İNSANLARIN HİKAYESİ BİTTİ Mİ?
Yaşadığımız çağ çok şanslı ki tek bir kelime veya kavramla isimlendirmekte sıkıntı çekiyoruz. Bilim, bilişim, iletişim, hız çağı… İçinde bulunduğumuz zaman dilimini tanımlamaya bu kelimelerden biri yetmiyor çünkü bu kavramların ifade ettiği anlamların hepsi etkin bir şekilde yaşanmakta.
Peki, zübde-i alem olan insan teki ne alemde acaba, var mı bir hikayesi? Çevremizde, Peyami Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” adlı romanındaki isimsiz ‘Hasta Çocuk’ nitelemesi ile isimlendirdiği karaktere rastlayan var mı? Tabi ki çevremizde hasta çocuklar var, o hastane senin bu hastane benim diyar diyar dolaşan. Artık otellerin resepsiyonlarında Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli”ndeki içine kapanık, ürkek “Zebercet” karakterine denk gelebileceğimizi hiç sanmıyorum. Rasim Özdenören’in “Ocak” hikayesinde yıllarca cezaevindeki eşinin yolunu gözleyen, kayınvalidesi ve kayınbabası ile aynı evi paylaşan, eve dönen eşine yıllardır biriktirdiği özlemini bir çırpıda ‘seni hain seni’ cümlesi ile ifade edebilecek kadın tiplemesine asla rastlayamayız. Eşler arasındaki günlük hayatı paylaşmaya dair her şeyin en ince ayrıntısına kadar hukuki içtihatlara bağlandığı ve birbirlerine karşı güvenliklerinin elektronik prangalarla sağlanmaya çalışıldığı bir dünyada vefadan ve özlemden bahsedemeyiz. Çukurova’nın yaylalarını, ovasını, dağlarını adım adım dolaşsak İnce Memet’in benzerine denk gelir miyiz bilmem.
Aybaşını ucu ucuna denkleştirmeye çabalayan, bir günde kaç sigara içtiğinin hesabını yaparken uyuyabilmek için yüzden geriye doğru sayma işini beş yüzden başlatan, rakamlara takılıp sabahı eden, buna rağmen mutlu mesut memur kaldı mı? (Yarın Diye Bir Şey Yoktur, Tarık Buğra) Ülkemizin güçlü sektörlerinden olan tekstil fabrikalarında ve atölyelerinde ya da sanayi atölyelerinde çalışan gençler köyden kente göç etmenin doğurduğu uyum problemlerini hala yaşıyorlar mı?
Kentin varoşlarında Latife Tekin’in “Berici Kristin’in Çöp Masalları ve Sevgili Arsız Ölüm” romanlarında Marksist bakış açısıyla Anadolu kültürünü ve metropolleri irdeleyerek yarattığı karakterler neredeler?
Toplum sosyolojisini yansıtmaktan uzak entelektüel kesimin hayat tarzını yansıtan, karakterlerinde kendinden izler taşıyan, Adalet Ağaoğlu’nun “ Dar zamanlar” adlı üçlemesi ile “Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi ve Hayır” romanlarında ortak işlediği günümüzde de rastlayabilmekte miyiz? Yaşadığı zaman diliminin siyasal sosyal, ekonomik ve yönetsel yapısını sorgulayan, kişisel yaşam tarzı farklı olan yazarların tahayyüllerinden doğan karakterler var olmaya devam etmekte midir?
Mustafa Kutlu’nun “Yokuşa Akan Sular” hikaye kitabında köyden kente göç eden sanayileşmenin beraberinde getirdiği maddi ve manevi sorunların Anadolu’dan göç eden Cevher Bican karakterinin mücadelesini veren insanlar kaldı mı?
Tanımı itibarı ile zaman ve mekanla sınırlı olmayan klasiklerin kahramanlarına rastlamak da olası görünmüyor. Bugünün Rusya’sında Raskolnikov ya da Sony’alara, St. Petersburg’un sokaklarında rastlayabilir miyiz? Çağın rüzgarı o coğrafyada da estiğine göre pek de ihtimal dahilinde görünmüyor. Evrensel bir karakter olan Honore de Balzac’ın “Eugenie Grandet” romanın ismini taşıyan kahramanına dünyanın her köşesinde rastlamak mümkün iken, eğer göremiyorsak fark etme sorunu yaşıyoruz demektir. Çünkü cimrisi olmayan bir toplum tasavvur etmek imkansızdır.
Böylesi bir yaklaşımdan amacımız Türk ve dünya edebiyatının roman ve hikaye tahlilini, eleştirisini yapmak değil, ayrıca Türk ve dünya edebiyatının saydığımız örneklerden ibaret olmadığının gayet bilincindeyiz. Amaç, bu örnekler üzerinden toplum sosyolojisinin yaşadığı değişimi anlamaya çalışmaktan ibarettir. Örneğini verdiğimiz dünya klasiklerini de katarsak yaklaşık yüz yıldan fazla bir zaman diliminde ülkemizde ve diğer toplumlardaki toplumsal değişimleri roman ve hikaye karakterleri üzerinden okumamız mümkün. Avrupa kıtasındaki kuşaklar belirli bir trend içinde anlamlı ve eklemeli bir kültür grafiği çizerken aynı olumlu şeyleri kendi toplumumuz için söyleyemiyoruz. En basit bir izah ile bizde kuşakların hikayesini belirleyen Avrupa’daki gibi sosyal, ekonomik veya dijital değişim ve dönüşüm değil siyasi, ideolojik darbelerdir.
