206192

Dirilişi bir dönüş (mead) olarak aldığımızda bunu ait olunan yere dönmek olarak anlayabiliriz.
Dış dünyada her öznenin bir aidiyeti vardır. Aidiyeti olmak başlangıç noktasına, kendini ortaya çıkaran varlık koşullarına sahip olmak anlamına gelir.
Zaten şeyler dünyasında her bir varlığın ortaya çıktığı kendisini açığa çıkaran bir zemini olması zorunluluktur.
Bu yüzden insanın en kadim sorusu, en ezeli sorusu “nereden geldim nereye gidiyorum” sorusu olmuştur. İnsanı insan yapan da aslında bu sorudur. 
Özgür irade sebebiyle insan bazen aidiyetini unutabilir; kendisinin bir aidiyeti olmadığını zannedebilir veya asli olmayan unsurları kendine bir aidiyet olarak seçebilir..
Diriliş (dönüş, mead) derken insanın yaşam içerisinde zaman zaman unuttuğu  asli aidiyetine dönmesi ve kendisini bu aidiyete bağlamasını anlayabiliriz. İnsanın dünya serüveni de aslında aidiyete dönüş serüvenidir.
“Allah’tan geldik yine ona döneceğiz” in anlamı da budur.. Bu yüzden aidiyet ile akıbet arasında da sıkı bir bağ vardır… Aidiyetten kopan insanın yaklaşımında  akıbetini düşünmemek de vardır.
Peygamberler insanlara aidiyetlerini, geldikleri yeri hatırlatmak için gönderilmişlerdir. Zaten dinin bir anlamı da bağ ve bağlılıktır. Çünkü tabiatta her cevher bir yere bağlıdır. Bu yüzden aslında akıl ve hikmet kavramlarının içinde de bağ anlamı bulunmaktadır. Bağ aidiyetin göstergesidir.
Kutsal Ve Bağlılık
Latince Din anlamına gelen Religio kelimesi birbirine bağlamak, tutunmak demektir. Kelimeyi incelersek “Re” önceki anlamına gelir, ligare1 bağlanmak demektir(re connect). (Bununla ilgili olarak Liege kavramı da bağlılık demektir. Derebeylere bağlılık bu kelime ile ifade edilmiştir. Yani bir üst mercie bağlılık anlamına gelir.) O halde re-ligion varlığın en başına, en önce olana bağlılık anlamına gelmektedir.

Ayrıca bu kavram üst-alt gibi bir değer hiyerarşisini de ifade ettiğinden, insanın kendinden üstte bir mercii olduğu anlayışım da ortaya koymaktadır. “Ruhun arındırılması ve üst bir aşamaya çıkması” ile ilgili kullanılan Hintçede Yoga terimi de benzer bir anlam taşır. Sanskritçede “yuj” fiilinin anlamı “bağlanmak, ilişkilendirmek veya birleştirmektir”. “Yoke” (yoga) İngilizcede boyunduruk, bağ, hizmet, kulluk, demektir.2
Din kavramı da takip etmek, bağlanmak, boyun eğmek, bazı davranışları takip etmek anlamlarına3 gelir. Bununla ilgili olarak inanç da (İng. belief, Fr. croyance, Alm. glaube), sözlükte bir fikre bağlılık anlamına gelmektedir. Ayrıca kanun yasa, ilke gibi anlamlar da içermektedir.
Bütün bu kavramların ana zemini yine bir bağlanma ve ilişkiyi göstermektedir. Kanun ve yasa da bir tür bağlanmaya işaret eder. Din bağlanmak olarak anlaşıldığında bağlanmakla bağ arasındaki ilişkiye de eğilmek gerekmektedir. Din insanın bağlılığının bağıdır. Mutlak anlamda insan bağlı bir varlıktır. Ama bağlılık yönelimi noktasında (bağlanma yönelimi açısından) özgürdür.
Varolmak bağlı olmaktır. İnsanın bütün ilişkileri varolmakla; yani ortaya çıkmakla başlar. Yaşamsal bütün etkinlikler bir merkeze bağlı olarak sürer.
İnsan öncelikle Tanrıya bağlıdır. Kendi fıtratına bağlıdır. Tabiata ve diğer insanlara bağlıdır.
İnsanın bağlılığı hangi temel üzerine gelişmektedir sorusu materyalistler ve idealistler arasındaki ayrımı ortaya koymaktadır. İnsanı fiziki evrene bağlayan bağın kaynağına verilen cevapta farklılık ortaya çıkmaktadır. İnsanın maddi dünyanın bir parçası ve yansıması olduğunu iddia etmek ile, insanın dünyayı aşan bir yanı olduğunu iddia etmek arasındaki ayrılık dinin tanımında da farklılıklar getirmiştir. Bu durumda dini çözümlemek için öncelikle insanı çözümlemek gerektiği ortadadır. “İnsan nasıl bir varlıktır” sorusu bağlılığı ve bağlılığın boyutlarını anlamakla mümkün olacaktır. Bunu irdelerken insanı diğer varlıklardan ayıran boyutlar da ortaya çıkacaktır.

