Çoğulculuk ve Ahlak Metafiziği
Biz ruhlarız. Bedenler bize zevk verebilirken, bilgi edinmemizde veya hemcinslerimize iyilik yapmamızda bize yardımcı olurken, bedenlerin bize ödünç verilmesi, Tanrı’nın nazik ve iyiliksever bir eylemidir. ( Benjamin Franklin )
Bir toplum kendini nasıl örgütlemelidir? Eşit haklar ve bireysel özgürlükler arasındaki gerilimler nasıl düzgün bir şekilde çözülebilir? Hem eşitliğin hem de özgürlüğün temelinde şu soru yatar: Ahlak nedir? Modern toplumlardaki çoğulcu söylemin altında yatan temel sorular bunlardır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyük Mührü (“E Pluribus Unum”) üzerindeki slogan, çoğulculuk ile metafizik kökenleri arasında olası bir bağlantı olduğunu öne sürüyor. Dostoyevski’nin İvan Karamazov’unun “Eğer Tanrı öldüyse, o zaman her şey mübahtır” anlayışı ahlak ile onun ruhsal temelleri arasında benzer bir bağlantı önerir. Bu bağlantı olmadan, yalnızca hatalar olabilir.
Hakikatin ya da Gerçeğin peşinde koşarken sakınılması gereken iki hata vardır. Bunlar indirgemecilik ve göreciliktir. Her iki hata da, Mutlak olan hakikatin ne varoluş koşullarına indirgenebileceği (dolayısıyla indirgemecilik) ne de ondan dışlanabileceği (dolayısıyla görecilik) şeklindeki geleneksel metafizik ilkenin inkarından kaynaklanır.
Bu ilkenin bir sonucu, hakikatin aşkın bir yönü (inanç gerektiren) olduğu kadar içkin bir yönü de (Ruh/Zihin olarak tezahür eden) olmasıdır. Bu nedenle, bu yönlerden herhangi birini izole etmek, onları görmezden gelmek kadar tehlikelidir. İnancın yalıtılması (ya da Aklın inkarı) indirgemeci bir eğilimdir ve katı bir dogmatizme ve dinsel zulme yol açabilir.
“Fundamentalizm”, Akıl’ın izolasyonu (veya İnancın inkarı) göreceli bir eğilimdir ve aşırı öznelcilik ve anarşiye yol açabilir. Dogmatizmin düzelticisi yapısökümdür ve bunun tersi de geçerlidir. Bu ikisi arasında angajman alanında, indirgemecilik ile görelilik arasındaki dar yolun ortasında Geleneğin doğru yolu yatar. Eşitlik ve özgürlük, modernitenin iki temel direğidir. Onlar aynı zamanda en büyük iki
yanılsamadır. Çünkü ne eşitlik ne de özgürlük gerçekte dışsal olarak var olamaz. İçsel olarak (ve geleneksel perspektiften), yalnızca manevi boyutun nitelikleri olarak var olurlar.
Gerçekliğin özü: Ruh, çoğulculuğuna rağmen eşittir ve biçimsel sınırlamalarına rağmen özgürdür. Eşitliği ve özgürlüğü başka türlü anlamak, indirgemecilik (eşitlik durumunda) veya görecilik (özgürlük durumunda) hatalarını yapmaktır. Manevi boyutunun dışında eşitlik, kendisini en düşük ortak paydanın uyumuna indirgeyen homojenleştirici bir güç haline gelme eğilimindedir ve her ne olursa olsun, manevi değerden yoksundur; özgürlük, erdemden yoksun olsa da, ahlakın özelleştirilmesinde kendini gösteren serbest liberalizm olma eğilimindedir.
Çoğulcu söylemin çoğu “değer” terimine odaklanır. Eşitlik ve özgürlük, temel “değerler” olarak lanse edilir ve birçok modern toplum, bir Haklar Bildirgesi veya Haklar ve Özgürlükler Bildirgesi’nde yer alan “değerler” üzerine kuruludur. Gelenek, “değer”den çok “erdem”e odaklanır.* Erdemli olmak, otomatik olarak özgürlük üzerinde bir sınır, bazen vicdan ya da sorumluluk olarak ifade edilen bir sınır gerektirir. Otoritenin erdemden türediği, çeşitliliğin seküler “değerlere” başvurularak atomize edilmek veya homojenleştirilmek yerine sevginin ahlaki zekası aracılığıyla kucaklandığı hiyerarşik bir toplum kavramını içerir. Gelenek, Hakikati veya Gerçeği kavramak ve ona uymak için hem doktrini (theoria) hem de yöntemi-eylemi(praksis) sağlar. Gelenek perspektifinden Hakikat, ilim ile akıl ve irade sevgisinin buluşma noktasının mevcudiyetidir.
Kendini “erdem” olarak bilmenin ve ifade etmenin bir ontolojik yeniden bütünleşmesi. Geleneksel perspektiften ahlak, bu nedenle, yalnızca bir iyi davranış biçiminden daha fazlasıdır. Eşitlik idealini motive eden sevgi ve özgürlük idealinin altında yatan bilgidir. Bedenlediği hakikate(truth) uyan Ruhtur.
Türkçesi: post-truthdergi
_________________________________
Çevirenin Notu
*Değer ve Erdem
“Erdemler ve değerler genellikle eşanlamlı olarak ele alınır, ancak bir ayrım vardır; erdemler, yaşanan değerler, eylemdeki değerler, güvenilir bir şekilde düzenli bir temelde elde edilen değerler iken, değerler kendi başlarına istenen ve nadiren başarısız olma eğiliminde olan idealler veya hedeflerdir.
Bir örnek verecek olursak, dürüstlük yüce bir değerdir, ancak herkes istendiği kadar dürüst değildir. Pek çok insan ve aslında toplumun tamamı, kendileri ve diğerlerini sıklıkla tam olarak dürüst olmaktan uzak bulsalar bile, dürüstlüğün değerlerinden biri olduğunu iddia edebilirler. Bu arada, belirli bireyler veya gruplar, dürüstlük erdemine sahip oldukları için dikkate değer olabilir Hepimiz dürüstlüğe değer verebiliriz, ancak zaman içinde etkileşimde bulunduğumuz herkese karşı tutarlı bir şekilde dürüst olmak için hepimiz dürüstlük erdemine sahip olmayız.
Değer ve erdemin her ikisi de aynı şeye atıfta bulunur – toplumda çok değer verilen, arzu edilen, hayran olunan ve ödüllendirilen bireylerin veya grupların inançları, ilkeleri, idealleri, nitelikleri, özellikleri, nitelikleri, beklentileri veya vasıfları-ancak burada temel ayrım Değerler, her zaman ulaşılamayan arzulanan beklentiler, idealler veya hedefler iken, erdemler, fiilen elde edilen ve burada ve şimdi doğrudan gözlemlenip deneyimlenebilen ilkeler veya niteliklerdir.
Değerler daha çok teori, erdemler ise daha çok gerçekliktir. Değerler ilkeseldir, erdemler ise ilkeye uygunluktur. Bununla birlikte, geleneksel olarak, bugün değerler olarak kabul ettiğimiz şeylere, geçmiş yüzyıllarda (ve bin yılda) yaygın olarak erdemler denirdi. Meşhur temel erdemlerde olduğu gibi.” (Jack Krupansky)
