düşünmek gibi bir seçeneğimiz olmadığı, bütün insanların ortak iyi yönelimine yaslanan eşiktir. Samimiyet, saygı, adalet vesaire.. Burada ahlaki yargılarımızdan değil ahlaki yönelimlerimizden sözediyorum. Bir Tanrıtanımaz ile bir maneviyatçıyı buluşturan ortak yönelimden sözediyorum. Dinsel algılara savaşırken Nietzschenin de Ona karşı dini savunanların da aynı ahlaki eşiğe sahip olduğunda sözediyorum. O eşik insan için “en üstün iyiyi isteme” noktasında samimiyettir. Bu eşik ortadan kalktığında konu düşünsel olmaktan çıkar, ya psişik bir problem ya da gizli niyetlerin uzantısı haline gelir.
Burada artık doğru ya da yanlış diye bir şey yoktur kişinin kompleksleri, yetersizlikleri, eziklikleri devreye girer. Bu noktada asla doğruya ulaşmak gibi bir amaç yoktur.
Ahlaki eşiğin aşınması derin bir ruhsal bunalımın ya da ciddi bir ihanetin uzantısı olarak anlaşılmalıdır.
Bu eşiğin aşılmasını sağlayan kimi faktörler elbette vardır..
En temelde baskıcı sosyal yapı bunun en önemli sebeplerinin başında gelir..Bu da ayrıca ele alınması gereken önemli bir konudur.
Ruh sağlığı düşünsel zemini çok kötü etkilemektedir. Düşünsel farklılık dediğimiz çoğu konunun ruhsal problemlerin uzantısı olması kuvvetle muhtemeldir. Şu an karşı karşıya olduğumuz durum maalesef budur..