RÜZGÂRA AİT
Yeniden
Bir kapının hafif dokunuşlarla yavaş yavaş sallandığı kısa bir mesafe ve bu mesafenin misafir ettiği rüzgârın, kapıyla duvarın arasında sıkışarak çaldığı bir ıslık vardı kulaklarımda. Serinlik, ses, kırılma ve görselliğin de dâhil olduğu halleri kendi üzerinde barındıran adı derinliğe çıkmış bir durumdu bu. Rüzgâr gibi bir şeydi herhalde; görünmeyen bir oluş, bir varlığın ses haline gelip, serbest çağrışım notalarına bu kadar yakın olduğuna tanık olmanın keyfini onunla yaşıyordum. Günlük güneşlik, yaz havasında kapı aralığından çıkan bu sese eşlik eden bir aidiyet ekiyle, rüzgârı içimim en mutena yerlerine dâhil edebiliyordum böylece. Doğrusunu söylemek gerekirse bu benim rüzgârımdı artık, en azından ben öyle hissediyordum. Tabelalara, bazı çıkıntılara, sarkıtlara ve dikitlere hükmettiği, korku salan kuvvetli kolları olduğunu görüyorum bu rüzgârın. Belki diyordum bu kollarla okşuyordur geceyi, sabahı ışığa kaldırıyordur bu kollarla. Ve ben bu yüzden kollarını seviyordum rüzgârın. Hiç duraksamayacakmışçasına esrik bir ruh hali yaşıyordum böylece. Bir de başımı döndürecek kadar bile olsa, eski zamanlara ait ağaçtan düşmelerimden kalan elmacık kemiği ağrısı alıyordum yanıma. Bir tanıdığı yanında görmenin güvencesiyle biraz olsun ferahlıyordum böylece.
Hani bazen insan, insan içine çıkmayı istemez; lakin bir bütün insanlığı içine davet edecek kadar büyütür ya kendi iç mekânlarını. Sonra bütün tanıdıkları davet eder oraya: rüzgârı davet eder, güneşi davet eder, yağmuru davet eder, yağmurun ellerini davet eder. Sonra rüzgârın da yağmurun elleri gibi elleri olsa der ve yüksünmeden kendi ellerini ekler oraya. Ellerin yetmediğini görür sonra. Bütün gelmelerin akşamında, gelmenin bir faydası olmayacağını görür çaresiz. Kendine gitmenin bütüncül ayaklarını toplar sonra. Tutar rüzgârlı bir yağmur akşamını getirir onların yanına. Sevmelerin kazaya bırakılmış bütün yollarında yürümekten yorulmuş ayaklarıyla yapar bütün bunları. Bir gündüzden yola çıkıp bir akşam sahanlığına geçince başladığını görür bütün bu olan bitenin. Bir kapının eşiğindedir artık, önünde beliren koskoca bir alanı istemese de, orta boy bir kapıyı koskoca bir alan kadar büyütmek ister gönlünde. Sevmek der hasbihal etmektir; aynı zamanda muhtemel bir geleceği toplamaktır eteklerine hayatın. Çok olan ne varsa tasarlamak adına, çok olan ne varsa yaşamaya dair; rüzgârın içinde de o olmalıdır. Biraz zaman olmalıdır mesela rüzgârın ömrü için yaratılan, rüzgârın bahtını geleceğe açan, geçmişi geleceğe bağlayan bir zaman.
Kapıya bu kadar hızlı vuruyorsun ya, sırf bundan dolayı içeri alıyorum seni. Bak o ince ıslıklarla berkitilmiş sesin beni de ürpertiyor. Bu nasıl bir şey dostum, bu nasıl bir hikâye; yıprata yıprata büyütüyoruz birbirimizi. Birbirimizi eksilterek çoğalıyoruz. Sen bende bir gedik açıyorsun yılmayan bir inatla, ben de o gediğe yerleştiriyorum seni, bunu ötekini sağaltan bir boşlukta yapıyorum üstelik.
Hem hiçbir şeyle yetinmiyorsun dostum. Hem önüne ne çıkarsa senin olsun istiyorsun. Sonra benim zirvelerimde gezip, benim çıkıntılarımda dolaşıyorsun her şeye inat. Benden koparttığın şeyler kadar adın anılacaktı senin hani; önce böyle bir şeyler demiştin galiba, evet yanlış hatırlamıyorum. Sonra tarihin tanıklığı önünde yemin edip teyit etmiştin bunu. Hâlbuki ben, seni derlediğim her şeyin üstüne koydum. Ömrümün sonrasız patikalarında dolaşıma çıkan el yapımı bir rüzgârım olsun diye yaptım bütün bunları. Beni çağıracak kadar cesur, beni içerecek kadar hoyrat ellere yaslansın diye ömrüm. Seni onlara kinaye olsun diye sevdim. Seni iki dağın arasında büyüttüm, dalgalarla çoğalttım adını, denizler taşsın diye.
Ben küçükken annem çamaşır yıkar, o esnada rüzgâr dalları basardı eşkıya edasıyla. Elbiseler sallanırdı esatirlerden. Belki de bir elbise kendisine giydirilen bir hikâyeden çok fazla bir şey değildi o zamanlar, belki de başkaları fazla bir şeylerin toplamından elbise yaparlardı bizim için. Bunu rüzgâra kim haber verirse, ben onun adını ispiyoncuya çıkaran ne varsa silkelerdim hayatın üzerinden, hayatın ve kelimelerin. Elbiseye çamaşır giydiren rüzgârın dilini suçlamaya devam eden ne varsa onları, not alınan bir zamanın arka bahçelerinde gezmeye çıkarırdım. Bir çokluğu işaretlerdim hayatımın en tenha yerlerine, diğer söylentilerle beraber. Belki de içimdeki çokluğun böyle bir adı vardı başkalarının bilmediği, rüzgârın saçlarını tararken tarihe düştüğü notlardan arta kalan.