İnsan doğasını insanın fiziksel ihtiyaçlarına indirgeyen yaklaşımların insan ile hayvan arasında bir fark gözetmediği bilinmektedir. Oysa insan ve hayvanı öz olarak karşılaştırdığımızda: “bir yanda gıda arayan, hayat mücadelesini sürdüren veya birbirine kıyan hayvan sürüleri, diğer yanda aynı ormanda yaşayan ve ilkel diye nitelenen insan topluluklarının yasaklar, tabular, ayinler ve törenlerle kuşatılmış sosyal yaşammı görürüz. Hayvani varlığın ana ilkesi etki etmek ve faydalılıkken, insan varlığının ana ilkesi ise bu değildir. Hayvan doğal, insan ise gayr-i doğal, anlaşılmaz, inanılmaz bir varlıktır. insan tabiatın çocuğu ise tabiata karşı nasıl konumlanmıştır. Hayatın zevklerine sırt çevirmek, arzulara set çekmek, başkalarının mutluluğu için fedakârlık yapmak4… Bütün bunların anlamı nedir?

 Schiller insanın iki temel dürtüsünden sözeder. Birisi duyumlarla diğeri ise kurallar ölçüler ve ilkelerle ilgilidir. Duyumlarla ilgili dürtü hep bir değişim ve başkalaşımı dayatırken, ölçüsel dürtü kalıcılık, devamlılık ve sınırlılığı telkin etmektedir.

Meselenin anlaşılmasına engel teşkil eden en önemli şey madde ile mananın iki ayrı alanmış gibi ele alınmasıdır. Maddi ve manevi diye insanı ikiye ayırmak ve bu iki alan arasına duvar örmek dinin anlaşılması önündeki en önemli engeldir. Din insanı insan yapan ontolojik temeldir. Din olmadan insandan bile sözetmek mümkün değildir. Aşkın ve kutsalı ortadan kaldırdığımızda ortada insan diye bir varlıktan sözetmemiz mümkün olmayacaktır. Aşkın yoksa insan sadece maddi boyutuyla ele alınacak ve gelişmiş hayvan derekesine indirilmiş olacaktır. Bu durumda ne kutsaldan ne manevi olandan(ahlak, hukuk, ilke) sözetmek mümkün olmayacaktır.

O halde Diriliş Tanrıya, fıtrata, tabiata ve insanlara temel aidiyet ekseninde dönmek demektir..

