Varlık Paradigmasında Vahiy, Akıl Ve Ahlak 

0
280720180917323076334_2

Toplumlar dinamik yapıları ve birikimleri ile kültürlerini oluştururlar. Kaybolma yok olma hali olmadığı gibi insanlık arşivindeki yerini alma, bu dünyanın levh-i mahfuzuna kaydını yaptırmak halidir. Tarih, kendine has yöntemleriyle varlığını böyle oluşturur. Eğer kaybolmuş bir kültürden söz edebiliyorsak, bu bırakılan izler ve o ‘hal’ sebebiyledir.  

Toplumlar kültürel dinamizmlerini sürdürebilmek için yazılı kurallar aracılığıyla kabuller oluştururken, bireyler ve sosyal gruplar aracılığıyla hayata geçirdikleri değerler üzerinden de varlıklarını sürdürürler. Kültürel yapılanmayı etkileyen başat aktörler ise akıl ile inançlardır. Teorik olarak akıl ile vahiy bilgisinin çatışmasını gerektirecek bir veriden söz edilemez. Hatta, vahiy her zaman muhatap olarak aklı alır. Aklı olmayana sorumluluk anlamında herhangi bir teklifte bulunmaz! Somutlaştırma anlamında; vahyin teklifleri akıl için sorunlu alanlar olduğu iddia edilebilir. Ancak, var kabul edilen her şeyin somut olduğu söylenemez, en başta bu aklın kendisi ve çıktıları için geçerli bir durum. Bu noktadan hareketle akıl ile vahiy bilgisi çatışmasında bu güne kadar söylenecek her şey söylenmiş, artık alınacak yol da kalmamıştır. Akıl ile vahiy bilgisinin çatışması için varsayımları bir kenara bırakacak olursak elimizde bir gerekçe olmadığını görebiliriz. Bu çatışma iddiası günümüzde canlı bir şekilde yaşandığı gibi tarihin sayfaları da örneklerle doludur.   

Ortada bir vakıa var ise bir gerekçesi de olmalıdır. Elimizdeki verilerden hareketle -ama doğru ama yanlış- vakıanın oluşmasına sebep olan gerekçeye ulaşabiliriz. Bir an peygamber ve vahiy bilgisinin olmadığı bir dünyada yaşadığımızı var sayalım. O zaman, diğer varlıklardan ayırıcı en önemli vasfı akıl olan insanın ihtiyaçlar menüsünde inanma duygusu ihtiyacı olmayacak mıdır? Soruya, ‘Evet ihtiyacı vardır’ diyenler olacağı gibi, ‘Hayır ihtiyacı yoktur, ben ihtiyaç duymuyorum’ diyenler de elbet olacaktır. Asıl sorgulanması gereken nokta da bu olsa gerek; inancın bir ihtiyaç olduğunu iddia edenin gerekçesi nedir, ihtiyaç değildir iddiasında bulunanın gerekçesi nedir?  

Hani bir deyim vardır pireye kızıp yorgan yakmak diye. Bir durumu kabullenen için böyle bir söylem ihtiyacı olmaz, ama reddiyeci olanın hem kızılacak piresi hem de yakılacak yorganı vardır. Akıl vahiy ilişkisinde böyle bir paradigmanın varlığını bahse konu edebiliriz. Şöyle ki, inanmanın bir ihtiyaç olduğunu ve bu anlamda inandığımızı pratiğe dökerken birilerinin yorganı yakmasına sebep olacak pire oluyor muyuz? İnanmanın bir ihtiyaç olmadığına inanmayanlara karşı sorumluluk taşıdığımız gibi kendi iç bağlamında inananlara karşı da aynı sorumluluğun bilincinde miyiz? Bu manada dikkatli miyiz, kendimizi samimi olarak sorgulayabiliyor muyuz? Varsa bir hatamız, hiçbir sıkıntı ve tereddüt yaşamadan geri adım atma ruh terbiyesine sahip miyiz? Çünkü bizden istenen “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir” ilkesine bağlı kalmak değil midir? İnkarcılığın en belirgin ayırıcı vasfının cahillik ve cahilliğinde inatçılık olduğu ayrıntısını göz ardı ettiğimiz, atladığımız sanılmasın. Vahiy bilgisine sahip olan insanların salt aklın verileri ile hareket eden insanlara göre daha fazla sorumluluk sahibi oldukları yine vahiy bilgisinin muhataplarına bildirdiğidir.  

