Adalet Güçlü Olanın Çıkarı mıdır? Politeia’da Sofistik Tezin Platoncu Eleştirisi

0
Anselm-Feuerbach-Platos-Symposium-1869

Platon’un Politeia’sının birinci kitabında Thrasymachos’un ileri sürdüğü “dikaiosyne (adalet), güçlü olanın çıkarıdır” tezi, tipik bir sofistik argümanın en yoğun formülasyonudur. Bu iddia, adaleti (dikaiosyne) ontolojik ya da normatif bir ilkeye değil, fiilî iktidar ilişkilerine bağlar. Her polis’te egemen olan bir güç (kratos) vardır; bu güç kendi yararına yasalar (nomoi) koyar; yasaya itaat de “adil” sayıldığına göre adalet, güçlü olanın çıkarından başka bir şey değildir. Böylece nomos, doğadan (physis) türemiş bir hakikat değil, güç ilişkilerinin ürünü olarak kavranır. Sofistik düşüncenin arka planında yer alan nomos–physis gerilimi burada açıkça hissedilir: Doğal olan (physis) güçlü olanın üstünlüğüdür; yasa ise bu üstünlüğün kurumsallaşmış biçimidir. Bu çerçevede adalet, hakikatin değil, egemenliğin ideolojik maskesidir; ahlâk, güç dengelerinin konvansiyonel sonucudur. Dahası, bu yaklaşımın merkezinde pleonexia –yani daha fazlasını elde etme, başkasının payını aşma eğilimi– insan doğasının asli ilkesi olarak kabul edilir.

Sokrates’in müdahalesi tam da bu sofistik zemini hedef alır. Önce yöneticilerin yanılabilirliğini göstererek tezde mantıksal bir çatlak açar; ancak asıl darbe, yöneticiliği bir techne olarak ele almasıyla gelir. Her techne, icracısının değil, konusunun yararını gözetir: iatrike hastanın, kybernetike yolcuların, çobanlık sürünün iyiliğini amaçlar. Eğer yönetmek de bir techne ise, o hâlde gerçek yönetici kendi çıkarını değil, yönetilenlerin iyiliğini gözetmelidir. Böylece güç (kratos) kavramı, sofistik anlamıyla tahakküm kapasitesi olmaktan çıkar; bilgiye dayalı yetkinlik (episteme) ile özdeşleştirilir. Sokrates burada yalnızca bir mantık hatasını göstermemekte, güç kavramının ontolojik statüsünü dönüştürmektedir. Adalet artık güçlü olanın avantajı değil, düzenin (kosmos) ve uyumun (harmonia) ilkesi olarak düşünülmeye başlar.

Bu dönüşüm, tartışmayı siyasal düzlemden ruhun yapısına taşır. Çünkü adaletsizlik (adikia) yalnızca politik tahakküm değil, içsel bir düzensizliktir; birlik yerine çatışma üretir, hem polis’te hem de psyche’de bölünmeye yol açar. Böylece sofistik realizmin adaleti güçle özdeşleştiren indirgemeci yaklaşımı çözülür. Thrasymachos’un tezi, nomos’u physis’e indirgerken; Sokrates, dikaiosyne’yi hem şehirde hem ruhta düzen kuran ontolojik bir ilke olarak yeniden temellendirir. Bu karşılaşma, yalnızca bir sofistin susturulması değil, normatif düzenin güç ontolojisinden kurtarılmasıdır.

Thrasymachos’un tezi şudur: dikaiosyne, tou kreittonos sympheron estin — adalet, güçlü olanın (kreitton, fiilî egemen) çıkarıdır. Burada “güç” açık biçimde siyasal egemenlik anlamındadır; yani kratos. Argüman, betimleyici (deskriptif) bir siyaset realizmine dayanır: Kim egemense yasa (nomos) koyar; yasa adil sayıldığına göre adalet, egemenin çıkarıdır. Bu, normatif olanın kratos’tan türetildiği bir güç ontolojisidir.