Önünde poz verdiğin kapı, öyle sandığın gibi hep hafif dokunuşlara açılmadı. Bu dolaysız bir şey olsa da diğer unsurlara benzemeyecek kadar yoksun, bir o kadar da sakıncalı. Oysa ben değerin nefesle ölçüldüğü bir uzaklıktan geliyorum. O mesafenin sana da buna benzer bir şeyler söylediğini hatırlıyorum. Demem o ki, ağır yaraların altında onlarca zaman sızlanmak, delikanlılık denen bu hanede pek bir yakışık almıyor. Ama, ben ne olur ne olmazlara nazire olsun diye kendimi uzağa attım. O zaman armut dersem bana gel, elma dersem kendine. Yoksa biraz serinleneyim diye, ayrılıklara yakalandım diyenlerden olursun. Ben orda, yani yakamozlanan ışıkların altında, yüzüm mülteciye çıksın diye, biraz ferahlasın diye kalbim bu kudumsuz bahtıma onlarca çentik attım. Bu kendime bile itiraf edemediğim, kendimden sakladığım bir şeydir çoğu zaman.
Ben, diğerkâmlık taşıyan bir Ensar edasıyla geçtim insanlık bültenlerini. Rüzgâr, alnımın çatısına çelik uçlu kalemle çekilen utanç çizgilerini bir yazgıya kalbetti. Gururumu bir adım öne atayım diye yapmadım bunu. İşte bundan dolayı kulaklarımda, köşeyi çoktan dönmüş adamlardan yeni tahkim edilmiş sese dair izler var. O dik sürüngenler orda, güve yeniği ruhlarına bildikleri şarkıdan bir kuple okuyorlar. Rüzgârın arka bahçesinde ölüm ıslık çalıyor efendim, sonsuzluğun ılık nefesiyle yapıyor bunu hem de. Hâlbuki öyle bir bahaneyle bu yediveren bahçeye ölüm sokulmamalı. Bebek cibinlikleri, dokuma tezgâhlardan yeni çıkmış gibi bu kadim pazarları süslememeli dostum. Bu kadar sahtekârlık sağlığa iyi gelmez.
Yüzü yakamozlanmış bir zamana durmuşsun. Biraz nefes almışsın, gezmişsin bahar bahçe, zaman mekân demeden. Hem sonra eğlemişsin kendini başkasının köşkünde. Buna çok sevinmişsin, çok hatırlamışsın bunu. Sonra bir bayırı çıkmışsın rüzgârın yardımıyla. İkindi bir mahale böyle çağrılır dostum.
Omuzüstü mevkiinden sefere çıkan ateşin delikanlılar gibi, baht üşüten rüzgârların altında kendi kaderine savrulup duruyorsun. Bu zor bir kendilik hali. Ah benim sevgili dostum, devamlı tahkim olunan bir sevdada keşfe çıkan bir dal müfrezenin ne kadar önemi olabilir! Ah omuzüstü mevkiim, bu fırtınanın yanında yüzünü okşayan rüzgâr bir sınıfı tekrarda geçmiş öğrenciden başka nedir ki?
Erkenden yola çıkan bir sabah ışığınla hasbihal eden serinlik, rüzgârı da yanına alan bir kaderle tanımlı. Bu değerli yalnızlık, bu kıymetlilik hali belli ki fazlasıyla kendinden emin olmandan kaynaklanıyor. Ne dersin? Sabahın günün içine koç baş gibi uzanan ışık alacası o ucundan biriktirdiklerimizi insanlığın envanterine katmadan ne kadar zenginleşebiliriz ki? İnsan olarak hangi günü başlangıcı olmadan tahayyül etme lüksüne sahibiz? Işığın temeli karanlık değilse eğer şeffaflık adına sabaha ne kadar borçlandığımızı var sen bir hesap et hele.
Yaşlandık dostum, rüzgârın gövdemizde açtığı kuytudan insanlığa bakmanın hangi adına gözlem denir ki? Evet, yaşlandık ve bunu bilmenin bilgiç bir tarafı yok. Biz ki yokluğun kundakladığı bir dille yaklaşmıştık hayata. Üzerimizde titreyişlerden kalan bakiye belki de bundandı. Belki de yokluğun bir rozet gibi asılmasını istiyorduk yakamıza. Hâlbuki bütün bunların ne kadar imtiyazımız olmasını isterdik, hatırla. Bilmiyoruz dostum, başka türlü üstümüzde yer alan bu yıldızlı gökyüzünü hangi insan içselliğiyle temize çekebilirdik ki? Belki de hiç yapamayacağımız bir şey bu, belki de ötelere ısmarlanan sesimizi geri çağıracak bir dilimiz olmaması bundan. Durup dinlenmek lazım, bilmek ve bilmemenin sınırlarına kadar dinlenmek ve bunun sonucu elde edilen hâsılayı hayata tahvil etmek. Ne diyordum bilmemek belki de yürümenin diğer adıdır. Sevgili dostum, rüzgâr dedin de akıma geldi; biz hız ve çabukluğu onun nefesine borçlu olduğumuzu çok çabuk unuttuk doğrusu. Hadi adı rüzgâr olan bir nefes tut ve üstü kalsın.