Mümin olma iddiasında olan insanların yekten inkarcılara din götürmek gibi bir dertlerinin olmadığını söylemek haksızlık olur. Ancak bunu birincil görev olarak telakki etmedikleri, alt sıralarda bir yerlerde bir vesile ile gündeme gelince akıllarına geldiği bir gerçek. Gündemleri konusunda hedef birliği sağlayamayanlar, fikri ayrılıklarına ilmi gerekçeler gösterseler de gerçek sebebin böyle olmadığı da tespit edilmesi gereken bir durum. Bazen asabiyetin, bazen bencilliğin, yer yer çıkarların ya da sosyal statünün korunması endişesinin gerçek sebep olduğunu görmek mümkündür. Yüzleşmekten korkan, ön yargılarını ve çıkarlarını sosyal gruplaşmaya payanda yapan, sosyal platformlarda kendini ifade etmeyi bir araya gelmeye tercih eden yapılanmaların sebep olacağı ilk şey ahlaki yozlaşmadır. Ahlaki yozlaşma dediğimiz bir arada bulunması imkansız olan hasletleri birlikte yaşama çabası ve gayretidir. Sahip olduklarımızı kaybetme korkusu hayata karşı tavır almamızı zora sokarken, karakter erozyonuna razı hale getirmektedir. Son çeyrek yüzyılda hayatımızdan çıkan kavramsal değer ifade eden terimlerin yerine hangi kavramların geldiğinin tespitini yapabilsek nasıl bir eksen kayması yaşadığımızın da farkına varabiliriz!   

Bir düşüncenin mensupları kendi düşüncelerinin argümanlarını kullanma yeteneğinden yoksun hale düşmüş ve kendine alternatif düşüncelerin argümanları üzerinden varlığını sürdürme çabası içine girmişler ise alabilecekleri bir yol olmaz. Bazen düşüncelerin çöküşleri için düşmana ihtiyaç kalmaz; kendi iç çekişmeleri, kaprisler, çıkar çatışmaları yeterli hatta fazla bile gelir. Manzara tanıdık, elimizi uzatsak değecek gibi. Sorun, Müslüman kalarak seküler hayatın nimetlerinden faydalanma çabasıdır. İmkansızı başarma gayreti, ahlaki yozlaşmanın başlangıç noktasıdır bu. Yaptığımız düşünsel sentezlemeler sahibi olduğumuz değerlerin yapısına zarar vermiyor hatta zenginleşmesine katkı sağlıyor ise vahiy bilgisi usul olarak buna açıktır. Muhafazakarlık adına bağnazlık düzeyinde savunma psikolojisi içinde olmak, dinamik hayata ve üretken akla kendini kapatmak anlamına gelir. Buna karşın pireye kızıp yorgan yakanlar saldırılarını vahyi bilgisini böyle algılayanlara değil de vahyin kendisine yönelmektedirler. Kalplerindekini okumak gücüne sahip olmadığımız için ön yargı olarak anlaşılmasın, bu tavır, algıya karşı çıkmak olabildiği gibi durumdan vazife çıkarma ameliyesi de olabilir. Sosyal mecralardaki bazı grupların merkeze seküler mantığı alarak ‘İslami giydirme’ çabalarına şahit olmaktayız.  

Vahiy bilgisinin değerler noktasında başka düşüncelere ihtiyacı yoktur. Doğru bilgiye ömür biçilemez. Allah’ın yaratma hikmetine binaen insan aklı özgürdür, eylemde önüne geçilse de tasavvurda önüne geçilemez. Vahiy bilgisi sadece insanı özünde var olan ölçüye davet eder.   

Bir yanıt yazın