Kıta Avrupa’sı ve Amerika kendi toplumlarının kuşaklarını belirlerken adeta matematiksel bir denklem kurar gibi X,Y,Z denklem elamanlarıyla isimlendirmişlerdir. Denklemin elemanlarına değer takdir etmek de denklemi kuranların tasarrufundadır. Belli bir tarihi, doğum tarihi kabul ederek kuşaklara ayırdığı, toplumun gençlik kesimini adeta bir fabrikasyon ürün gibi birkaç başlık altında nitelendirmekte, önceden planlanmış proje girişiminin eseri olarak görmektedir. Bu anlamda bir başarıdan da söz edilebilir, adeta terzi, elbisesini diktiği bedenin ölçülerini iyi tespit etmiştir. Her şey yolunda gitmekte midir? Batı dünyasının toplumsal değerleri açısından bakıldığında bireyin varlığından çok kümülatif ve şikayetçi olunmayan bir toplumsal yapıyı gözlemlemek mümkündür.Olası sorunlarla karşılaşılması durumunda albenisi yüksek adlandırmalar altında çözüm alanları hazırlanmıştır. Bu alanlar sorunları elimine edip toplumdaki tepkileri dindirerek içselleştirmesine yardımcı olma rolünü üstlenmişlerdir. Tüketim politikası gereği esas olan sorunu ortadan kaldırmak değil absorbe etmek, kontrol altında tutmaktır.
Bizim toplumda ise durum farklı, bizde doğum tarihi ile başlayıp karakterinin belirginleştiği süreçte yaşadıklarının belirleyici etkisinden çok, gençlik döneminde özellikle de üniversitede dışarıdan gelen telkinler belirleyicidir. Nitekim 68 ve 80 kuşaklarının tepkilerinin mekanı ve hareket noktası üniversiteler olmuştur. Dünyada yaşanan değişim hareketleri ile içerde toplumsal değerlerin çatışması bu kuşakların niteliğini ve varlıklarını sürdürebilmelerinde etkili olmuştur.
Z kuşağı diye nitelendirilen kuşak, küreselleşen dünyanın ürünü olduğu için farklı coğrafyadaki kuşakların büyük ekseriyetinde aynı özellikleri görmek mümkündür. Yerel değerler sanal dünyanın oluşmasının önüne geçememiştir. Bu kuşakların en büyük ortak paydaları dijital ortamda buluşarak sanal iletişim kurmaktır. Bu kuşaklar için yapılan araştırmalar, sayısal veriler, sosyal nitelemelerin hepsine eyvallah. Fiziksel anlamda değil ama görselliğin ön planda olduğu, sonuçta nitelemesi “sanal dünya” olan, bir yerlerde kaydı tutulsa da bireysel açıdan muhafazası zor, veriler aracılığı ile sosyalleşmenin olduğu bir dünya. Yapılan araştırma ve anketlerin verilerinde bu dünyanın gençleri yüz yüze olmaktan haz almaz hatta sıkılır. Fiziki teması sevmez ve içinde bulunduğu hayal dünyasından çıkmak istemez. Dört duvar arasında yalınız başına, elinde İPade sanal kalabalıklar içinde seyrü sefer yaparken yalnızlıktan kurtulmuş oluyor mu, tartışmak lazım. Sınıfta öğretmen ders anlatırken elindeki telefondan sosyal medyada sörf yapan genç, aynı anda birden fazla işi yapma becerisi gösteren yetenek olarak kabul edilmektedir. Doğrusu on parmağında on hüneri olmak ve aynı anda birden fazla şeyle meşgul olabilmek her insanın arzu ettiği bir durum, ne ki sorun çözebilmenin, yaptığı işi kotarmanın şartlarından biri de odaklanabilmektir.
Parmaklarının ucu ile bilgiye ulaşabilen, otokontrol yeteneği gelişmiş, özgürlüğüne düşkün, hayatın merkezine arzularını koyan, aynı anda birden fazla iş yapabilme becerisine sahip, mutlu olmanın gayreti içinde olan bir kuşak. Mutlu olmak için bu kadar ön şarta sahip insanların işinin zor olduğu aşikardır.
Böylesi bireylerin bir hikayesi olamaz. Olsa olsa araştırmalar için denek, anketler için birer sayısal veri olur. “Verilere hakim olan dünyaya hakim olur.”, bu ilke günümüz Z kuşağına bilimin son armağanıdır.
Aylan bebeğin yaşadığı kısacık bir zaman kesitinden yıllar sürecek ibretlik bir hikaye çıkarmak mümkün iken elimizde kala kala sahilde yüzü koyun yattığı, muhafazasını garanti edemediğimiz cansız görselidir. Oysa bazı coğrafyalarda insanlar uzun ve derinlikli hikayeler yaşmakta iken haber konusu olmanın ötesine geçememektedirler.