Sokrates’in cevabının iki düzeyi vardır.

İlk düzey mantıksaldır: Yöneticiler hata yapabilir. Eğer hata yaparlarsa, kendi çıkarlarına aykırı yasa koyabilirler. O hâlde adalet her zaman güçlü olanın çıkarı değildir. Fakat Thrasymachos hemen pozisyonunu düzeltir: “Gerçek anlamda yönetici hata yapmaz.” Böylece tartışma mantık düzleminden kavram düzlemine kayar.

Asıl kırılma ikinci düzeydedir. Sokrates yöneticiliği bir techne olarak ele alır. Her techne, kendi öznesinin değil, nesnesinin yararını gözetir. Tıp hastanın, gemicilik yolcuların, çobanlık sürünün iyiliğine yöneliktir. Eğer yöneticilik bir techne ise, onun amacı yönetilenlerin yararıdır. Burada kritik olan şudur: Sokrates “güç”ü artık kratos anlamında değil, bilgiye dayalı yetkinlik, yani episteme anlamında düşünmektedir. Güç, zor kullanma kapasitesi değil, doğruyu bilme kapasitesidir.

Şimdi sorumuz ortaya çıkıyor: Bu gerçekten bir çürütme midir?

Eğer çürütmeden kastımız, Thrasymachos’un tezinin kendi kavramları içinde mantıksal olarak çökertilmesi ise, cevap tartışmalıdır. Çünkü Thrasymachos kratos’u fiilî egemenlik olarak tanımlarken, Sokrates onu normatif bir uzmanlık (techne) kategorisine taşır. Yani tartışma aynı “güç” kavramı üzerinde sürmemektedir. Sokrates, kratos’u episteme lehine yeniden kodlamaktadır. Bu durumda yapılan şey bir mantıksal refütasyon değil, kavramsal yer değiştirmedir.

Ancak mesele burada bitmez. Çünkü Sokrates yalnızca anlam kaydırmıyor; güç kavramının ontolojik statüsünü dönüştürüyor. Thrasymachos için siyaset, doğa (physis) gereği ortaya çıkan bir üstünlük ilişkisi ve pleonexia’nın (Adaletsizlik) kurumsallaşmasıdır. Sokrates ise siyaseti bir düzen (kosmos) kurma etkinliği olarak görür. Eğer yönetim bir techne ise, o hâlde onun ereği (telos) vardır. Telos, yönetenin çıkarı değil, bütünün iyiliğidir. Bu noktada Sokrates, güç anlayışını teleolojik bir çerçeveye yerleştirir. Böylece Thrasymachos’un realist ontolojisi, teleolojik bir ontoloji ile yer değiştirir.

Dolayısıyla iki farklı düzey vardır:

Mantıksal düzeyde: Sokrates’in ilk argümanı (yanılabilirlik) geçici bir sıkıştırmadır; Thrasymachos’un revizyonuyla zayıflar.

Ontolojik düzeyde: Sokrates, gücü episteme ile özdeşleştirerek siyasal egemenliği normatif bilgiye bağımlı kılar. Bu, yalnızca tez çürütmek değil, güç kavramının metafiziğini dönüştürmektir.

Bu yüzden bazı yorumcular, Sokrates’in Thrasymachos’u gerçekten “çürütmediğini”, sadece tartışmayı başka bir düzleme taşıdığını söyler. Fakat daha dikkatli bakıldığında, burada basit bir semantik oyun yoktur. Eğer yönetim gerçekten bir techne ise — yani belirli bir nesnesi ve belirli bir iyisi olan uzmanlık bilgisi ise — o hâlde kratos’un episteme’den bağımsız olması zaten mümkün değildir. Bu kabul edildiğinde, Thrasymachos’un tezi içten çöker.