İnsanın Kendi Fıtratına Bağlı Olması Ne Demektir

Aristoteles her insanı eylem bir iyiyi hedefler derken insanın temel yöneliminin “iyi”yi gerçekleştirmek olduğunu söylemek istiyordu. Fakat “iyi”yi kimileri haz, kimileri fayda olarak aldılar. Aristoteles iyi için ilke veya erdem dedi.. Çünkü haz ve fayda hem öznel olmaları, hem de geçici ve belirsiz olmaları sebebiyle insan doğasının belirleyici bir unsuru değildi. İnsanı diğer varlıklardan ayıran belirleyici bir unsur olmalıydı. Haz ve fayda yönelimi bitkilerde ve hayvanlarda da bulunmaktaydı.  
İnsanın asli unsuru Erdem idi. Erdem ise bütün insanların üzerinde ittifak ettiği ahlaki değerleri ifade etmekteydi. Cömertlik, yiğitlik, adalet gibi.
Bu yüzden Aristoteles “atın erdem’i koşmak, gözün erdem’i görmektir” derken aslında atı at yapan unsurun koşmak, gözü göz yapan unsurun da görmek olduğunu vurgulayarak  insanı insan yapanın da erdem olduğunu ifade etmiş oluyordu.
O halde fıtri anlamda Diriliş erdem’e dönmek olarak değerlendirlebilir. Haz ve faydayı eksene alan; bunları insanın asli doğası kabul eden, insanın aidiyetini bunlarda gören bütün düşünce, ideoloji ve yaklaşım biçimlerinin insanın dirilişini sağlayamayacağı söylenebilir.
Bu yaklaşımların akıbet konusunda ciddi çıkmazları bulunacaktır. Asli olmayanı temel kabul edenlerin karşılaşacağı akıbet elbette yıkım oacaktır.

Dirilişin Zıddı Helak Ve Azab
Akıbeti düşünmemek akılsızların temel vasfıdır. Bu yüzden kutsal kitaplar daima insanın sorumlu oluşuna vurgu yaparak bunun gereği ile ilgili bir sonuçtan sözederler. En üstün iyiye olan ontolojik yönelim, yani adalet duygusu mükâfat ve ceza talebini de içinde barındırır. İnsanların yaptıklarının sonucunu devşirmelerine olan inanç bu yüzden insanın en temel zeminidir. İnsanların mutlaka yaptıklarının karşılığını alacağı inancı Tanrı ve “ötedünya” inancını da zorunlu olarak önümüze koymaktadır.
Bu akıbeti düşünmeyip sadece bu dünyaya ilişkin anlık kazanımlarını düşünenler Kutsal kitapta akılsızlar olarak nitelenmiştir.
Akılsızlık kozmik ve fıtri düzenden kopmak olarak anlaşılabilir. Hem kendisinden hem de kozmik düzenden kopan insanın varoluşsal anlamını da yitirdiğinden helak ile karşılaşması kaçınılmaz olacaktır. Çünkü evrende hiçbir varlık bir diğeri ile bağı olmadan varolamaz. Ayrıca Dünya anlamı olmayan şeyleri barındırmaya müsait değildir .
Dünyadaki helak ve ahiretteki azab kozmik düzenin zorunlu sonucudur..
Akıbeti düşünmemek Dünyada ebedi kalacağı vehmine sahip olmak anlamına gelmektedir. Bu ise insanın aslında varlık koşullarına yabancılaşması ve aklının üstünü örtmesi olarak ortaya çıkacaktır.
Mal yığma, istiğna, tekebbür/istikbar bu anlayışın sonucudur.. Bu anlayışa sahip olanların akıbeti ise trajedidir.

Dipnotlar
1-St. Augustine tarafından yeniden bağlanmak ve bağlılık olarak tanımlandı (“bind, connect”, probably from a prefixed re-ligare, i.e. re (again) + ligare ot “to reconnect”) Ardı sıra Lactantius şövalyece bir bağlılık olarak yorumladı. Ortaçağda ise kelime bağlanmak, bağlılık, bir krallığa bağlanmak, bir cemaat mensuplarının birbirine bağlanması anlamında kullanıldı.
2 Joseph Campbell Doğu Mitolojisi, Tanrının Maskeleri Kudret Emiroğlu İstanbul 2015
3 Ragıp el-İsfahani, Müfredat, Kahraman Yay. İstanbul 1986, s.253; İbni Manzur, Lisanu’l Arab, Daru’l Fikr, Beyrut trs, s.166-171
4 A.İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, çev. Salih Şaban s.40, İst. 1993

 

 

Bir yanıt yazın