Sonuçta mesele şuraya dayanır:
Siyaset doğası gereği pleonexia’nın alanı mıdır, yoksa bir telos’a yönelen düzen kurma sanatı mıdır?

Eğer birincisi doğruysa Thrasymachos kazanır.
Eğer ikincisi doğruysa Sokrates yalnızca çürütmemiş, siyasetin ontolojisini yeniden kurmuştur.

Asıl felsefi ağırlık da burada yatıyor.

Sofistik düşüncede πλεονεξία (pleonexia), yani “daha fazlasına sahip olma” ve başkasının payını aşma eğilimi, insan doğasının (physis) doğal bir tezahürü olarak görülür. Güçlü olanın daha fazlasını istemesi ve elde etmesi, bir sapma değil, doğanın gereğidir. Bu bakışta adalet (dikaiosyne), zayıfların güçlüleri sınırlamak için oluşturduğu bir nomos’tur; yani konvansiyonel bir düzenleme. Dolayısıyla gerçek anlamda güçlü olan kişi, yasaların çizdiği sınırları aşabilen ve pleonexia’yı sonuna kadar kullanabilen kişidir. Burada pleonexia, üstünlüğün pratiğidir; daha fazlasını talep etmek, güç sahibi olmanın göstergesidir. Adaletsizlik ise bir kusur değil, doğal hiyerarşinin cesur ifadesidir.

Sokrates’in perspektifinde ise aynı kavram bütünüyle farklı bir ontolojik bağlama yerleşir. Pleonexia artık doğal üstünlüğün değil, ölçüsüzlüğün işaretidir. Çünkü Platoncu çerçevede adalet, bir düzen (kosmos) ve uyum (harmonia) ilkesidir: Hem şehirde hem ruhta her parçanın kendi işini yapması ve sınırını bilmesi demektir. Eğer bir parça — ister ruhun iştah yönü (epithymetikon), ister toplumun ekonomik kesimi — kendi sınırını aşarak daha fazlasını talep ederse, bütün bozulur. Bu nedenle pleonexia, adaletsizliğin (adikia) özüdür; sınır ihlalidir. Güç burada kratos değil, episteme ile ilişkilidir; yani gerçek güç ölçüyü bilmek ve düzeni koruyabilmektir.

Böylece aynı kavram iki zıt antropolojiye dayanır. Sofist için insan doğası pleonexia’ya yöneliktir ve siyaset bu doğallığı bastırmak yerine kabul etmelidir. Sokrates için ise insanın telosu ölçüye dayanır; pleonexia doğallık değil, ruhun hiyerarşisinin bozulmasıdır. Birinde “daha fazlası” güçtür, diğerinde “sınır bilmek” erdemdir. Tartışmanın asıl derinliği de buradadır: Adalet, doğanın güçlüye verdiği hak mıdır, yoksa ölçüye dayalı bir düzen ilkesi midir?

Platon’da πλεονεξία (pleonexia) yalnızca “açgözlülük” değildir; daha fazlasını isteme, başkasının payını aşma, sınırı ihlal etme eğilimidir. Politeia’da bu eğilim hem siyasal düzeyde (güç arayışı), hem ekonomik düzeyde (servet birikimi), hem de ruhsal düzeyde (iştahın sınır tanımaması) ortaya çıkar. Adalet (dikaiosyne) ise tam tersine, her parçanın kendi işini yapması ve sınırını bilmesidir; yani bir tür ölçü (metron) ve uyum (harmonia) ilkesidir. Bu çerçevede pleonexia, yalnızca ahlâkî bir kusur değil, ontolojik bir düzensizliktir.

Modern liberal bireycilik ve kapitalist birikim mantığıyla ilişki kurulduğunda mesele karmaşıklaşır. Liberal düşüncede birey, kendi çıkarını takip etme hakkına sahiptir; piyasa düzeni de bireysel çıkar arayışının (self-interest) toplumsal fayda üretebileceği varsayımına dayanır. Kapitalist birikim mantığı, “daha fazlasını üretme ve elde etme”yi sistemin motoru olarak görür. Yüzeysel bir benzerlik kurmak mümkündür: Pleonexia da “daha fazlası”nı ister; kapitalist birikim de. Fakat Platon’un eleştirisi, salt ekonomik fazlalığa değil, sınır tanımayan arzuya yöneliktir. Sorun nicelik değil, ölçüsüzlüktür.

Platon’un özellikle VIII. kitapta tasvir ettiği oligarşi, zenginlik arzusunun (chrematistike) siyasal ölçüyü belirlediği bir rejimdir. Burada servet birikimi kamusal erdemin yerine geçer; yurttaşlık, mal varlığına indirgenir. Bu durum, pleonexia’nın kurumsallaşmasıdır. Ruh düzeyinde ise iştahın (epithymia) aklı (logos) bastırmasıyla aynı yapı ortaya çıkar. Platon açısından tehlike şudur: Eğer “daha fazla” arzusu düzenleyici bir normatif ilkeye bağlanmazsa, toplum da ruh da parçalanır. Dolayısıyla onun eleştirisi, üretkenlik veya mülkiyet karşıtı olmaktan ziyade, arzu ekonomisinin normatif denetimden kopmasına yöneliktir.

Burada modern liberalizmle temel ayrım belirir. Liberal gelenekte bireysel çıkar arayışı sistem içi bir mekanizma olarak kabul edilir ve hukuki çerçeve (nomos) ile sınırlandırılır. Platon ise sorunu dışsal hukukla değil, ruhun iç düzeniyle temellendirir. Ona göre adalet, sözleşmesel bir uzlaşım değil, ontolojik bir hiyerarşidir: Akıl yönetir, istek itaat eder. Liberal düşüncede birey kendi amaçlarını belirler; Platon’da ise insanın bir telos’u vardır ve bu telos ölçüye bağlıdır.

Bu yüzden Platon’un pleonexia eleştirisini doğrudan kapitalizm karşıtı bir söylem olarak okumak anakronik olur; fakat onun ölçüsüz birikime ve sınırsız arzuya duyduğu ontolojik güvensizlik, modern ekonomik rasyonalitenin bazı varsayımlarını sorgulamaya imkân verir. Eğer ekonomik büyüme ve bireysel çıkar maksimizasyonu, içsel bir normatif ilkeye bağlanmazsa, Platon’un gözünde bu durum adaletsiz ruhun siyasal yansıması olurdu. Onun için mesele “çok” değil, “sınır”dır; mesele zenginlik değil, ölçüsüzlüktür.

Dolayısıyla Platon ile modern liberal-kapitalist mantık arasındaki ilişki basit bir karşıtlık değildir. Daha çok şu soruda düğümlenir:
İnsan doğası gereği pleonexia’ya mı yöneliktir ve siyaset bu eğilimi yönetmekle mi yetinmelidir?
Yoksa siyaset, insan arzusunu ölçü ve telos doğrultusunda dönüştürmeyi mi hedeflemelidir?

Platon ikinci yolu seçer. Modern liberal düzen ise çoğu zaman birincisini varsayar. Asıl felsefî gerilim burada ortaya çıkar.

Toparlayacak olursak; Platon’un sofistik güç teorisine yönelttiği temel eleştiriler şöyle özetlenebilir.

1. Mantıksal Tutarsızlık Eleştirisi

Yöneticiler yanılabilir; eğer hata yaparlarsa kendi zararlarına yasa koyabilirler, bu da adaletin her zaman güçlü olanın çıkarı olamayacağını gösterir.

2. “Techne” (Sanat) Analojisi Eleştirisi

Gerçek bir yönetim bir techne ise, her sanat gibi kendi öznesinin değil nesnesinin yararını gözetir; dolayısıyla yönetim güçlü olanın değil yönetilenin iyiliğini hedefler.

3. Güç Kavramının Dönüştürülmesi

Sofistik kratos anlayışı (fiilî tahakküm) yerine, Platon gücü episteme (bilgiye dayalı yetkinlik) olarak yeniden tanımlar; böylece güç normatif bir zemine bağlanır.

4. Pleonexia’nın Doğallığına İtiraz

Sofist için pleonexia doğaldır; Platon ise sınır tanımayan “daha fazlası” arzusunu ölçüsüzlük ve ruhsal düzensizlik olarak değerlendirir.

5. Ruh Analojisi Eleştirisi

Adaletsizlik (adikia) ruh içinde parçalanma ve çatışma üretir; dolayısıyla pleonexia bireysel düzeyde de bir güç değil, bir zayıflık göstergesidir.

6. Toplumsal Birlik Argümanı

Adaletsizlik kalıcı birlik kuramaz; bir çete bile kendi içinde belirli bir adalet ilkesine ihtiyaç duyar — bu da adaletin yalnızca güç ilişkisi olmadığını gösterir.

7. Teleolojik Eleştiri

Siyaset bir telos’a yönelir; amacı yalnızca egemenliğin sürdürülmesi değil, düzen (kosmos) ve uyum (harmonia) üretmektir.

8. Nomos–Physis Ayrımının Aşılması

Sofistler yasayı (nomos) güç ürünü sayarken, Platon adaleti yalnızca konvansiyonel değil, ontolojik bir ilke olarak temellendirir.

Platon’un eleştirisi yalnızca bir tez çürütme girişimi değildir; güç ontolojisini normatif bilgiye bağlayarak siyasetin anlamını yeniden kurma çabasıdır. Thrasymachos’un pleonexia merkezli realizmi karşısında Platon, adaleti ölçü, düzen ve telos kavramları üzerinden temellendirir.

Sonuç olarak Platon’un Thrasymachos’a yönelttiği eleştiri, basit bir mantıksal refütasyondan ibaret değildir; bu eleştiri, sofistik güç ontolojisinin köklü bir dönüşümünü hedefler. “Dikaiosyne güçlü olanın çıkarıdır” tezi, adaleti kratos’tan türeten ve pleonexia’yı insan doğasının (physis) asli ilkesi olarak kabul eden bir realizme dayanır. Sokrates ise önce yöneticinin yanılabilirliğini göstererek tezin mantıksal zeminini sarsar, ardından yöneticiliği bir techne olarak kavrayarak siyasal iktidarı normatif bilgiye (episteme) bağlar. Böylece güç, tahakküm kapasitesi olmaktan çıkar; belirli bir telos’a yönelen düzen kurma yetkinliği hâline gelir. Platon’un asıl hamlesi burada belirir: pleonexia’yı doğal üstünlüğün göstergesi olarak değil, ölçüsüzlük ve sınır ihlali olarak yeniden konumlandırır. Adaletsizlik (adikia), hem şehirde hem ruh (psyche) içinde parçalanma ve çatışma üretir; dolayısıyla kalıcı birlik ve düzenin temeli olamaz. Bu nedenle adalet, yalnızca nomos’un konvansiyonel bir ürünü değil, kosmos ve harmonia ilkesi olarak ontolojik bir statü kazanır. Sokrates’in yaptığı şey, kratos’u episteme lehine yeniden tanımlamak suretiyle tartışmayı başka bir düzleme taşımak değildir sadece; aynı zamanda siyasetin anlamını, pleonexia’nın doğal üstünlüğünden kurtarıp ölçü ve erek temelli bir düzen fikrine yerleştirmektir. Böylece Platon, sofistik realizmin güç merkezli antropolojisini aşarak adaleti, insan ruhunun ve siyasal topluluğun yapısal bütünlüğünü mümkün kılan normatif bir ilke olarak yeniden temellendirir.

Bir yanıt yazın